Hit (4239) M-91

Anadoluda Türk Birliği ve Tarikatlar

Yazar Adı : İlim Dalı : Tarih
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-12 Güncelleyen : /0000-00-00

Anadolu’da Türk Birliği Ve Tarikatlar

Hacı Bayram'ın,

Nagehan bir sara vardım

Ol sarı yapılır buldum

Ben dahi yapılır oldum

Taş ü toprağ arasında

kıtası herhalde Anadolu'ya gelen dağınık Türk­men gruplarının bir millet kurmalarını en ve­ciz şekilde ifade ediyor. Hacı Bayram bu sözlerle manevî bir binanın yapılışını anlatmak istiyordu; millet de zaten maddî bir varlığa mana veren bir manevî bağlantı sisteminin adı değil midir? Hacı Bayram, Hacı Bektaş, Yu­nus ve Mevlâna bu binanın temel taşları ol­dular. Bizim geçirdiğimiz bunca zelzelenin onda biri bile bir memleketi dünya yüzün­den silmeye yeterken bu binanın hala ayakta durması kolay izah edilecek bir hâdise değil­dir. Bu adamlar nereden geldiler, nasıl yetiş­tiler, kimleri yetiştirdiler, onları bir vatan ve millet kurucusu haline getiren kuvvet ne idi? Hacı Bayram Osmanoğullarının ilk de­virlerinde yaşamıştır. Elimizdeki yarı objek­tif, yarı efsanevî kaynaklar da Yunus ve Ha­cı Bektaş'ı Mevlâna ile çağdaş gösterdiğine göre, demek oluyor ki Anadolu'da bizim en eski evliyamız Mevlâna'dır. Şair, âlim, mu­tasavvıf Mevlâna'nın bu üç cephesiyle ilgili araştırmalar edebiyat tarihçilerini, fikir tarih­çilerini ve biyografi yazarlarını ilgilendiriyor. Ben burada bir sosyal ilimci olarak tarikat­ların ve bu arada mevlevîliğin Türk cemiye­tindeki rolü ile ilgili bazı yanlış yorumları düzeltmek istiyorum.

Bazı batılı fikir adamları ve onları kopye eden batıcı Türk aydınları tasavvuf hare­ketinindışdünyadan birric'at(retreatism) hareketi olduğunu iddia ederler. Onlara göre Anadolu'da, hatta bütün İslâm dünyasında tasavvuf siyasî ve iktisadî çöküntü ile birlik­te gelişmiştir.Bu yüzden yakın zamana ka­dar Türkiye'deki devrimci ve solcu aydınlar tasavvufun bir acizlik ve miskinlik felsefesi olduğunu iddia ediyorlardı. Yabancı ülkelerde bilhassa Mevlâna ve Yunus'a karşı gösterilen ilgi üzerineonlarda birdenbireYunus ve Mevlânahayranıoldular,fakatbukonuyu henüzMarksist şemaiçineoturtmayı başa­ramadılar. Yunus ve Mevlâna şimdilik bir ta­raftan yabancılara hoş görünme, bir taraftan Sünnîliğe ve genellikle Müslümanlığa hücum etme vasıtası olarak kullanılıyor. Freudcu bir psikolog bu büyük mutasavvıfları seven sol­cuların veya devrimcilerin suçluluk kompleksi içinde kıvrandıklarını söylerdi, çünkü bu adam­lar İslâm medeniyetinin herşeyine düşman ol­maktan dolayı duydukları gizli vicdan azabı­nı kendilerine büyük suç ortakları —onlara göre Mevlâna ve diğerlerinin en önemli tara­fı her türlü sapıklığa müsamaha göstermele­ridir— bulmak suretiyle telâfi ediyorlar, der­di. Ne kolay bir teselli yolu. Bilmiyorlar ki Mevlâna olmak için Önce Müslüman olmak lâzımdır. Dinin ibadetlerine ve hattâ iman esaslarına karşı pek laubali sandığımız Bekta­şîlikte bile şeri'at esastır, şeriatsiz tarikat ol­maz.

İnsanındış dünya ile ilgilihırs vehe­veslerden vazgeçip kendi içine yönelmesi, ya­ni Mevlâna'nın tabiriyle küçük cihadı bıra­kıp büyük cihada yönelmesi, miskinlikle izah edilecek bir iş değildir. Eğer yoksulluk, ıztırap ve çöken bir medeniyet böyle bir «ka­çışla yol açıyorsa,dev adımlarla ilerleyen teknolojinin ve süratle değişen bir sosyal ya­pının bu türlü hareketlere katiyen imkân ver­memesi gerekirdi. O takdirde Batı'nın en ile­ri cemiyetlerindeinsanın hayatında yeni unsurlar bulmak veya bu hayatı herhangi bir şekilde zenginleştirmeküzereyapılanhare­ketleri, bütün Batı'yı saran «bunalma» moda­sını nasıl izah edeceğiz? Kaldı ki,dış âle­min verdiğidevamlı tatminsizlikler insanları pekâlâ aktif reaksiyona dasevkedebilmektedir. Baba îshak hareketi de, Mevlevîlik gibi, Selçukluların çöküntü devrine rastlar, ama bunlardan birincisi devleti kuvvetle sarsan bir silâhlı hareket halinde gelişirken ikincisi dev­letin yanında yer almış, yahut her ikisinin de dışında kalmıştır. Bu ve daha birçok örnek­ler bize açıkça gösteriyor ki, Anadolu'daki Türk cemiyetininteşekkülünderastladığımız hâdiseler basit izah şemalarına sokulamaz.

