Hit (650) Y-2866

Ali Paşa Mehmed Emin

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : E-Posta :
D.Yeri : Mercan / İstanbul D.Tarihi : 1814
Ö.Yeri : Ö.Tarihi : 7.09.1871
Görevi : Sadrazam Uzm.Alanı :
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-08-02 Güncelleyen : /0000-00-00

Âli Paşa Mehmed Emin

Osmanlı sadrazamı.

İstanbul'da Mercan'da doğdu.

Babası Ali Rızâ Efendi, Mısır Çarşısı aktarların­dan olup aynı zamanda çarşının kapıcı­lığını da yapmaktaydı.

Mahalle mekte­bindeki ilk tahsilinden sonra Arapça dersleri almaya başladı,

ancak babası­nın ölümü üzerine tahsilini terketmek zorunda kaldı.

1830'da bir aile dostu­nun aracılığıyla Dîvân-ı Hümâyun Kalemi'ne girdi ve buradaki âdete uygun olarak kendisine, boyunun kısalığından veya güzel tavrı ve kabiliyetinden dola­yı "Âlî" mahlası verildi.

Daha sonra bu mahlas ile şöhret buldu.

1833'te Ter­cüme Odası'na girdi.

1835'te Avusturya İmparatoru I. Ferdinand'ın tahta çıkışı­nı tebrik için gönderilen heyette ikinci başkâtip olarak Viyana'ya gitti; burada kaldığı bir buçuk yıl içinde Fransızca'sı­nı ilerlettiği gibi diplomasi mesleğinin inceliklerini de öğrendi.

1837'de Petersburg'a gönderildi.

Dönüşünde Dîvân-ı Hümâyun tercümanlığına tayin edildi.

1838'de Londra elçisi olan Mustafa Reşid Paşa ile birlikte elçilik müsteşarı sı­fatıyla Londra'ya gitti.

Reşid Paşa'nın oradan Paris'e geçmesi üzerine masla­hatgüzar oldu.

II. Mahmud'un ölümü ve Abdülmecid'in tahta çıkması üzerine Reşid Paşa ile birlikte İstanbul'a döne­rek tekrar Dîvân-ı Hümâyun tercüman­lığına başladı.

Reşid Paşa ya intisap etmesi ve onun takdir ve himayesini kazanması, sürat­le yükselmesinde en önemli âmil oldu.

1840'ta, genç yaşta önce vekâleten ge­tirildiği Hariciye müsteşarlığına kısa bir süre sonra asaleten tayin edildi.

1841'de Londra büyükelçiliğine getirildi, üç yıl kadar burada kaldı.

Geri dönünce Meclis-i Vâlâ âzası oldu.

Hâriciye Nâzın Re­şid Paşa'nın Paris'ten dönüşüne kadar ona vekâlet etti.

Ardından Hariciye müs­teşarlığına tayin edildi.

Reşid Paşa'nın 1846'da sadrazam olması üzerine önce Hariciye nâzırı, bir süre sonra vezâret rütbesiyle paşa oldu (1848)

Reşid Paşa sadâretten azledilince Hariciye Nezâreti'nden alındı ve Ahkâm-ı Adliyye Riyâseti'ne nakledildi.

Ancak Reşid Paşa'nın aynı yıl ikinci defa sadrazamlığa getiril­mesi üzerine yeniden Hariciye nazırlı­ğına tayin edildi.

Âlî Paşa 1852 yılında, henüz otuz sekiz yaşında iken Reşid Pa­şa'nın yerine sadrazam oldu.

Hariciye Nezâreti'ne ise arkadaşı Fuad Efendi'yi tayin ettirerek yeni bir ekip oluşturma­sı, Reşid Paşadan uzaklaşmasının baş­langıcını teşkil etti.

Âlî Paşa'nın, sadâ­rete geçmesi ile ilgili olarak yapılan merasimden sonra Reşid Paşa'nın Baltalimanındaki yalısına giderek onun ete­ğini öpmek istemesi, ikisi arasındaki uzaklaşmayı önleyemedi.

Aynı yıl sadrazamlıktan azledilen Âlî Paşa, yeni sadrazam Damad Mehmed Ali Paşanın teklifi ile önce İzmir, ardın­dan Hüdâvendigâr valiliğine tayin edildi (1854)

Kısa bir süre sonra da valilik üze­rinde kalmak kaydıyla yeni açılan Meclis-i Âlî-i Tanzîmat reisliğine getirildi.

Kı­rım Savaşı sırasında üçüncü defa Hari­ciye nâzırı oldu; savaşın sonunda yapı­lacak barışın protokolünü tesbit için Vi­yana'ya gönderildi.

Mayıs 185S'te ikinci defa sadrazamlığa getirildi.

Kırım Sava­şı sonunda Paris'te toplanan konferans­ta Osmanlı Devleti'ni temsil etti ve 30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Antlaşması'nı imzaladı.

Gerek bu münasebetle ilân edilen İslahat Fermanı (18 Şubat 1856) sebebiyle, gerekse konferansta devletin menfaatlerini yeterince müdafaa ede­mediği ithamlarıyla, özellikle Reşid Pa­şa tarafından ağır tenkitlere uğradı ve azledildi (Kasım 1856);

yerine Reşid Pa­şa getirildi.

Teklif edilen Hariciye nazır­lığını reddetti, ancak Ağustos 1857'de Reşid Paşa'nın azli üzerine bu vazifeyi kabul etti-, böylece Reşid Paşa ile olan küskünlüğünü açıkça gözler önüne ser­miş oldu.

Bununla beraber, Ekim 1857-de yeniden iş başına getirilen Reşid Paşa'nın sadrazamlığında Hariciye nâzırı olarak görevine devam etmekte de bir mahzur görmedi.

Reşid Paşa'nın ölümü üzerine üçüncü defa sadârete getirildi (11 Ocak 1858).

Bir yıl devam eden bu görevinde devletin içinde bulunduğu ağır malî sıkıntıya bir çare bulamaması, sa­rayın israf ve aşırı masraflarını tenkit etmesi üzerine azledildi (18 Ocak 1859).

Azlinden sonra Meclis-i Âlî-i Tanzimat re­isliğine getirildi.

Sadrazam Kıbrıslı Meh­med Emin Paşa'nın Rumeli'ye seyahati sırasında sadâret kaymakamlığına, Hari­ciye Nâzın Fuad Paşa'nın fevkalâde me­muriyetle Şam'a gitmesi üzerine önce vekâleten, ardından da altıncı defa asa­leten Hariciye nazırlığına tayin edildi (1861).

Abdülaziz'in tahta çıkışından kı­sa bir süre sonra dördüncü defa sadra­zam oldu (6 Ağustos 1861), fakat çok geçmeden azledildi (22 Kasım 1861).

Ye­rine tayin edilen Fuad Paşa, sadrazam­lığı, Âlî Paşa'nın Hariciye nazırlığını' ka­bul etmesi şartıyla üstlenmiş olduğun­dan, yedinci defa Hariciye nazırlığına getirildi ve altı yıl boyunca bu görevde kaldı.

1867'de. Girit ve Sırbistan mese­leleri sebebiyle azledilen Mütercim Rüşdü Paşa'nın yerine beşinci defa sadra­zamlığa getirildi (11 Şubat 1867).

Bu sı­rada Sırbistan kaleleri konusunda uzlaş­madan yana olmuş ve tâvizkâr bir po­litika takip ederek kaleler üzerindeki şeklî hâkimiyetten tamamen vazgeçip meseleyi Sırplar'ın isteğine uygun ola­rak çözmüştür.

Girit İsyanı'nın bastırıl­ması için askerî harekâta girişilmiş ol­makla birlikte, isyanın Fransa ve Rusya tarafından desteklenmesi bastırılmasını güçleştirmiş, hatta Âlî Paşa bizzat ada­ya giderek isyana son vermeye çalışmış­tır.

Bu meselede de aynı tâvizkâr politi­kayı takip etmiş, yabancı güçlerin des­tek ve müdahalelerine son vermek mak­sadıyla ada halkına yeni ve geniş imti­yazlarla bir çeşit muhtariyet vermiştir.

Ancak kendisinin gerek Girit'teki ge­rekse Sırbistan'daki tâvizkâr politikası, aleyhinde çok söz söylenmesine yol aç­mış, Ziya Paşa ve Ali Suâvi gibi muhalif­leri tarafından ağır şekilde tenkit edil­miştir.

Halbuki Âlî Paşa, özellikle Paris Ant­laşmasından sonra, III. Napolyon'un mil­liyetçi akımları destekleyen politikasını, İngiltere politikasındaki değişme duru­munu, Rusya'nın Paris Antlaşması mü­kellefiyetlerinden kurtulmak için fırsat kolladığını, Avrupa'nın siyasî bünyesin­deki değişiklikleri sezmekte, buna kar­şılık devletin içinde bulunduğu zayıflığı ve acizliği de yakından bilmekteydi.

Bu sebeple dış politikada uzlaşmacı bir yol tutulması gerektiğine inanmıştı.

İç poli­tikada da Tanzimat ve ıslahat düşünce­sine uygun bir politika takip etmek is­temiş, ancak böyle bir işi yürütebilecek sağlam bir kadro kurmaktaki menfi tu­tumu ve tedbirsizliği, işlerin birkaç kişi­nin omuzlarına ve nihayet Fuad Paşa'nın ölümünden sonra kendi üzerine kalma­sı gibi tehlikeli bir durumun ortaya çık­masına yol açmıştır.

Bununla beraber, Mısır Valisi İsmail Paşa'nın hak ve yet­kilerini genişletmek maksadıyla saraya kadar uzanan bol rüşvetli geniş faali­yetlerine karşı kesin bir tavır alarak Mı­sır'ın devletten tamamen uzaklaşması­na engel olmuştur (1869).

Diğer taraf­tan, Bulgarlar'ın Rum kilisesinden ayrı­larak kendilerine mahsus bir patrikha­ne (eksarhlık) kurmalarına da uzun süre karşı koymuş, eksarhlığın kabulüne yanaşıldığı anda da (12 Mart 1870) gerekli beratın verilmesini geciktirerek işin sü­rüncemede kalmasını ve meselenin dev­let çıkarlarına en uygun şekilde halle­dilmesini sağlamıştır.

Öte yandan, Er­meni Katolikleri'nin papalığa bağlanmak istemeleri yolundaki teşebbüslerine de karşı çıkmıştır.

Demiryolu yapımı politi­kasını ısrarla destekleyen Âlî Paşa, Ab­dülaziz'in donanma politikasının karşı­sında yer almıştır.

Âlî Paşa, yakın mesai arkadaşı Fuad Paşa'nın ölümü üzerine (1869), Hariciye nezâretini de üzerine aldı ve bu tarih­ten itibaren tek söz sahibi olarak dev­let idaresini ölünceye kadar sıkı bir şe­kilde elinde tuttu.

Dış politikada İngiliz siyasetinden ayrılmayan Reşid Paşa'nın aksine Fransız politikası taraftarı idi.

Bu devletin 1870 Alman savaşıyla ağır bir yenilgiye uğramasının Avrupa'da hüküm süren kuvvet dengesini bozacağını ve Os­manlı Devleti için de önemli sonuçlar do­ğuracağını görmüştür.

Nitekim Fransa'­nın ağır yenilgisi üzerine Paris Antlaşması'nın Karadeniz ile ilgili maddelerini yürürlükten kaldıran Rusya'nın (31 Ekim 1870) yakın bir gelecekte büyük bir Türk savaşına girişeceğini ve bunun getire­ceği tehlikeleri çok önceden sezmiştir.

Âlî Paşa memleket dahilinde nüfuz sahibi, Abdülaziz üzerinde son derece tesirli, usul, resmiyet ve teşrifata riayetkâr, Babıâli'nin şeref ve haysiyetinin korunmasına çok dikkat eden, Avrupa'da da tanınmış bir devlet adamıydı.

Devle­tin dış siyasette mâruz kaldığı vahim gelişmeler, iç meselelerin büyüklüğü ve karmaşıklığı, malî sıkıntının artması, dış malî ve siyasî kontrolün ağırlığı, siyasî muhalefetin (Yeni Osmanlılar) bizzat pa­dişahın şahsında da gözlenen tenkit ve engellemeleri ve nihayet kendisinin tek adam olma arzusu, Âlî Paşa'nın siyasî hayatının değerlendirilmesini çok tartış­malı bir hale getirmiş, hatta özel haya­tının dedikodu konusu olmasına yol aç­mıştır.

Tezkiyesine derin bir sükût ile karşılık verilecek kadar sevilmeyen Âlî Paşa, her şeye rağmen değeri öldükten sonra anlaşılan ve yokluğu hissedilen, engin tecrübesiyle devletin ileride kar­şılaşacağı felâketleri önleyebilecek bir devlet adamı idi.

7 Eylül 1871'de öldü ve Süleymaniye Camii hazîresine defne­dildi.