Hit (1290) Y-1336

Mustafa Seyit Sutüven

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Edremit / Balıkesir D.Tarihi : 1908
Ö.Yeri : İzmir Ö.Tarihi : 1969
Görevi : Müdür Uzm.Alanı : Şiir
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-02-15 Güncelleyen : /0000-00-00

Mustafa Seyit Sutüven
Dedesi, Feridüddin-i Attar'ın Pendname adlı eserini manzum olarak Türkçeye çeviren Hacı Galip Efendi'dir.
Edremit Nümûne ilkokulunu bitirdikten (1921) sonra öğrenimini sürdürmedi. Dışarıdan sınava girerek Balıkesir Lisesini bitirdi
1929'dan itibaren Edremit'te kırtasiyecilik ve maden ticaretiyle uğraştı.
Edremit Zeytinyağı Satış Kooperatifinde müdürlük (1943-44), İzmir Zeytinyağı Kooperatifinde yönetim kurulu başkanlığı (1952-55) yaptı.
Zincirlikuyu Mezarlığına gömüldü.
Şiirlerini Yücel, Servet-i Fünûn-Uyanış (1952-53), Yeditepe (1956-57), Yeni İnsan (1963-68), Yeni Ses, Varlık, Yurt ve Dünya, Türk Dili dergilerinde yayımladı.
Daha çok doğayı ve aşkı işlediği şiirlerinden, soyadını da oradan aldığı, Kazdağı'nın civarındaki "Sutüven" çağlayanını konu alan ve aynı başlıklı şiiri ile tanındı, öteki kimi şiirleri gibi bu şiiri de aruz ölçüsüyle yazmış, ancak aruzun yalın Türkçeyle de ustalıkla kullanılabileceğini göstermişti.
Aruzla ayrıca gazel ve mesneviler yazdı. "Nev-Yunânîlik" ve "Akdeniz Havzası Edebiyatı" akımının etkisinde kaldı.
1939 yılında bütün şiirlerini kitaplaştırmayı düşündü ve bunun için hazırlıklar da yaptı, ancak bu arzusunu sağlığında gerçekleştiremedi.
Şiirleri ölümünden sonra, Zahir Güvemli ile Behçet Necatigil tarafından hazırlanarak Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan arasında Bütün Şiirleri (1976) adlıyla yayımlandı.
"Sutüven şiiri gerek şekil, gerek muhteva bakımından zengin bir şiirdir. Ona bu zenginliği veren âmil, çeşitli unsurların, dil musikisinin, tarih ve efsanenin, kendini ve milletini yüceltme duygusunun ve son parçalarda hiss olunan esrarlı havanın bir araya gelmesidir. Şiirde teferruat ile bütün, dış ile iç arasındaki sıkı bir münasebet vardır. " (Mehmet Kaplan)
"Yaşadığı topraklara Halikarnas Balıkçısı'nın gözüyle bakıyor ve o top-
raklardaki medeniyet bütünlüğünü, kültür bütünlüğünü görebiliyor.
Bu sebepledir ki şiirlerinde çeşitli anlatım imkânlarına başvurabiliyor. Onun ilk zamanlarında, bir takım amatörler Vergilius ya da Ovidius'u taklit ederek yalnız mitologya konulu şiirler yazarlardı.
Eski Yunan Tanrıları arasında dünya edebiyatınca sakız edilmiş hikâyeleri, isimleri, mısralarına doldurdular mı kendilerini "Yunani şair" ya da "Şiirimizin Homeros'u" diye ilân ettirirlerdi.
Oysa Mustafa Seyit, gerçeği görmüş, Yunan ve Latin şairlerini, hatta Yunan mitologyasını hangi toprakların nasıl, Kazdağı'nın, Edremit'in ne zaman yetiştirdiğini anlamış bir insan olarak, kendi yaşadığı memleket açısından o isimleri bütünleştiren coğrafyayı öne almıştı." (Zahir Güvemli)
"özellikle Yahya Kemal'in böyle bir hareketin ilk edebi örnekleri olarak ortaya koyduğu 'Sicilya Kızları', 'Biblos Kadınları' gibi şiirlerine özenerek 'Sutüven'adlı şiirini kaleme alır.
Sutüven, şairin doğum yeri olan Edremit'in yakınlarındaki bir şelalenin adıdır. Şair, söz konusu şelalenin adını verdiği bu şiirinde 'Akhalılar'dan, 'Teselya'dan, 'Homer'den, 'İlyada'dan, 'Afrodit'ten, 'Aşil'den, 'Keykubat'tan, 'Mihridat'tan, 'Antuvan'dan, 'Hektor'dan, Moğol, Yunan, Mısır, Med, Roma ve Türk medeniyetlerinden bahsetmek suretiyle duyarlılığını oldukça geniş bir medeniyet ve kültür coğrafyasından kotarmayı başarır." (Şerif Aktaş)

MUSTAFA SEYİT SUTÜVEN
SUTÜVEN
Bir kayadan duman duman On yedi metre atlayan Dağ kokusuyla yüklü su.
Boşluğa fırlayınca, saç Düştüğü yerde üç kulaç Mavi su, ak köpüklü su.
Şi'rin elindesmn bugün Eski masaların bütün Canlanacak birer birer..
Akha'lılar da bir zaman Şair. ilahe, kahraman, Şi'rini burda içtiler.
Hepsi tapardı rengine, Rastlamamıştı dengine, Hiçbiri, mor Tesalya'da.
Öyle füsunludur bu yer Şi'rine borçludur Homer Çünkü senindir İlyada,
Eski, uzun zamanların Tığ gibi kahramanların Türküsüdür sesin henüz.
Dağda hayat uyandıran Taşlan duygulandıran Bir son ilahesin henüz.
Afrodît olmadan ilah Dağdan inerdi her sabah Elde gümüş hamam tası.
Burda çıkardı örtüden Kimseye gösterilmeden Gerdanı, göğsü, kalçası.
Altına mavi mermerin Üstüne ak köpüklerin Kurt gibi saldırırdı hep.
Kimseye belli etmeden, Hırsla kucakladıkça sen, Göğsünü kaldırırdı hep.
Burda Moğol, Yunan, Mısır, Med, Roma, Türk asır asır Taptı döküldüğün yere.
Tanrıların konakları, Orduların otakları Burda ererdi göklere.
Söylediğim masal değil; Atları, kahraman Aşil Burda sulardı bir zaman.
Burda gezerdi Keykubad, Burda gezerdi Mihridat Burda içerdi Antuvan!
Göğse nasıl batarsa diş Öyle derinden işlemiş Taşlara Hektor'un izi.
Söyle, bugün niçin, neden Bunca ilahlığınla sen Kulluğa almadın bizi?
Halbuki bir Yunan kadar, Hüsnüne her tapan kadar Tapmayı biz de anlarız.
Bizleri başka görme sen; Hüsnü, Huda kadar seven Gönlü temiz adamlanz.
Hepsini at da bir yana, Bari o günlerin bana Şi'rini söyle, tatlı su!
Şi'rini, geldiğin yerin Şi'rini, eski günlerin Söyle, köpük kanatlı su!