Bizim en büyük evliyalarımız ve dolayısiyle en büyük tarikatlarımız hep Selçuklu devrinden kalmadır. Osmanlı devrinde büyük tarikat kurucularının ortaya çıkmayışı Osmanlı medeniyetinin kısırlığım değil, fakat Türk milletinin teşekkülü ve Osmanlıların dayan­ağı temel bakımından pek önemli bir haki­kati gözönüne seriyor. Bizim şimdi anlatmak istediğimiz asıl mesele de budur.

Anadolu'nun fetih ve iskân edildiği ta­rihlerden Bursa fethine kadar geçen zaman, dağınık Türk unsurlarının bir millet birliğine kavuşturulma hazırlıklarıyla geçmiştir. Bugün batılıların millet tarifine tam uymayan bu birlik hareketine «ümmet içinde millet olma» daha uygun düşer, çünkü kabile kültürünü aşarak çeşitli Türk gruplarını birleştiren asıl bağlar İslâm medeniyetinden geliyordu. İslâ­miyet kısa bir zaman içinde Türk kabileleri­nin hepsine nüfuz edemediği için bir müddet Müslüman Türkler ile Müslüman olmayan­lar arasında devamlı savaşlar yapılmış, iki ta­raf düşman olmuştu. Fakat İslâmiyet bilhas­sa şehir merkezlerine hakim olarak yerleşik medeniyet istikametinde büyük bir hamleye yol açtıktan sonradır ki, artık ayırıcı bir un­sur olmaktan çıkmış, bütün Türkleri birleş­tiren en büyük kuvvet haline gelmiş bulunu­yordu, islâmiyetin birleştirici rolüne en fazla ihtiyaç duyulduğu devir herhalde Türklerin Anadolu'yu fethedişlerinden itibaren başladı ve bu rolü de tarikatlar oynadı.

Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman bu memleket siyasî bakımdan daha ziyade Bi­zans hakimiyeti altında bulunmakla beraber etnik ve dinî bakımlardan hiç bir şekilde bir­lik göstermiyordu. Hakikatte buraya devamlı surette gelip yerleşen Türkmenler arasında da kuvvetli bir din birliği mevcut değildi. Bu Türkmenler yarı Şamanî, yarı Müslüman idi­ler. Bir kısmı Şiî tesiri altındaydı. Anado­lu'ya geldikleri zaman da Ermenilerle, Süryanilerle, Hıristiyanlığın çok eski inançlarla ka­rışmış birtakım sect'leriyle karşılaşıyorlardı. Şehirli Türkler hem şehir hayatına daha uy­gun olduğu, hem de formel tahsil müessese­leriyle yayıldığı için Sünnî mezheplere —ço­ğunlukla Hanefîliğe— bağlı bulunuyorlardı. Şu halde Anadolu'nun ilk fetih ve iskânı sı­rasında Müslüman Türklerle Hıristiyan Rum­lar diye iki mütecanis etnik ve dinî zümrenin karşılaşmasından bahsedilemez.Doğu'dan Anadolu'ya sel gibi akan ve bir sürü arkası kesilmeyen Türkmenlerhembugayrimütecanis manzaranın büsbütün karışmasına hem de siyasî ve iktisadî istikrarın bozulmasına yol açıyorlardı. Bugün bile Türkiye'nin çevre ile irtibatı kalmamış veya pek azalmış bazı bölgelerinde çok eski itikad ve ibadet şekil­lerinin yaşadığını görebiliriz. Anadolu'yu dolduran Türkler arasında muhakkak ki bir dil ve din birliği vardı. Bunlar herşeye rağmen Bizans'a karşı Müslü­man Türk cephesini teşkil ediyorlardı. Fakat aradaki bu birlik kolayca hizipleşmelere im­kân verecek ve hiziplerin de birbirleriyle çar­pışmalarına yol açacak derecedeydi. Türkleri hem birbirleriyle mücadele etmekten hem de etraftaki yabancı kültürlerin bozucu tesirin­den kurtarmak gerekiyordu. Her şeyden ön­ce, kabile bağlarını aşan bir birlik şuurunun verilmesi lâzımdı. Türklerin geleneksel karak­terleri ve dilleri onları diğer Müslüman top­luluklardan ayırdığına göre, kuvvetli bir din terbiyesi onlarda hem inanç birliği doğuracak hem de bunu yaparken millî hüviyetlerini ko­rumalarına imkân verecekti.

Anadolu Türklerinin kendilerine mahsus dil ve kültürleri olan bit Müslüman cemaat halinde birleşmeleri kolay ve çabuk olmadı. Diyebiliriz ki, MalazgirtzaferindenBursa fethine kadar geçen bütün zaman Türkmen kitlelerinin «taş ve toprak arasında yapılma­ları» ilegeçmişvenihayet bu bütünleşme dünya tarihininenbüyük yapısını, Osmanlı İmparatorluğunu ortayaçıkarmıştır.Bu ka­dar uzun zaman içinde yüzbinlerce Türkmeni yeni bir medeniyete hazırlayan iki büyük mü­essese vardı: Medrese ve Tekke.Bunlardan birincisi gerek fonksiyonu ve gerekse prog­ramı bakımından nisbeten küçük bir müzreye hitab ediyor, Türk elifinin yetiştirilmesiyle uğraşıyordu. Bu yazının asıl konusunu teş­kil edeni tekkeler ise geniş halk tabakalarına hitab ediyor, hattâ göçebe hayatını bırakma­mış Türkmenlere kadar nüfuz ediyordu.

(Devamıgeleceksayımızda)

Yayınlandığı Kaynak : 1974-02-01
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :