Hit (4208) M-441

Tıbbı Nebevide Tıbbi Etikin Meta Etik Analizi

Yazar Adı : İlim Dalı : Tıb
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2009-06-18 Güncelleyen : /0000-00-00

"Tıbb-ı Nebevî'de Tıbbî Etik"in Meta-Etik Analizi

Türkiye’de özellikle son yirmi yıl içinde İslâmiyet’in tıpla ilgili tavsiyeleri ve tıbba bakış açısı, Hz. Peygamber dönemi tıp uygulamaları, İslâm ülkelerinde tarihin çeşitli dönemlerinde gerçekleştirilen tıpla ilgili çalışmalar gibi konular artan bir yoğunlukla, ilgi duyulan bir alan olarak gözlemlenmektedir. Bu konular genel tıp tarihi içinde önemli bir yeri hâiz olmakla birlikte bugüne kadar ilgilenenlerin çoğunluğunun tıp tarihi bilgilerinin eksik oluşundan kaynaklandığı tahmin olunan bir yorumlama tarzı problemi hemen sezinlenmekte;bunun ötesinde kavramsal yapılandırmada aceleci bir tavır sergilendiği anlaşılmaktadır.

Genelde İlahiyat Fakültelerinin Hadis Anabilim Dalı öğretim üyeleri tarafından ele alınmış olan bu konuların sadece bilim dalının ya da inceleyen bilim adamlarının değerlendirmeleriyle sınırlı kaldığı görülmektedir.1 Kavramların netleştirilmediği ya da en azından problemlerine işaret edilmediği ortamlarda, telif edilen bilimsel çalışmaların önemli bazı sorunları beraberinde getireceği

âşikârdır.

Böyle bir konunun tartışılmasını mümkün kılan bir yazı, Ayhan TEKİNEŞ tarafından “Tıbb-ı Nebevî’de Tıbbî Etik” adıyla Türkiye Klinikleri Tıp Etiği-Hukuku-Tarihi Dergisi’nde (XI/2, Ankara Mayıs 2003) yayımlandı. Elinizdeki bu yazı TEKİNEŞ’in özü itibariyle oldukça güzel, ancak kavramsal yapısı ve tarihsel bağlamı itibariyle bir takım yanlış değerlendirmeleri içeren makalesine dair bazı eleştirilerimizden oluşmaktadır.

Değerlendirmeler ve eleştiriler üç ana başlık altında sunulacaktır. Bunlardan birincisi makalenin geneline hâkim olan bilimsel perspektif ve bu yaklaşım tarzının davet ettiği sorunlar; ikincisi inceleme yöntemiyle ilgili olarak dikkatleri çeken problemler; üçüncüsü ise makalenin içerdiği bir takım bilgi ve

değerlendirmelerin analizi şeklinde olacaktır.

I. Makalenin Geneline Hâkim Olan Bilimsel Perspektif Ve Bu Yaklaşım Tarzının Davet Ettiği Sorunlar

Son yüzyıl Batı-Doğu mücadelesinde savaşların ve siyasî çekişmelerin kıymetini yitirip kültürler ve medeniyetler arası mücadelenin ön plâna çıktığı bir zaman dilimi olarak hatıralarda yerini aldı. Bilim dünyasındaki hızlı gelişmenin Doğu aleyhine ibreyi bozduğu bu sürecin, olumlu yanlar kadar olumsuz yanları da beraberinde getirmesi kaçınılmaz oldu. Genel hatlarıyla Batının hızlı ve yakalanması güç görülen gelişmeleri, kaçınılmaz olarak Doğu toplumlarında eski zamanlara sığınmayı da beraberinde getirdi. Zira bir zamanlar İslâm dünyasında neşet eden bilim, tüm dünyayı etkilemiş ve bu başarı yüzyıllar boyunca Doğuyu her açıdan emin kılmıştı.

Son yüzyılın iki yorulmak bilmez alanı olan tıp ve astronomi sahalarındaki gelişmeler neticesinde hem Doğu hem de Batı farklı ilgilerle geçmişe yönelmek zorunda kaldı. Doğu geçmişinden hız almak ve kısmen geçmişiyle övünmek için, Batı ise şu ana kadar elde ettiği bilgilerin eksiklerini tamamlamak ve tarihsel gelişimi yeniden gözden geçirmek için gözlerini geriye çevirdi. Özellikle İslâm toplumlarında bu geriye dönüp bakma Kur’ân ve hadislerde tıp ve astronomi sahalarıyla ilgili bir takım gelişmelerin anakronize edilmesi anlamına geldi. Her dönemin kendine has üstünlüklerinin, bilgi ve tecrübe birikimlerinin mevcudiyeti reddedilemez bir husus olmakla birlikte tarih çalışmalarında

(medeniyet tarihi, bilim tarihi vb.), incelenen dönemi olduğu gibi anlamaya çalışmak zor bir adım olarak karşımıza çıkmaktadır. Olanın olduğu gibi anlaşılması yerine olması arzu edilen şekliyle bir okuma tarzı her zaman için sadece tarih çalışmalarında değil, tüm bilim çalışmalarında önemli bir sorundur.

Bu mesele günümüz bilim adamlarının İslâm coğrafyasında şekillenen tıp tarihine ve tıbb-ı nebevî kavramına bakış açılarına da yansımaktadır. Sorun sadece Türkiye ile sınırlı kalmayıp konuyla ilgili olarak yapılan bütün çalışmalarda aynı problemler dikkatleri çekmektedir.

İslâm coğrafyasında gelişen tıp tarihi üzerine çalışan bilim adamlarının bir kısmı; “İslâm tıbbı” adını verdikleri ve kendisine has bir yönü bulunan, âyet ve hadisler ışığında oluşan bir yapı olarak düşündükleri bir süreci savunma eğilimindedirler. Bu grup arasında bazı bilim adamları Hz. Peygamber’in tüm davranışlarını Allah’ın gözetiminde gerçekleşen eylemler olarak algılamaktadır.

Dolayısıyla onun her sözü ilahi hitap (vahiy) olarak anlaşılmaktadır. Meselâ tıpla ilgili bir şey söylediyse bu mutlaka vahye dayanan bir bilgiden kaynaklanmaktadır.2

İslâmî dönem tıp tarihi üzerine çalışan bilim adamlarının diğer bir kısmı ise tarih ve medeniyet ırmağı içinde beslenen İslâm tarihi kesitinin, kendi şartlarında en iyiyi üretmeye çalıştığını, diğer kültürlerden aldığı değerleri geliştirerek bilim dünyasına önemli bir katkı sunduğunu, ancak daha sonra gücünü kaybettiğini düşünürler. Bu anlayışta âyetler yeni bilimsel vurguları dile getirme fonksiyonuna hizmet etmekten öte Allah’ın kudretine işaret etmeleri yönüyle eşsizdir. Hadislerde karşımıza çıkan ifadeler bizzat vahiy olduklarına dair bir vurgu bulunmuyorsa, dönemin folklorik yapısını oluşturmaktadır.

Bunlar hem geçmiş kültürlerin izlerini, hem de Arap kültürüne ait birikimleri taşımaları hasebiyle önemli birer malzeme grubudur.3

Birinci gruptaki bilim adamları bu bağlamda tıpla ilgili âyet ve hadislerden oluşan bilgi grubunu tıbb-ı nebevî kavramıyla karşılamaktan kaçınmamış, hattâ buna daha özel bir anlam yükleyerek bunun ilahî vahiy eseri olduğunu farz etmiştir.

İkinci gruptaki bilim adamları ise tıpla ilgili âyet ve hadislerden oluşan bilgi grubunu, kadîm kültürlerden Arap folkloruna uzanan geniş bir yelpazede değerlendirmişlerdir. Hattâ tıbb-ı nebevî ile ilgili eser kaleme alan yazarların kendi dönemlerine ait bazı uygulamaları da hadislere ya da hadislerin

yorumlarına katarak değerlendirdiklerini tespit etmişlerdir.

Son yirmi yılda Türkiye’de de tıp sahasındaki bir takım gelişmeler ve problemler bağlamında İslâm kaynaklarında bulunan malzemeler bu perspektifle ele alınmaya çalışılmış ve başlangıçta pragmatist bir tercihle anakronik bir okuma tarzı yeğlenmiştir.

Bu yaklaşım tarzına yönelik bazı değerlendirmelerimiz Hz. Peygamber Döneminde Sağlık Hizmetlerinde Kadınların Yeri4 adlı çalışmamızda ele alınmış ve bilhassa tarihsel tıp kültürünün kaybolmasına sebep olacak yorumlardan kaçınılması gerektiğine işaret edilmişti.5 Burada sadece gerek Ayhan Tekineş tarafından gerekse diğer bazı yazarlar tarafından net bir açıklık kazandırılmaksızın kullanılan tıbb-ı nebevî kavramının, farklı anlam ilişkilerine neden olabilecek bir biçimde kullanılmasının ne kadar uygun olduğunun sorgulanması gerektiği söylenmelidir. Nitekim, konuyu bilmeyen bir kişinin zihninde tıbb-ı nebevî kavramı Hz. Peygamber’in bildirdiği, uyguladığı ya da

orijinine sahip olduğu tıbbî bilgi olarak algılanmaktadır. Yazar da irdelediğimiz bu çalışmasında tıbb-ı nebevî kavramını “Kur’ân’ın tıpla ilgili âyetlerine ve Hz. Peygamber’in tıpla ilgili hadislerine tıbb-ı nebevî denilmiştir.” Biçiminde açıklayarak bu algılamayı beslemiştir (s. 77). Aslına bakılacak olursa

araştırmacının tıbb-ı nebevî tanımlaması metin içinde zaman zaman farklılık göstermekte ise de (bk. s. 77, 80, 81)6 yazarın genel kanaatinin âyet ve hadislerden oluşan bilgilerin tıbb-ı nebevî kavramının içeriğini doldurduğu şeklindedir. Ancak yukarıya tanımı alınan ve yazarın temel kabulü olarak ağırlık

kazanan tıbb-ı nebevî kavramına yüklenen anlamı ortak bir mefhum olarak değerlendirmek mümkün değildir. Her ne kadar hadis bilimciler bir sözü, Hz.Peygamber’in ağzından çıkmış olması ya da ona aidiyetinin ispat edilmiş olması bağlamında geniş çerçeveli bir kavram olarak “hadis” kabul etmekte iseler de “tıbb-ı nebevî” kavramı miladî dokuzuncu yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlanan ve her ne kadar Hz. Peygamber’in tıpla ilgili bazı ifadeleri derlenmiş ise de diğer kültür ve medeniyetlerden alınan bilgilerin de çoğu zaman kaynak gösterilmeksizin kullanıldığı bir literatürdür.7 Bu bakımdan tıbb-ı nebevî kavramına yabancı olanların, bu içerikli sözleri mutlak manada Hz.Peygamber’in vahiy yoluyla aldığı bilgiler şeklinde anlaması çok büyük bir kargaşaya sebep olmaktadır.

Kavramsal yapının esnekliğine ilave olarak diğer yandan, bir konunun incelenmesi esnasında olayların hangi tarihsel plâtformda cereyan ettiğinin dikkate alınması, hattâ araştırmalarımızın önce bu temel üzerine oturtulması gerekmektedir.

Vahyin ve Hz. Peygamber’in, ilk defa Arap toplumuna seslendiği ve miladî yedinci yüzyılda Mekke kültür yapısı içinde varlık alanını oluşturmaya çalıştığı unutulmamalıdır. Bunun ardından tarihsel gelişim ve dönüşüm evreleri de mutlaka dikkate alınmak zorundadır.8 Ayrıca tıbb-ı nebevî kavramı yerine de Hz. Peygamber döneminin folklorik tıp telakkileri ön plâna alınmalı; özel bir nebevî tıptan bahsedilmemelidir. Eğer Hz. Peygamber’in herhangi bir tıbbî tavsiyesinin temelinde, sahih olduğu söylenebilecek vahyî bir bilgilendirme varsa buna işaret edilmelidir. Ancak bunun da -eğer aksi

ispatlanamıyorsa- ilk defa vurgulanan bir tıbbî görüş olarak takdim edilmemesi daha uygun bir yaklaşım olarak kabul edilmelidir.

II. İnceleme Yöntemiyle İlgili Bazı Problemler

1. Tekineş makalesinin özet kısmında, “Tıbbî etiği, İslâm tıp tarihini esas alarak tarihsel açıdan ele alacağını” (s. 75) ifade etmektedir. Bu ifadeler zihinde, İslâm tıp tarihinin gelişim evrelerinde tıp etiği düşüncesinin nasıl oluştuğunu ve şekillendiğini bulabileceğimiz düşüncesine sevk etmekte ise de yazarın bu tarihsel gelişime ait bir düşüncesinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Yazara göre, İslâm tıp tarihi ve tıp etiğine dair değerler aynı süreçte gerçekleşmiş ve İslâm tıbbı, “tıbb-ı nebevî”nin kökleri üzerinde bina edilmiştir.

2. Araştırmacı diğer bir yerde de (s. 76) önce klasik dönem İslâm literatüründe tıbbî etiğin nasıl algılandığı üzerinde duracağını, daha sonra bu anlayışın kökenini belirlemek üzere Hz. Peygamber’in sözlerinde meslek ahlâkı ile ilgili temel prensiplerin ortaya konulacağını dile getirmektedir. Ancak

metinde klasik dönem İslâm literatüründe tıbbî etiğin nasıl algılandığına dair yeterli bir seçkiye rastlanamamaktadır. Müellif tarafından irdelenen üç eserden birisi gayrimüslim bir bilim adamına aittir. Diğer ikisi de asırlar içinde tıbbî etiğin nasıl algılandığını tam anlamıyla ortaya koyacak nitelikte

görülmemektedir. Burada yazardan daha fazla literatür vermesi beklenmektedir.

Buna bağlı olarak verdiği tarihçe bir tıp tarihi literatürü olup tıp etiği ile ilgili kısımlara ne derece işaret edildiği meçhuldür. Ayrıca Ruhâvî’nin, ya Râzî’nin çağdaşı bir gayrimüslim müellif ya da ondan sonra ölen bir yazar olması üzerinde de durulmalıdır. Dolayısıyla örneklemeler onuncu yüzyıl ile Şeyzerî’nin

yaşadığı on ikinci yüzyıldan seçilmiştir. Burada tarihsel bir tıp etiği gelişimi sunuluyorsa yedinci yüzyıl ile onuncu yüzyıl arası büyük bir boşluk oluşturmaktadır.

3. Yazar tarafından Tarihçe kısmında kadîm kültürlerde tabiplerin uyması gereken kuralları belirleyen yeminler, Hipokrat yemininin İslâm dünyası tarafından benimsenmesi ve diğer bazı hekim antları özetlenmeye çalışılmış; ancak bu yeminin İslâm tarihinde tıbbî etik bakımından nasıl bir tesir

uyandırdığı incelenmemiştir. Ayrıca verilen tarihsel özetin tıbb-ı nebevî ile irtibatı kurulamamıştır. Yazara göre tarihsel bağlamda tıbb-ı nebevî (tıpla ilgili âyet ve hadisler) eğer bir tıp etiği fikrini kurguluyorsa bunun ilk İslâm topluluğu olan Medîne toplumundan başlayarak tarihsel çizgideki etkileyici rolü ele alınabilirdi. Böyle bir şeyden söz edilemiyorsa o zaman tarihçede verilen bilgilere göre yeni bir tanımlama yapılmalı ve elde edilen veriler tıbb-ı nebevî literatüründe etik değerler bağlamında incelenmemelidir.

III. Makalede Yer Alan Bazı Bilgi Ve Değerlendirmelerin Analizi

Bu kısımda araştırmacının metninde dikkatleri çeken bazı bilgi ve yorumlar tartışmaya açılacaktır. Burada takibi kolaylaştırmak için yazar tarafından kullanılan bölümlemeye işaret edilecek ve dikkatleri çeken noktalar bu başlıklar altında, rakam konularak irdelenecektir.

Tekineş, tıp alanındaki bir takım yeni gelişmelerin etik cevaplar gerektirdiğini, ancak tıbbın bunları kendisinin üretemediğini, hukuk, din, ahlâk gibi alanlara ihtiyaç hissettiğini belirtmektedir (s. 75). Yazar her ne kadar bu yaklaşımının bir kısmında haklı ise de, yani doğası gereği sosyal bilimlerin

birbirinden istifade etmesi gerekiyorsa da, etik kavramı, tıbba şu imtiyazları ve farklı düşünme kanallarını verebilmektedir: Kendi ahlâk değerlerini belirleme (outonom etik); yasaları başka bir değerden alma (heterenom etik); etik eylemlerde genel bir biçim belirleme (formel etik); değer, erek ve amaçların belli somut bir düzeninin kabul edilmesi (material etik); eylemin niyetine göre

belirleme (düşünüş etiği); eylemin arkasındaki düşünüş ne olursa olsun başarıya göre belirleme (başarı etiği) vb. gibi...9 Bunun yanında Tekineş’in de haklı olarak Engelhardt’tan alıntılayarak vurguladığı üzere tıp etiğinin, tüm globalleşmeye karşın uygulandığı her ülkenin kültürüne, geleneklerine, dinî ve hukukî yapısına bağlı olduğu da unutulmamalıdır.

1. Tarihçe

1. Yazar, “İslâm’da tıp, diğer bir çok ilim gibi Kur’ân-ı Kerîm’e dayanmaktadır. İlk tıbbî pratikler ise Peygamberimiz’in uygulamaları ve tavsiyeleri ile ortaya çıkmıştır.” şeklinde bir ifade kullanmaktadır (s. 77). Bir başka yerde de (s. 80) diğer kültürlerden istifade eden bilim adamlarının “... bu bilgilerin Kur’ân ve Sünnet’e uygunluğuna da özen gösterdiklerini” ileri sürmektedir. Daha önce de işaret edildiği üzere bu ifadeler, temellendirilmemiş ön kabuller olarak değerlendirilmelidir. Burada İslâm’da ya da İslâm tarihinde, tıbbın Kur’ân’a ve ilk uygulamalarının Hz. Peygamber’e ait olmadığı fikri de

hiçbir inceleme yapılmaksızın genellenerek kabul edilmeyecektir. Ancak burada vurgulanan fikrin doğrusunun şöyle olduğu ileri sürülebilir: Kur’ân-ı Kerîm insanların faydasına olan ve Allah’ın yaratıcı gücünü dile getiren tıpla irtibatlandırılabilecek bazı örneklemeler sunmuş; Hz. Peygamber de bir takım

tıbbî tavsiyelerde bulunarak bazı tecrübelerini toplumuyla paylaşmıştır. Bunlar arasında bizzat Allah’ın bilgilendirdiği hususların olması da muhtemeldir. Ancak bunların kaynaklara dayalı bir biçimde ortaya konulması gerekmektedir. Asırlar içinde kimi yazarlar, mevcut malzemenin bir kısmını kendi dönemlerinin tıbbî gelişmeleriyle zenginleştirmişler ve bu yeni yorumları tıbb-ı nebevî olarak takdim etmişlerdir.

2. Yazar, “İslâm bilginlerine göre Peygamber’in tıpla ilgilenmesinin sebebi peygamberlerin gönderilmesinin gerçek gayesi olan dünya ve ahiret saadetinin temin edilmesinde insanların beden sağlığına ihtiyaç duymalarıdır... O halde onların tıpla ilgilenmesi ve tıpla ilgili verdikleri bilgilere güvenilmesi gerekmektedir.” biçiminde ciddi bir tercihte/genellemede bulunmaktadır. İslâm

bilginlerinin genel kanaatinin bu olduğunu söylemek mümkün değildir. Sadece bir örnek olarak İbn Haldûn (ö. 880/1406), zikri geçen paragrafın tamamıyla zıddı fikirleri ileri sürmektedir.10 Tekineş tarafından vurgulanan iki fikri şu şekilde eleştirmek mümkündür. Öncelikle peygamberlerin vazifesi insanlara beden sıhhati kazandırmak değildir. Hadis kitaplarında konularına göre bölümlenmiş olan kısımlarda vurgulanan bilgilere bir seçki olarak bakmak gerekir. Bu seçkinin kitabın bütünü içindeki yeri yorumlanmadan sadece önceden belirlenmiş bir perspektifle olayları anlamaya çalışmak yanıltıcı olur.

Hz. Peygamber, kendisine sıhhat sorunlarını ileten insanlara onların sağlık sorunlarının ciddiyeti, içinde yaşadığı coğrafyanın imkanları, hattâ kendi birikimi ile cevap vermeye çalışmış, onların daha sıhhatli ve mutlu olmaları için gereken çabayı göstermeye gayret etmiştir. İkincisi de hadis kitaplarında yer alan hadislerin her birinin güvenilir ve mutlak manada vahyî olduğunu söylemek yanlış bir yaklaşımdır. Şurası çok açıktır ki, bu hadislerin bir kısmı bizzat Hz. Peygamber tarafından da ifadelendirildiği üzere döneminin genel tıp folkloruna ait pratiklerdir. Nitekim bizzat yazar, Hz. Peygamber’in hoşuna gitmese de o günkü şartlarda daha farklı bir tedavi yöntemi bilinmediği için dağlama yapılmasına izin verdiğini ifade ederken (s. 84) zımnen bunun uygulanmakta olan bir tedavi yöntemi olduğunu kabul etmiş bulunmaktadır. Eğer araştırmacı burada geniş anlamıyla sadece bu sözlerin Hz. Peygamber’e aidiyetini vurguluyorsa bir mesele bulunmamaktadır. O zaman bu sözlerin kadîm zamanların uygulaması olması, Hz. Peygamber’in farklı yaklaşımlar sergilemesi önem arz etmeyecektir. Lâkin yazar, Hz. Peygamber’in bilfiil bunları vahiy bilgisiyle tavsiye ettiğini düşünüyorsa, soruların ve sorunların ardı arkası kesilmeyecektir.

3. Özellikle tarihçe kısmı olduğu için vurgulanması gereken bir nokta bulunmaktadır. İslâmiyet’in başlangıcından, örnek olarak seçilen Edebü’t-Tabîb’lerin yazıldığı asra kadar nasıl bir gelişmenin yaşandığı, makalede atlanmış görünüyor ki buna daha önce de işaret edilmişti.

4. Yazar, tıpla ilgili rivâyetlerin, hadis külliyatında “Kitâbü’t-Tıb” bölümlerinde yer aldığını, hadis külliyatındaki “Kitâbü’l-Edeb” bölümlerinde sadece genel ahlâk kurallarının yer aldığını ifadelendirmektedir. Gerek tıpla ilgili hadisler bağlamında gerekse tıp etiğine malzeme sunan malzemeler bağlamında yazarın hadis kitaplarındaki malzemeyi bu şekilde değerlendirmesine katılmak

mümkün görülmemektedir. Meselâ, önde gelen hadis kaynaklarından Müslim’de (ö. 261/875), Kitâbü’t-Tıb bulunmamakla birlikte tıpla ilgili hadisler Kitâbü’s-Selâm’da sunulmuştur. Kitâbü’l-Edeb’ler içinde de tıpla ya da tıp etiği ile alâka kurulabilecek pek çok malzeme bulunabilmektedir. Meselâ, vücudun yarısı gölgede, yarısı güneşte oturmamak, vücut temizliği için yakı kullanmak, aksırma anında temizlik kurallarına dikkat etmek, yüzü koyun yere yatmamak ve her şeyin ötesinde bizzat yazar tarafından da biyoetik bağlamında kullanılan kurbağaların öldürülmemesi gibi bir takım bilgiler Kitâbü’l-Edeb bölümlerinde yer almaktadır.11

5. Araştırmacının hadis kitaplarında Kitâbü’t-Tıb bahislerinde doğrudan tıp ahlâkının incelenmediği biçimindeki yaklaşımı da burada bugün olanı arama gayretinden öteye geçmemektedir. Gerçi yazar tarafından, Tirmizî adlı hadis müellifinin, eserindeki tıp bölümünü ahlâkî bir perspektifle düzenlendiğine işaret edilmiş ve bazı bab başlıkları örneklendirilmiş (s. 77) ise de bu bab başlıklarından nasıl bir tıp ahlâkı çıkarıldığı hususu oldukça su götürür bir vaziyettedir. Diğer yandan en azından küçücük bir örnek olarak Buhârî’de Kitâbü’l-Mardâ ve’t-Tıb bölümünde yer alan hadislere bağlı olarak yazarın bu yaklaşımı sergilememesi beklenirdi. Zira bu grup hadisler içinde, hastalığa sabır,

hasta ziyareti, hasta ziyareti esnasında söylenebilecekler ve her şeyin ötesinde ötenazi isteğinin reddi gibi tıp etiği ile ilişkilendirilebilecek pek çok malzeme bulunmaktadır.

6. Yazar, makalesinin başlarında İslâm âlimlerinin zaman içinde edeb türü eserler kaleme aldıklarını dile getirmiş ve Ruhâvî’nin Edebü’t-Tabîb adlı eserini de buna örnek olarak sunmuştur. Ruhâvî’nin müslüman bir bilim adamı olmadığını yeniden hatırlamak yerinde olacaktır.

7. Makalede Râzî’den aktarılan bir cümleye açıklık getirilmesi gerekme

A Metaethical Analysis of “The Medical Ethics in the Prophetic Medicine”

In this study we will concern with the Ayhan TEKİNEŞ’ article titled “The Medical Ethics in the Prophetic Medicine”, which published in Türkiye Klinikleri Journal of Medical Ethics, Law and History (XI/2, Mayıs 2003, s. 75-90). We will discuss some technical terms, which used by author in its issue, i.e. Tıbb-i Nebevi, Islamic Tib, and its perspective of the research. On the other hand we will show some scientific mistakes in his issue.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi : http://www.if.sakarya.edu.tr/dergi.htm
Makale Linki :