Hit (4011) M-1557

Anadoluda Türk Birliği ve Tarikatlar II

Yazar Adı : İlim Dalı : Tarih
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-12 Güncelleyen : /0000-00-00

Anadolu’da Türk Birliği Ve Tarikatlar II

Bazı münevverlerimize göre medresenin şekilci ve müsamahasız tavrı karşısında tek­kelerin öze önem vermesi, daha müsamaha­kâr ve dolayısiyle daha hümanist olması yü­zünden Türk halkı bilhassa bu ikincilere rağ­bet göstermiştir. Şimdi buradaki şekil, öz, mü­samaha, hümanizm gibi manası bilinmeden bol bol kullanılan sözler bir tarafa, Türk hal­kının medrese ve tekke karşısında tercih yap­mış olması tamamen asılsız bir iddiadır. Med­rese tahsili görmek ve tarikata girmek birer tercih meselesi olmadığı gibi, birbirinin zıddı şeyler de değildir. Bütün büyük tarikat pir­leri hep medrese tahsili görmüş insanlardır; hem müderris olup hem tarikata giren kimse­ler de pek çoktur. Yirminci yüzyılda bile herkesin üniversite tahsili yapamadığına ba­kılırsa, o çağlarda çoğunluğu yarı-göçebe olan bir halkın medrese tahsiline rağbet etmesin­deki imkânsızlık anlaşılır.

Şurası muhakkak ki, bizim halkımız içti­maî terbiye ve birlik şuurunu daha ziyade tarikatlar vasıtasıyla kazanmıştır, fakat bu da yine medrese sayesinde olmuştur. Medrese bilgisi bir inanç ve ibadet sisteminin mihenk taşıdır, çünkü o yazıya dayanan medeniyetin ve yazılı geleneğin temsilcisidir. Medrese bil­gisinin şahıslar dışında, objektif bir tarafı vardır; tarikatlarda ise bilgi tamamen şahıs­tan şahısa, gönülden gönüle aktarılır. Bu yüz­den tarikatların ana kaynaktan (şeriattan) ayrılıp ayrılmadığını öğrenmek için daima medresenin ölçüleri birer standart olarak kul­lanılır. Medrese olmasaydı, bilhassa haber­leşme ve ulaştırma imkânlarının çok mahdut olduğu eski devirlerde, her tarikat ayrı birer din halinde gelişebilir ve böylece Anadolu Türklüğünde millî birlikten eser kalmazdı. İş­te tekkenin Türk hayatında oynadığı rolün kıymet ve ehemmiyeti bilhassa buradan geli­yor : Türkiye'nin o zamanki sosyal bünyesi­ne çok uygun birer terbiye müessesesi ola­rak, geniş kitlelere kardeşlik ve birlik şuuru­nu vermek.

Tarikatların medreseden farklı bazı inanç ve ayin unsurlarına sahip olmalarının başlıca sebebi, onların yazılı kaynaklardan ziyade söz­lü ve sübjektif geleneklere bağlı oluşundan-dır. Bu yüzden tekke geleneğinde Türklerin eski dinlerinden olduğu gibi Anadolu'da kar­şılaştıkları inanç sistemlerinden de unsurlar bulabilirsiniz. Bir medreseli kendi iddiasını son ucu Kur'ân'a varan yazılı ve üzerinde it­tifak edilen kaynaklara dayandırmak zorun­dadır, fakat tarikatlerde bazan bir nesil öte­si bile efsane haline gelmektedir. Böylece çok çeşitli yorumların ve hâdiselerin sığdırılabile­ceği elâstikî birer bünyeleri oluşu tarikatleri bilhassa cazip hale getirmektedir. Fakat dik­kat edilirse görülür ki, bütün tarikatların sil­sileleri peygamber zamanına ve onun seçkin sahabelerine ulaşır; böylece hepsi aynı kay­nakta birleşir. Bu kaynak birliği elden ge­len — şahsî liyakatla kazanılan— silsileler kadar belden gelen —sülâle takip eden— sil-sileler için de aynıdır. Mevlâna Celâleddin'in büyük atası Ebubekr'dir, Hacı Bektaş ise İmam Ali sülâlesinden gelir. Bütün tarikatla­rın ük pirleri Hazret-i Muhammed'in öğretti­ği ve icazet verdiği kimselerdir. Evliya Çele-bi'nin ifadesiyle «Ol sene ehl-i tarik olmak için Hazret-i Ebab Bekir Sıddiyk, Hazret-i Risaletten cihaz-ı fakrı kabul eyleyip biy'at ettikte Tarikat-i Nakşıbend serçeşmesi oldu. Andan Hazret-i Ömer şed bağlayup biy'at edip serçeşme-i sipah-ı azeban oldu. Andan Hazret-i Osman biy'at edip Tarik-i Vahidî pişvası oldu. Andan Hazret-i Ali biy'at edip serçeşme-i imaman-ı tarik-ı Halvetî oldu... Biy'at ahd ü peymandır, her kim ki sahib-i ahd ü peyman ve sahib-i şed olmaya, sahib-i tarik olamaz».

Tarikatlar Türklere mahsus müesseseler değildir, fakat Türkler daha çok kendi arala­rından çıkan pirleri takip etmişlerdir. Halkı­mızın büyük çoğunluğu Bahaeddin Nakşibend'in tarikatına mensuptur. Yalnız Kadirî­lik tarikatı Iraklı Araplar arasında çıktığı halde daha çok Türkler arasında rağbet bulmuştur. Mevlevîlik, Bektaşîlik ve Bayramîlik de birer Türk tarikatıdır. Bayramîlik bilhassa rençber ve küçük zenaat erbabı arasında ya­yılmış, Bektaşîlik ise Osmanlıların fetih de­virlerinde yarı-dinî, yarı-askerî bir karakter kazanmıştır. Mevlevîliğe gelince, o daha zi­yade okumuş üst tabakanın tarikatı oldu. Ta­rikatların gelişmesindeki bu istikamet, pek muhtemelen, kurucuların yaşadığı hayatla ve yakın çevreleriyle çok ilgilidir. Mevlâna, med­rese ilminin üst makamlarına erişmiş bir âlim, aynı zamanda büyük bir şairdi. Bu meziyet­leri sayesinde devlet büyüklerinin saygısını kazandığı gibi, ona yakın olanlar da kendi­sini lâyıkıyla takip edebilmek için Farsça ve Arapça bilmek, böylece bu iki dilin literatü­rüne aşina olarak seçkin kişiler haline gelmek durumundaydılar. Böyle kuvvetli bir ilim ve sanat geleneğine sahip oluşu yüzündendir ki, Mevlevîlik bize pek çok sanatkâr vermiştir, bilhassa klâsik musikîmiz büyük ölçüde mevlevîlerin eseri olmuştur. Osmanlı padişahları­na mevlevî şeyhleri kılıç kuşatırlar, Mevlâna bütün tarikat pirlerinin en büyüğü sayılırdı. Medeniyetin bir tarifi de insan münase­betlerinde yumuşaklık ve karşılıklı saygı, in­celmiş bit muaşeret, tavır ve hareketlerde za­rafettir. Dünyanın şu durumunda üzerinde gitgide daha çok durulmaya başlanan bu tarife göre Mevlevî tekkesi sadece Türkiye'de değil, bütün dünyada yüksek bir medeniyet okulu sayılabilir. «Çelebi» tabiriyle ifadesini bulan Türk efendiliğinin en güzel örneklerini Mevleviler arasında bulursunuz. Çocukla yaş­lının karşılıklı el öpüşmeleri, birbirlerine siz diye hitab etmeleri, hele saygı ile sevginin son derecede samimî ve ahenkli bir terkib içinde birleştiği şu «can» tabiri mevlevî zara­fetinin birer örneğidir.

Türk tekkelerinin bir hususiyeti de, bun­ların dünyadan el çekmiş küçük gruplara ait bir çeşit manastır halinde olmayışıdır. Bir tekkenin devamlı personeli ortalama onbeş -yirmi kişidir, halbuki bu tekkelerin dışarıda binlerce mensubu vardır ve bu insanların hep­si de iş ve aile sahibidirler. Tekkede devamlı kalan küçük grup ise yiyip-içip yatan tembel taifesi değildir; herbirinin orada bir hizmeti vardır. Ya tekkenin şeyhidir, ya müzisyendir (neyzen, zakir, kudümzen ilh), ya aşçıdır, ya meydancıdır, ilh. Bazan —bilhassa Rumeli Bektaşi tekkelerinde görüldüğü gibi— tekke­deki dervişler kendi yiyecek ve içeceklerini bizzat temin ederler, ayrıca gelip geçen yolcu, garip ve acizlere de bu nimetlerden bol bol dağıtırlar.

Mevlevîliğin aristokrasiye dayandığı, bu­na karşılık Türk halkının daha çok Bektaşîlik ve benzeri tarikatlara rağbet ettiğine dair bir hayli manasız lâf edildi. Son günlerde de, yine aynı çevreler, Salâhaddin Zerkûb'un hi­kâyesini dile dolayarak Mevlâna'nın basit Hal­kı okumuşlara tercih ettiğini söylemeye baş­ladılar. Bütün bu saçmalıklar Batıcı münev­verin her gördüğü şeyi Batılı bir şemaya sok­ma gayretinden doğuyor. Mevlâna insanları okumuş-cahil, zengin-fakir diye ayırarak bunlardan bir tarafı nasıl tutar? Mevlevîlik haki­katen şehirlerdeki okumuş tabakanın rağbet ettiği veya içine girenin uzun bir eğitimden sonra münevver statüsüne yükseldiği bir ta­rikattı; böyle oluşu da onun için kusur değil, meziyet sayılabilir. Mevlevîlik Türk'ün Ana­dolu'da yaratmaya başladığı yeni bir mede­niyet merhalesini temsil ediyordu. Nitekim önce büyük çoğunluğu göçebe Türkmen­lerden meydana gelen Babaîlik hareketi yer­leşik medeniyete yabancı kalan Türklerin Şa­manizm kalıntısı inançlarla hareket ederek yaptığı çok geniş ve tehlikeli bir reaksiyondu. Devletin varlığını tehdit eden, neredeyse Türk­lerin Anadolu'dan sürülmelerine yol açacak bir siyasî keşmekeşe doğru gidecek bu isyan ateşi Malya Ovasında söndürüldü. Babaîlik yine devam etti, ama artık isyan ve yağma hareketi olarak değil, işte Bektaşilik, o yarı Şaman yan Müslüman göçebeler içinden çı­kan Babaîliğin Türk şehir kültürü karşısında yontulmuş ve nizama girmiş şeklidir. Bektaşî menakıbnamelerinde Hacı Bektaş ile Mevlâ­na Celâleddin ve Ahi Evren arasındaki mü­nasebetlerden sık sık bahsedilir; bu hikâyeler­de Hacı Bektaş'ı diğer pirlere üstün göster­mek gibi masumane bir tarikat gayreti varsa da, Bektaşîliğin Mevlevîlik ve Ahîlik karşı­sında barışçı, medenî, düzenli bir tavır aldı­ğı açıkça görülmektedir. O kadar ki, Bekta­şîlik birçok ayin ve minsekleri (rites), hattâ tasavvuf ve tarikat terminolojisini, teşkilâtını hep Mevlevîlikten almıştır. Ancak bundan sonra Bektaşîlik artık İran kaynaklı Şiy'î ve Batınî hareketlerinden ayrılmış, hattâ Sünnî Türk devletinin başlıca dayanaklarından biri haline gelmiştir. Dikkat edilirse, Anadolu'nun Doğu bölgelerindeki alevîler Hacı Bektaş'a ve torunlarına büyük bir bağlılık gösterdikleri halde Bektaşî tekkeleri hep Rumeli Türkiye'­sinde kurulmuştur. Doğu'da Alevîlik bir Bek­taşî tarikati şeklinde teşkilâtlansa ve nizama girseydi, herhalde Pir Sultan Abdal, Şiy'î İran devleti hesabına çalıştığı için idam edil­mezdi.

Tarikatların cemaat halinde topladığı da­ğınık Türk kitleleri Anadolu'daki çeşitli inanç zümreleri arasında Müslümanlıklarını koru­dukları gibi, dillerini de koruyabilmişlerdir. Rumlarla hudut olan yerlerde yaşayan, yani Bizans kültürü ile temasa geçen Türklerin ge­nellikle iki dili birden kullandıklarını biliyo­ruz. Bu Türk kitlelerini besleyen şehirli kültür kaynakları — Mevlevîlik gibi — bulunmasaydı Türkçenin ancak göçebe Türkler arasında ve pek iptidaî bir durumda kalma tehlikesi vardı. Tarikatlarda bazı kaynak eserlerin Türkçe olmayışına rağmen yine de esas dil Türkçe idi. Medrese de Arapça öğrettiği hal­de tedris dili olarak Türkçeyi kullanıyordu. Fakat Türkçenin yerleşmesinde en büyük ro­lü yine tarikatların oynadığı muhakkaktır, çünkü medrese, akademik bir müessese oldu­ğu halde Tekke, bir ideoloji veya misyoner­lik hareketi gibiydi. Tekkenin asıl tarikat ehli yanında bir de sayıları yüzbinleri bulan sade

insanlara çabuk ve kolay bir şekilde hitab et­mesi gerekiyordu. Üstelik tasavvuf sadece bir bilgi değil, bir vecd işi idi. Bu yüzden pek sade insanlar —yani sadece Türkçe bilenler— de mistik hayatın yayılmasında büyük rol oyna­yabiliyordu.

İşte Selçuklular devrinde esas dil ve din bağlarına dayanan bir millet birliğinin temel­leri atılmış bulunuyordu. Mevlâna, Yunus, Hacı Bektaş, Hacı Bayram gibi mürşidler, Kutalmışoğlu Süleyman Şah'tan Alâeddin Keykubad'a kadar siyasî ve askerî liderler «taş ve toprak arasında yapılagelmişlerdi». Ar­tık büyük Osmanlı Senfonisinin ana temlerini birleştirmek üzere Osmanoğullarının siyaset sahnesine çıkmaları bekleniyordu.

Yayınlandığı Kaynak : 1974-03-01
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :