Hit (4309) M-256

Hz. Yusufun Gördüğü Rüyanın Fususul Hikemdeki Yorumu

Yazar Adı : İlim Dalı : Tasavvuf
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Kitap Eleştirisi
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Hz. Yûsuf’un Gördüğü Rüyanın Fusûsu’l-Hikem’deki Yorumu *

Giriş: Hz. Yûsuf’un Hayâtı

Peygamberler içerisinde hayâtı en iyi bilinenlerden birisi Hz. Yûsuf’tur. Onun hayâtı gerek Kur’ânı Kerîm’de Yûsuf Sûresi’nde ve gerekse Tevrat’ın Yaratılış bölümünde birbirine yakın bir biçimde ve etraflıca anlatılmaktadır. Hz. Yûsuf, Hz. İbrâhim’in torunu Yâkup peygamberin oğludur. M.Ö. 1300’lü yıllarda Filistin’de doğmuş ve 17 yaşından sonra Mısır’da yaşamaya başlamış ve orada vefat etmiştir.

Bir hadîste belirtildiğine göre1 güzelliğin (hüsn) yarısı kendisine verilmiş olan Hz. Yûsuf; beyaz tenli, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince burunlu ve düzgün vücutlu imiş.

Kaynaklara göre, Yûsuf(s) doğunca, bakması için halasının yanına verilmişti. Kendisini çok seven halası onu ölünceye kadar bırakmadı ve babasına geri vermemiştir. Hz. Yâkup(s) ancak kızkardeşi öldükten sonra oğlunu yanına alabilmiştir.

Babalarının çok sevdiği Yûsuf’u üvey kardeşler çok kıskanıyorlardı. Bu yüzden onu öldürmeye karar verdiler. Kıra götürmek bahânesiyle babalarından Yûsuf için izin aldılar. İçlerinden birisi Yûsuf’u öldürmemelerini, eğer ondan kurtulmak istiyorlarsa onu bir kuyuya atmalarını tavsiye etti. Onlar da Yûsuf’u ıssız bir yerde, içi su dolu bir kuyuya attılar. Babalarına Yûsuf’u kurtların yediğini söyleyerek, kana buladıkları gömleğini gösterdiler. Bu sırada kuyuda bulunan Yûsuf’a korkmaması husûsunda vahiy geldi.

Yoldan geçen bir kervan kuyuya atılan Yûsuf’u çıkardı. Mısır’a götürüp basit bir bedelle köle olarak sattı. Bu sırada on yedi yaşında olduğu belirtilen Yûsuf’u Mısır kralı II. Firavun’un hazîneden (Mâliye) sorumlu olan bakan ve veziri satın aldı. Vezirin hanımı, genç ve yakışıklı olan Yûsuf’a, gönlünü kaptırdı. Hattâ ona olan düşkünlüğü bâzı ‚sosyete kadınları arasında dedikodu konusu dahi oldu. Fakat, kendisine ilim ve hikmet verilmiş olan bu yakışıklı ve delikanlı Allah elçisi, bir burhânı ilâhî 2 sâyesinde hanımının kötü emeline âlet olmaktan, fâhiş ve âdice bir fiil olan zinâ yapmaktan korunmuştu. Kölesinden yüz bulamayan vezirin karısı (Züleyhâ), kendisine sarkıntılık ettiği şeklinde ona iftirâ attı. Böylece Hz. Yûsuf yıllarca hapis yattı. Firavun’un gördüğü bir rüyâyı yorumladı ve hapisten kurtuldu ve aklandı. Bu esnâda Hz. Yûsuf’un ilk sâhibi olan vezir öldü. Firavun onun yerine Hz. Yûsuf’u hazîneden sorumlu bakan ve kendisine vezir yaptı. Ölen vezirin karısı (Züleyhâ) ile Hz. Yûsuf’u evlendirdi. Hz. Yûsuf bu sıralarda otuz yaşlarında idi. Ülkenin geçirdiği kıtlık yıllarını mahâretle atlatan ve kralını Hak dîne çeken peygamber vezir, halk tarafından da büyük bir sevgi ve saygı gördü.

Bu yıllarda meydâna gelen kıtlık bütün bölgeyi etkilemişti. Hz. Yûsuf’un kardeşleri, nâmını duydukları bu cömert ve iyiliksever vezirden yiyecek almak için Mısır’a geldiler. Hz. Yûsuf kardeşlerini hemen tanıdı. Aralarında çeşitli konuşmalar geçti. Memleketlerine dönen kardeşleri, yanlarında Hz. Yûsuf’un öz kardeşi Bünyamin de olduğu halde, ikinci defâ onun kapısını çaldılar. Hz. Yûsuf bu defâ onlara gerçeği açıkladı ve 70 yaşlarında olan babasını, daha rahat bir yaşam süreceği Mısır’a dâvet etti. Yâkup(s) 140150 yaşlarında vefat edinceye kadar Yûsuf(s)’ın yanında, Mısır’da yaşadı. Ölünce, babası İshâk(s)’ın yanına gömülmesini vasiyet etti. Hz. Yûsuf babasının cesedini mumyalattı ve memleketinde babasının vasiyeti üzerine defnetti.

Babasının vefâtından sonra Hz. Yûsuf’un yirmi üç yıl daha yaşadığı ve 120 yaşlarında iken vefat ettiği rivâyet edilir. Cesedi mumyalanarak mermer bir tabut içerisinde Nil nehrinin kenarına gömülmüştür. Bugün Mısır’ın güney bölgesinde bulunan târihî eserleriyle ünlü şehri elUksur’un güneyinde, Nil nehrinin kenarında Hz. Yûsuf’a âit olduğuna inanılan bir mezar mevcuttur.3

Hz. Yûsuf’un Gördüğü Rüyanın Fusûsu’lHikem’deki Yorumu

1. Yûsuf’un Rüyâsı: Hayat Bir Rüyâdır

Yûsuf peygamber, vahdeti vücûd öğretisi mensuplarınca hayâl ve misâl âleminin kutbu olarak kabul edilir. Bu, Yûsuf Sûresi’nde de belirtildiği üzere,4 onun tâbir (yorum) âlimlerinin kutbu olduğu anlamına gelir.5 Bunun sebebini şöyle açıklayabiliriz: Misâl âlemi nûrânîdir ve Yûsuf(s)’ın keşfi de misâl âlemine âit olup, hayâlî sûretlerin keşfi ile ilgili nûrânî ve ilmî kâbiliyet onda zuhûr etmiştir. Onda zuhûr eden bu kâbiliyet, aynı zamanda ilmi nûrânî denen tâbir ilminin en mükemmel şeklidir. Dolayısıyla Yûsuf peygamberden sonra bu ilim ancak onun mertebesinden alınır ve bu ilimde ancak ondan istifâde edilebilir.6 İşte bu anlayışın temel dayanağı, Fûsûsu’l Hikem’in Yûsuf Fassı’nda Hz. Yûsuf ile ilgili İbn Arabî’nin yapmış olduğu yorumlardır.

Kur’ânı Kerîm’deki Yûsuf kıssası Yûsuf peygamberin rüyâsını babasına anlatması ile başlar.7 İbn Arabî de ‚Yûsuf kelimesindeki nûrî hikmetin açıklanmasına, rüyânın vahiydeki yerine kısaca temas ettikten sonra, tamâmiyle Hz. Yûsuf’un hayat hikâyesine âit olan Yûsuf Sûresi’nin başındaki ve sonundaki Yûsuf peygamberin rüyâsı ile ilgili sözlerini birleştirerek, bu konudaki görüşlerine şu şekilde bir zemin hazırlar:

Yûsuf(s) babasına dedi ki: ‘Ben rüyamda on bir yıldızın, güneşin ve ayın bana secde ettiğini görüyorum.’8 Kardeşlerini yıldızlar, babasını ve halasını da güneş ve ay sûretinde gördü. Bu, Yûsuf cihetinden böyledir; eğer rüyâda görülenler cihetinden olsaydı, kardeşlerinin yıldızlar, babasının ve halasının da güneş ve ay sûretinde zuhûru onların kendilerinin murâdı olurdu. Halbuki, Yûsuf(s)’ın gördüğü rüyâ hakkında onların bilgisi yoktu. O halde idrâk Yûsuf(s) tarafından kendi hayâl hazînesinde gerçekleşmiştir. Yâkup(s) da oğlu bu kıssayı/rüyâyı kendisine anlattığında bu durumu fark etmiş ve şöyle demiştir: ‘Ey oğul! Rüyânı kardeşlerine anlatma; aksi halde sana bir tuzak kurarlar, hîle yaparlar.’9 Sonra oğullarını bu hîleden tezkiye etti ve onu şeytana isnat etti. Halbuki bu söz hîlenin ta kendisidir. Yâkup(s): ‘Şeytan insanın apaçık düşmanıdır’10 demişti. Yâni onun düşmanlığı apaçıktır.

Sonra bu olayın nihâyetinde Yûsuf(s) şöyle demişti: ‘İşte bu, daha önce gördüğüm rüyânın tevilidir/yorumudur; Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü.’11 Yâni ‘Rabbim o rüyâyı hayâl sûretinden sonra, histe de zuhur ettirmiştir’ demektir.

Bu hususta Hz. Peygamber de: ‘İnsanlar uykudadır’12 buyurmuştur. Yûsuf(s)’ın sözü ise, ‘Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü’ şeklindedir. Onun bu sözü, rüyâ içerisinde rüyâdan uyandığını görüp de gördüğü rüyâyı tâbir eden kimsenin durumu gibidir. Halbuki o kimse hâlâ uykuda olduğunun ve aslâ uyanmadığının farkında değildir. Çünkü o, uykudan uyandığında, sanki ‘ben uykuda iken uykumdan uyanmış ve rüyâmı da şöyle tevil/tabir etmiştim’ der. Yûsuf(s)’ın sözü bu durumun aynısıdır.13

İbn Arabî’ye göre, rüyâda görülen şeyler, bâzan görenin, bâzan görülenin, bâzan da her ikisinin irâde ve kastı ile ilgili olabilmektedir. Yâni irâdeye bağlı ve irâde dışı olabilmektedir. Eğer rüyâ irâdeye bağlı olarak tahakkuk etmiş, bir kasıt ve irâdenin netîcesi olarak meydâna gelmişse, kasteden kastettiği şeyi bilir. Bu tür rüyâlar sûfîlerin çoğunluğuna göre mümkündür. İbn Arabî, bizzat kendisinin dilediği herhangi bir vakitte, rüyâ veyâ yakazasında pirlerin sûretlerini görebildiğini, bu pirler onun önünde temessül ettiğini ve böylece onun da onlarla istediği gibi konuştuğunu haber vermektedir.

Herhangi bir kasıt ve irâde olmaksızın meydâna gelen rüyâda ise, görülen şeyin/kimsenin kendisini gören kimse hakkındaki veyâ görenin gördüğü şey hakkındaki bilgisi ancak rüyâ gerçekleştikten sonra mümkün olur. Bunun delîli yukarıda zikrettiğimiz Yûsuf(s)’ın rüyâsıdır. Yûsuf(s)’ın kardeşlerini yıldızlar, babasını güneş ve halasını da ay sûretinde görmesi, kendisinin ve diğerlerinin irâdesi dışında olmuştur. Ayrıca, Yûsuf(s) gördüğü rüyâ hakkında hiçbir şey bilmiyordu ve diğerleri de Yûsuf(s)’ın gördüğü rüyâdan habersizdi.

Aslında, her iki rüyâ çeşidi de ‚sâlih rüyâlar kısmına girer ve rüyânın en kâmili bu kısımdır. Çünkü bu tarz rüyâ, hayâl mertebesinde bulunan şeyi doğ rudan idrâk etmekten ibârettir.14

İbn Arabî, yatay boyutta herkesin kolaylıkla kabul edebileceği ve anlayabi leceği bu Hz. Yûsuf ’un rüyâsı hâdisesinde çok daha başka boyutlar yakalar. Evvelâ, ona göre aslında hayâtın tamâmı, tam bir rüyâdan ibârettir. Yine ona göre işin buradaki can alıcı noktası ‚Rabbim onu gerçeğe dönüştürdü yâni

‘Rabbim o rüyâyı hayâl sûretinden sonra, his âleminde de zuhur ettirmiştir’ cümlesidir. Hz. Yûsuf ’un anlayışına göre bu, rüyâsında görmüş olduğu şeyin hislere hitap eden bir sûrette tecessüm etmesi veyâ gerçekleşmesinin en son gerçekleşme olmasını gerektirmektedir. Hz. Yûsuf böylece eşyânın ‚rüyâ böl gesini terk ederek ‚gerçeklik düzeyine çıktığını düşünmektedir. Buna karşı İbn Arabî hissî varlıklar bakımından ‚rüyâ ile ‚gerçek arasında esaslı bir fark bulunmadığı fikrini ileri sürmektedir; Hz. Yûsuf’un rüyâsında görmüş olduğu daha başından îtibâren hislere hitap eden bir şeydi, zîrâ hayâl, vazîfesi îcâbı, hissedilen şeylerden (mahsüsât) başka hiçbir şey üretemez.15

Oysa bu olaya ‚Hz. Yûsuf un değil de ‚muhammedî yûsuf un16 görüş açısıyla bakıldığında Hz. Yûsuf ’un başına gelmiş olanların doğru tevili şöyledir:

Bir kere işe hayâtın kendisinin dahi bir rüyâ olduğunu bilmekle başlamak gerekir. Ne var ki, kendisinin bile aslında büyük bir rüyâdan ibâret olduğunu bilmediği hayâtında Hz. Yûsuf, çok özel bir rüyâ görmektedir (onbir yıldız v.s.). Sonra bu özel rüyâdan uyanmaktadır. Yâni o büyük rüyâsında bu özel rüyâsından uyandığını görmektedir. Sonra da kendi kendine bu özel rüyâsını tevil etmektedir (yıldızlar = kardeşleri vs...). Aslında bu tevili dahi o büyük rüyâsının devâmından başka bir şey değildir! O yalnızca büyük rüyâsında kendi özel rüyâsını tevil ettiğini görmektedir. Dolayısıyla böylece tevil ettiği olay da hisse hitap eden bir keyfiyet olarak gerçekleşmektedir. Buna binâen Hz. Yûsuf da tevilinin doğru çıktığını ve rüyâsının da kesin bir sonuca eriş miş olduğunun zehâbına varmaktadır. Böylece artık kendisinin de rüyâsının tümüyle dışında bulunduğunu zannetmektedir. Oysa ki gerçekte hâlâ rüyâsı devam etmekte ve kendisi de hâlâ rüyâ görmeğe devam ettiğinin bilincine mâlik bulunmamaktadır.17

Hz. Peygamber ’in ‚İnsanlar uykudadır, öldükleri zaman uyanırlar sözü, bu gerçeğe yâni hayâtın tamâmının bir rüyâdan ibâret olduğuna dikkat çek mektedir. İnsanların bu şekildeki uykusunu ise İbn Arabî açısından iki türlü açıklayabiliriz. ‚Ya insanlar bu dünyâ hayatlarında uykudaki kimseler gibidir ki, bunlar varlığın hakîkatini sâdece uyuyan kimsenin eşyânın hakîkatlerinden gördüğü kadarını görürler; ya da insanlar uykudaki insanlar gibi sürekli olarak varlığı his ve akılları vâsıtasıyla idrak ederler. Öldüklerinde ise, yâni insanlar, sûfîlerin ‘fenâ’ diye isimlendirdikleri özel hallerinde olduğu gibi, bu his ve akıl larından kurtulduklarında, kendilerindeki ruhları uyanır ve varlığın hakîkatini bulunduğu hal üzere idrak ederler. Akıl ve hisler zâviyesinden bakıldığında varlıktaki her şey rüyâ ve gölgelerden ibârettir. Fakat bunlar hakîkatlerine ircâ edilmeleri gereken gölgelerdir.18 Çünkü, hissin idrak ettiği her şey hayâlin ürettiği bir şeydir ve hayâlin ürettiği şeyler ise tevil edilmesi, yâni aslına ircâ edilmesi gereken birer semboldür.

Ârifler, rüyâlarında gördükleri şeylerden kastedilen murâdı ancak tâbir yoluyla anlayabildikleri gibi, bu hisâleminde zuhûredensûretlerin hakîkatlerini de yine ancak tâbir ile kavrarlar. Bir ârif, his âleminde bir sûret müşâhede ettiği, bir kelâm işittiği ya da kalbine bir ‘mânâ’ vâki olduğu vakit,

hemen bu sembolün aslına ulaşır ve Cenâbı Hakk’ın ondaki gerçek murâdını anlar.19 ‚Yeryüzünde nice âyetler vardır ki, onlar/inançsızlar/gâfiller o âyetlere uğrar da, yüzçevirip geçerler 20 âyetinin Yûsuf Sûresi’nde geçmesi de bu anlamda gerçekten ilginçtir. O halde, zâhir âlem bu anlamda bütünüyle hayâldir ve görülen rüyâların tevil edildiği gibi tevil edilmesi gerekir. Bâtın veyâ hakîkat âlemi ise, ne his tarafından ne de hayâl tarafından idrâk edilemeyen bir gerçekliktir.21

Hz. Yûsuf ile Hz. Muhammed arasındaki bu görüş ve algılayış farkı Kâşânî tarafından da, iknâ edici bir şekilde şöylece özetlenmektedir:

Hz. Yûsuf dış âlemdeki hislere hitap eden sûretlere ‘gerçek’ gözüyle bak mıştır. Oysa ki, gerçekte, hayâlen mevcut olan bütün sûretler, istisnâsız, his ler aracılığıyla kavranırlar; zîrâ hayâl zâten bir mahsüsât (hislere hitap eden şeyler) hazînesidir. Hayâlen mevcut olan her şey, her ne kadar bilfiil hislerle idrâk edilmese bile, gene de, hisse hitap eden bir sûrettir. Hz. Muhammed’e gelince, o, dış âlemdeki mevcut hissî sûretlere de hayâl ürünleri gözüyle, hattâ hayâl içinde hayâl gözüyle bakmaktadır. Yâni âlemi his birinci hayâl, rüyâ âlemi ikinci hayâl ve rüyâ içinde rüyâ da üçüncü hayâldir.22 Ona göre, kelimenin tam anlamıyla, yegâne ‘Gerçek’, tecellîlerin mihrak noktalarından başka bir şey olmayan hissî sûretlerde kendini zâhir kılan ‘Hak’tır. Bu nükte de ancak Allah’ta fânî olmak sûretiyle bu âleme ölündükten sonra, (aslında unutkanlık uykusundan başka bir şey olmayan) bu hayattan uyanıldığında anlaşılır.23 Başka bir deyişle, bu âlemi idrâk etmenin yolu, ‚Ölmeden önce ölünüz24 rivâyetinde işâret edilen ‚ölüm (mevti irâdî)25 ile ölerek, yâni fenâ hâline ulaşarak elde edilen zevk veyâ keşiftir.26 Mevti irâdî ile ölenler, diğerlerinin mevti tabiî/normal ölüm ile gördüklerini dünyâda iken görürler. Çünkü onların gözleri perdesizdir.27

Ayrıca burada İbn Arabî fikriyâtı açısından üzerinde biraz daha durulması gereken bir başka husus da, konunun hayâl/his âlemi açısından değerlendirilmesidir. Aslında bu kavramlar ve bunların tekâbül ettiği âlemler/varlıksal boyutlar ünlü düşünürün ‚varlıkın îzâhı konusunda başvurduğu çok önemli ve

esas kavramlardandır. Ancak biz burada bu kavramların İbn Arabî düşüncesindeki yerini detaylı bir şekilde inceleme yerine, konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla onlara temas edeceğiz.28 Çünkü, aslında pek çok kavramda olduğu gibi Bu iki kavram da başlı başına çalışmaları gerektirecek hacimdedir.

Hz. Yûsuf ’un rüyâsını, içinde yaşadığımız şu dünyâ/âlem ile doğrudan ilişkilendiren İbn Arabî, meseleyi âlemin hayâl oluşuna getirir ve bu noktada konu okuyucunun düşünce atmosferinde bambaşka bir boyut kazanır. Ona göre âlem aslında rüyâdan, vehimden ve hayâlden başka bir şey değildir:

Durum sana anlattığım bu şekilde olunca, âlem vehim’den ibârettir. Onun gerçek bir varlığı yoktur. Bu ise ‘hayâl’ ile kastedilen şeydir. Yâni sen hayâlinde zannettin ki, bu âlem zâid/başına buyruk, kendi kendine oluşmuş bir gerçektir; Hak’tan/mutlak gerçek’ten hâriç bir varlıktır. Halbuki hiç de öyle değildir.29değil’ dediğinher bir nesne dehayâldir.Şu haldebütün vücûd/mevcûdat hayâl içinde hayâldir. ‘Gerçek vücûd’ ise, isimleri cihetiyle değil, hâssaten zâtı îtibâriyle Allah’tır.30

İşte bu noktada Izutsu, haklı olarak bâzı sorular sorar ve bunlara İbn Arabî’nin düşünce sistemi içerisinde cevaplar bulmaya çalışır. ‚Şu hâlde eğer bizim ‘gerçek’ diye kabul ettiğimiz, bir rüyâdan başka bir şey değilse, yâni Varlık’ın (vücûd) gerçek şekli değil de, vehmettiğimiz bir şey ise, bu takdirde ne yapmamız gerekir Vehmimizde yaşattığımız bu (mevhum) âlemi kesinlikle terk

edip bunun dışında tümüyle farklı bir âlemi mi, yâni ‘gerçekten de gerçek’ olan bir âlemi mi aramamız gerekir.

Bu sorunun cevâbında hemen belirtmek gerekir ki, İbn Arabî böyle bir tavır takınmamaktadır; çünkü onun görüşüne göre rüyâ, vehim ve hayâl değersiz ya da yanlış şeylere değil fakat birer ‘remiz (sembol) oluş’a delâlet etmektedirler.31 O halde öncelikle ‚gerçekten gerçek ile bizim ‚gerçek diye düşündüğümüz ve aslında mevhum bir varlığı olan bu âlem arasındaki ilişkiyi bir nebze

de olsa açıklığa kavuşturmalıyız. Her ne kadar bizim ‚gerçek Zannettiğimiz şey/âlem/mevcûdat hakîkî gerçek değilse de, boş ve dayanaksız bir şey de değildir. ‚Gerçek denilen şey, ‚hakîkî gerçekin bizzat kendisi olmamakla birlikte, onun ‚hayâl düzeyinde müphem ve belirsiz bir yansıması, yâni ‚asıl gerçekin bir remiz, bir sembol aracılığıyla sembolik bir temsîlidir. Rüyâların ardındaki gerçek durumu öğrenebilmek için nasıl bu sembolleri yorumluyorsak, ‚gerçekin hayâl düzeyindeki yansıması olan ve ‚gerçek dediğimiz nesneyi/şeyi/âlemi de benzer şekilde yorumlamamız, daha doğrusu tevil ederek aslı

na rücû ettirmemiz gerekir.

Bu şekilde bir nesneyi tevil ettiğimizde, yâni aslına rücû ettirdiğimizde, nesnelerin ve olayların oluşturdukları perdenin arkasında kendini gizleyen,‚gerçek denilen şeye, kendine büyük ölçekli bir sembol edinerek var olduğunu îmâ ettiren ‚gerçek gerçeke ulaşırız ki, bu, ‘mutlak’tır, ‘gerçek’ ya da ‘gerçek gerçek’tir ki, bunun İbn Arabî terminolojisindeki karşılığı ‚Haktır. Dolayısıyla, bu görüş açısından bakıldığında, ‚(izâfî) gerçek denilen şey sâdece bir vehimden ibâret değildir; ‚mutlak gerçekin yâni Hakk’ın özel bir görünüşü,kendi zuhûrunun özel bir biçimi, bir tecellîsidir. Bu, fizik ötesi (metafizik) temele dayanan bir ‚rüyâdır.32

Böylelikle, kendisine ‘gerçeklik’ yakıştırılan ve çeşitli biçim, özellik ve hallerden ibâret olan varlık/vücûd ve oluş/kevn âlemi bizâtihî çok renkli bir kuruntu ve hayâl îmâlathânesidir. Fakat aynı zamanda, eğer bu farklı biçimler ve özellikler ayrı ayrı birer bağımsız varlık olarak değil de, ancak Hakk’ın çeşit li tecellîleri olarak göz önüne alınırlarsa, bu, gene de ‘gerçek’ten (Hak) başka bir şey değildir.33 İşte gerçekte bir hayâl ve rüyâ olan âlemi aslına rücû ettirerek ondaki hakîkati, daha doğrusu onun Hak oluşunu idrâk edebilen kimse, tarîkatin en derin sırlarına erişmiş demektir. Şeyhi Ekber bunu Süleyman Fas sı’ndaki şu beyit ile şiirleştirir:

“Kevn/mevcûdat sâdece bir hayâldir, hakîkatte ise Haktır/haktır

Bu mânâyı anlayan kimse, tarîkatin sırlarını hâiz olmuştur.”34

2. Gölge: “Nûr/Gerçek Varlık” için Delil

Hz. Yûsuf’un rüyâsından hareketle âlemin, Hakk’ın bir sembolü olduğunu söyler. Daha doğrusu, bütün düşünce sisteminin hem hareket hem de varış noktasını oluşturan vahdeti vücûd (varlığın birliği/Hakk’ın birliği) netîcesine ulaşmada İbn Arabî, bu fikri için, en önemli ve zihinde en kalıcı metaforlardan biri olan ‚nesne/şahıs ve gölgesi metaforunu, Yûsuf peygamberin dili ile değil de, ‘muhammedî Yûsuf ’un dili ile şu şekilde açıklayıcı bir unsur olarak kullanır:

Biz şöyle deriz: Mâlum olsun ki, ‘sivâyı Hak’ (Hakk’ın gayrı, mâsivâ) diye anılan, ya da ‘âlem’ diye adlandırılan şey/ler Hakk’a nispetle bir şahsın gölge si gibidir. Bu anlamda âlem/mâsivâ, Allâhü Teâlâ’nın gölgesidir. Bu (gölgenin şahsa olan nispeti), ‘varlık’ın/gerçek vücûdun âleme nispetinin aynısıdır. Zîrâ gölge, elbetteki hissî olarak mevcuttur, ama o, ancak kendisini doğuran bir şey olduğu vakit vardır. Sen bu gölgenin göründüğü yeri yok farz etsen dahi o, her ne kadar histe kalmasa da akılda mevcut olur. Hattâ, gölgenin nispet edildiği şahsın zâtında bilkuvve mevcut olur. İşte ‘âlem’ diye isimlendirilen ve ilâhî gölgenin zuhur ettiği yer (mâsivâ), mümkinlerin (zuhûra gelişi mümkün olan şeylerin) ‘a’yân’ıdır/a’yânı sâbitesidir (özleridir, kaynakları dır). Bu (ilâhî) gölge onların üzerine düşmüştür. Bu takdirde bu gölge, ancak bu zâtın vücûdundan o yerin üzerine düşen gölge nispetince idrâk edilebilir.35

Şüphesiz ki, bir gölgenin oluşabilmesi için üç unsur gereklidir. Bunlar: 1 Ayakta duran ve gölgenin kendisine bağlı olduğu şahıs, 2Gölgenin üzerine düştüğü mekân, 3Gölge ancak kendisi vâsıtasıyla fark edilebilen ışık. Yukarı daki pasajda bu üç unsur da mecâzî olarak kullanılmaktadır. Şahıs, vücûdı Hakk’ın yâni mutlak vücûdun karşılığıdır. Gölgenin düştüğü mekân mümkinlerin a’yânı sâbitelerine tekâbül eder. Eğer mekân olmasaydı gölge, hislerle aslâ idrâk olunamayacak, tıpkı bir tohumun içinde gizli olan bir ağaç gibi, ancak aklen idrâk edilebilen bir şey olarak kalacaktı. Yâni gölgenin sâhibinde bilkuvve bulunacak, bilfiil zuhur edemeyecekti. Nûr, Allâhü Teâ lâ’nın ‚Zâhir ismidir. Eğer âlem Hakk’ın vücûduna bağlı olmasaydı, gölge aslâ mevcut olmayacak ve âlem ademi aslîde kalacaktı. O halde gölge için, üzerine düştüğü bir mekânın ve gölge sâhibiyle bağlantısının olması gerekmek tedir. Fakat burad

İbn Arabî, Fusûsu’l Hikem’de bir peygamberle ilgili kıssa veya kıssalardan hareketle hayatın ve varlığın gerçekliği üzerinde yorumlarda bulunur. Zikredilen kitapta Hz. Yûsuf’un gördüğü rüyanın da ilginç bir yorumu yapılmıştır. İbn Arabî, bu rüyadan hareketle, bu dünyâda yaşanan hayâtın bir rüyâ ve bir hayâl olduğunu, onun gerçekte gerçek olmadığını, ancak gerçeğin bir gölgesi olduğunu söyler. Devâmında, Vahdeti Vücûd öğretisinin temel tezlerinden olan “âlemin varlığının Hakk’ın varlığının bir gölgesinden ibâret olduğu, gerçek varlığın Hakk’a âit olduğu” görüşünü ışıkgölge metaforuyla ortaya koyar. Bu makalede bu görüşler, şârihlerin katkılarıyla birlikte işlenecektir.

Abstract The Interpretation of Prophet Joseph’s Dream in Fusus alHikam
Ibn Arabi makes interpretations on life and the reality of existence in his Fusus alHikam through an anecdote or anecdotes related with a certain prophet. There is also an interesting interpretation of Joseph’s dream in the aforementioned work. Via this dream, Ibn Arabi states that this worldy life is nothing other than a dream or vision, and is not a real one indeed; he says that it is rather only a reflection of reality. Moreover, he explains the idea of “the existence of world is no more than a reflection of the Existence of The AllTruth, and the real existence belongs only to alHaqq Himself” which is one of the basic principles of Unity of Being (Wahdat alWujud) by means of a light shadow metaphor. These views would be explained by the contributions of other interpreters concerning this matter.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :