Hit (4263) M-1819

Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle İmam Maturidi

Yazar Adı : İlim Dalı : Mezhepler Tarihi
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-12-20 Güncelleyen : /0000-00-00

Bilinen ve Bilinmeyen Yönleriyle İmam Mâturîdî

1. Maveraünnehir ve Semerkand'da Siyasî ve Dinî Ortam

Maveraünnehir, Ceyhun nehrinin doğu tarafı olup, İslam'dan önce Hayatıla, İslam'dan sonra ise, Maveraünnehir olarak isimlendirilen bölgenin adıdır. Bu nehrin batı tarafına da Horasan denilmektedir. Bölgede, Tirmiz, Nesef, Taşkent, Fergana, Buhara ve Semerkand gibi önemli kültür merkezleri bulunmaktadır. Bunlardan Semerkand, İslam öncesi ve İslam sonrası dönemde, çeşitli din ve kültürlerin kavşak noktası olmuştur. Bu şehir bölgede İslam'ın yayılmasından bir kaç asır gibi kısa süre sonra, İslam düşüncesinin başta kelam/itikad, fıkıh ve tefsir olmak üzere çeşitli alanlarında önemli eğitim merkezlerinden birisi haline gelmiştir. Genelde Türklerin itikatta mezhebi olan Mâturîdiliğin kurucusu büyük Türk din bilgini Ebû Mansûr el-Mâturîdî, III./IX. asrın ortalarına doğru, bugün Özbekistan'ın sınırları içerisinde bulunan Semerkand şehrinin Mâtürîd mahallesinde dünyaya gelmiştir. Onun doğduğu yıllarda, Maveraünnehir, önceleri Abbasî devletine bağlı yarı otonom, sonraları ise ondan ayrılıp müstakil bir devlet olan Samanilerin yönetimi altındaydı. Abbasî iktidarının batı merkezlerinde baskı gören Haricilik, Mürcie, Mutezile, Zeydilik, İsmâîlilik gibi pek çok siyasî ve itikadî mezhep, görüşlerini merkezi otoritenin zayıfladığı bu bölgede yaymaya çalışmıştır. Fakat bu mezheplerden hiç birisi, ilk dönemlerde bölgede en güçlü biçimde temsil edilen fıkıhta Hanefilik, itikatta Mürcie kadar taraftar edinememişti. Özellikle Türklerin hakimiyeti altında olan yerlerde, Hanefilik millî bir mezhep haline gelmişti. Dolayısıyla Mâturîdî'nin içinde doğup büyüdüğü kültürel çevrede en etkili olan ekoller, Mürcie ve Hanefilik idi.

2. Ebû Mansûr el-Mâturîdî'nin Adı ve Soyu
Asıl adı Ebû Mansûr Muhammed b. Muhamed b. Mansûr'dur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, 333/944 yılında Semerkand'da öldüğü, hemen hemen kesindir. Mâturîdî'nin hayatı hakkında bilgi veren kaynaklara göre, onun Türk asıllı olduğu kuvvetle muhtemeldir. Sadece Sem'ani ve Zebidi gibi bazı yazarlarca ve Kitâbu't-Tevhîd'in yazma nüshasının kenarına bilinmeyen birisi tarafından sonradan düşülen bir kayıtta, onun soyu Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd el-Ensârî'ye dayandırılmıştır, ancak bu doğru değildir. Çünkü Arap olduğu iddialarını geçersiz kılacak pek çok kanıt bulunmaktadır. a) Mâturîdî'nin yetiştiği bölgede kaleme alınan kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur. b) Onun soyunun Ebû Eyyûb el-Ensârî'ye dayandıran Zebidî, soyunun gerçekten ona ulaştığı için değil, takdir ve şerelendirme amacıyla kullanıldığını belirtmektedir. c) Mâturîdî'nin eserleri, özellikle Kitâbu't-Tevhîd'in Arap dili bakımından bazı ifade bozuklukları, muğlaklıkları ve gramatik hataları içermesi, onun Arap olmayan birisi tarafından kaleme alındığını açıkça göstermektedir. d) Eserlerinde ifadelerin zaman zaman Türkçe cümle yapısına uygun biçimde kurulması, eserlerin Türk asıllı bir alime ait olduğunun en önemli kanıtıdır. e) Mensupları tarafından Eş'arî'nin Arap asıllı olmasıyla övünülürken, aynı şeyin Mâturîdî için yapılmaması da onun Arap olmadığının bir başka delilidir.

3. Hocaları
Semerkand'da Ebû Hanîfe'nin, itikadî ve fıkhî görüşlerinin felsefî ve teolojik temellerinin tartışıldığı "Dârü'l-Cüzcâniyye" adıyla bilinen önemli bir eğitim merkezi bulunmaktaydı. Ebû Mansûr el-Mâturîdî, burada eğitim gördü. Hocası Ebû Nasr el-İyâzî'den sonra merkezin başına geçti. İlim aldığı hocalarından bilinenler, Ebû Nasr Ahmed b. Abbâs b. Hüseyin el-İyâzî (IV. asrın başları), Ebû Bekir Ahmed b. İshâk b. Sâlih el-Cüzcânî (III. asrın ortaları), Nusayr b. Yahya el-Belhî (268/881) ve Muhammed b. Mukâtil er-Râzî(248/862)'dir. Bunların temsil ettiği ilmi gelenek, temelde Ebû Hanîfe'ye dayanmakta olup bu silsilede yer alanların önemli eserleri bulunmaktadır, ancak bu kişilerin eserlerinin büyük bir kısmı bize kadar ulaşmamıştır. Ulaşanlar ise yeni yeni ortaya çıkarılmaya başlamıştır. Bunlardan birisi Ebû Nasr el-İyâzî'nin Aşr Mesâil min Asli'd-Dîn adlı eseridir.
Mâturîdî'nin Semerkand dışına çıkıp çıkmadığı bilinmemekle birlikte, o dönemde Belh, Rey ve Nisabur'un Semerkand ilim çevresi üzerindeki etkisine ve Mâturîdî'nin ders aldıkları hocalardan bazılarının bu şehirli olmalarına bakılırsa, oralara gittiği, eğer gitmediyse bu alimlerin Semerkand'a gelip bir süre ders verdikleri söylenebilir. Zaten eserleri dikkatle incelenirse, onun diğer mezhep mensuplarının görüşlerine vukufiyetinden farklı fıkhî ve itikadî mezhepleri çok iyi bildiği ve onun sadece Semerkand çevresiyle yetinmediği açıkça görülecektir. O, hocaları ve eserleriyle yetinmemiş kendi dönemindeki din ve mezheplerin kendi metinlerine ve felsefi eserlere ulaşarak onları incelemiş ve eserlerinde onların bazı görüşlerini açıkça savunmuş bazılarını ise eleştirmiştir. Yapılan alıntılara bakılırsa incelediği eserler arasında Aristonun Mantık adlı eseri de bulunmaktadır.

4. Öğrencileri
Ebû Mansûr el-Mâturîdî'nin hocaları gibi öğrencilerinin de pek azının adı bilinmektedir. Bunlar arasında bilinebilenleri, Ebû'l-Kâsım İshâk b. Muhammed b. İsmâîl el-Hakîm es-Semerkandî ( 340/951), Ebû'l-Hasan Ali b. Saîd er-Rüstüğfenî (345/956), Ebû Ahmed b. Ebî Nasr Ahmed b. Abbâs el-İyâzî ve Ebû Muhammed Abdülkerîm b. Mûsâ el-Pezdevî ( 390/1000)'dir. Bunlardan sadece Ebû'l-Kâsım es-Semerkandî'nin Sevâdu'l-A’zam ve iman konusunda bir başka eseri birlikte yayınlanmış bulunmaktadır. İmam Mâturîdî'ye eserleri kanalıyla dolaylı olarak öğrencisi olan sonraki alimler, Mâturîdiliğin oluşmasında ve fikirlerinin geliştirilmesinde onun ilk öğrencileri kadar etkili olmuşlardır. Bunlar arasında en fazla tanınanları Pezdevî, Sâbûnî, Oşî, Ebû'l-Muîn en-Nesefî, Ömer en-Nesefî ve Ebû'l-Berekât en-Nesefî'dir. Ancak adları ve eserleri İstanbul kütüphanelerinde yazma olarak neşredilmeyi bekleyen başta Ebû İshâk es-Saffâr el-Buhârî, Sadru'ş-Şerîa, Gaznevî, İtkânî, Ubeydullah el-Buhârî ve daha pek çok alim bulunmaktadır. Şu ana kadar eserleri yayınlananların başında, Ebû Seleme es-Semerkandî, Pezdevî, Sâbûnî, Ömer en-Nesefî ve Mâturîdî'nin itikadî görüşlerini en iyi anlayıp yorumlayan Ebû'l-Muîn en-Nesefî gelmektedir.

5. Eserleri
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, Kelam, Fıkıh, Fıkıh Usûlü, Mezhepler ve Kıraat konusunda çok sayıda eser bırakmıştır. Ancak bunlardan pek çoğu, korunamamış olup istilalar, göçler, doğal afetler, maddî imkansızlıklar ve diğer sebeplerle kaybolmuştur. Kaybolanların çoğunluğunu, Mutezile, Haricîler, Rafızîler ve Şiî-Karmatîleri eleştirilermek üzere yazdığı eserlerle Fıkıh ve Fıkıh Usûlü ile ilgili eserleri oluşturmaktadır. Onun eserlerinden, sadece 40 yakın yazması bulunan Te'vîlâtu'l-Kur'ân adlı tefsiriyle dünyada tek bir yazma nüshası bulunan Kitâbu't-Tevhîd adlı kelamî eseri bize ulaşabilmiştir. Bu iki eser arasında ilmî üslup, meselelere yamlaşım tarzı, ileri sürülen fikirler ve bunların temellendirilmesi itibariyle tam bir insicam ve tutarlılık söz konusudur. Te'vîlât adlı tefsirin, onun itikadî, fıkhî ve diğer dinî görüşlerini ihtiva etmesi, diğer eserlerinin çok sayıda yazmalarıyla bize ulaşmasını engellemiş olması muhtemeldir. O, Te’vîlât'ta sırf ayetlerin yorumuyla yetinmemiş, konuyla ilgili itikadî ve fıkhî mezheplerin farklı yorumlarına da yer vererek tartışmıştır. Bu sebeple, Te'vîlât Mâturîdî'nin fıkhî ve itikadî görüşlerinin tespitinde de önemli bir kaynaktır. Aslında onun bu eseri, ayetlerin yorumunda sürekli olarak diğer mezheplerin görüşlerine dair eleştirilerde bulunmasına bakılırsa, kelamî tefsir veya mezhebî tefsir olarak da kabul edilebilir. Basıldığı takdirde 15 cilde ulaşak olan son derece kıymetli Te’vîlâtu'l-Kur'ân'ın yayınlanması konusunda bazı teşebbüsler olmakla birlikte henüz neşredilememiştir. Bu eser, Bekir Topaloğlu nezaretinde iki ayrı komisyon tarafından tahkik edilmekte ve yayıma hazırlanmaktadır. Kitâbu't-Tevhîd ise, ilk defa Arap araştırmacılardan Fethullaf Huleyf tarafından tahkik edilerek neşredilmiştir. Bu eserin ikinci bir tahkiki, Bekir Topaloğlu ve Muhammed Aruçi tarafından gerçekleştirilmiş olup Diyanet Vakfı tarafından (Ankara 2003) basılmıştır. Ayrıca Bekir Topaloğlu, bu yeni tahkikten hareketle eseri Türkçe'ye de çevirmiştir. Bize ulaşan her iki eseri, yaşadığı dönemde onun çağdaşları arasında ne kadar saygın bir fakih, mütekellim ve müfessir olduğunu açıkça göstermektedir.

6. Hanefî Fakihi ve Fıkıh Usulcüsü
Ebû Hanîfe, Fıkhı "Kişinin leh ve aleyhinde olanları bilmesidir." şeklinde tanımlamakla ona oldukça geniş bir anlam yüklemiştir. İnanç, ibadet, ahlak ile muamelat ve ahkamla ilgili diğer hükümlerin tamamı, böyle bir tanımın içerisine girmektedir. Ebû Hanîfe, fıkha yüklediği bu anlam dolayısıyla, hem itikadî hem de fıkhî konularla ilgilenmiştir. Ebû Mansûr el-Mâturîdî, Ebû Hanîfe'nin itikad (Usûlü'd-Dîn) ve fıkıh (Furûü'd-Dîn) olmak üzere her iki alanda ihtisaslaşma geleneğini sürdürebilen çok az sayıdaki kişiden birisidir. Bu sebeple her iki alim için, kaynaklarda fıkhî ve itikadî konuları iyi bilen anlamında "Fakîh" ünvanı kullanılmıştır. Bu yüzden Ebû Mansûr el-Mâturîdî, hocaları ve öğrencilerinin itikadî görüşleri, sadece kelamî eserlerde aranmamalı, aynı zamanda fıkıhla ilgili o dönemin güncel problemlerini içeren Nevâzil, Havâdis, Fetâvâ, Havî fi'l-Fetâvâ adlı eserlerde ve Fıkıh, Usûl-i Fıkıh'la ilgili eserlerde de aranmalıdır. Bu çevreyle ilgili bazı karanlık noktalar, bu eserlerden aydınlatılabilir. Çünkü bazı fıkıh eserleri, Usûlu'd-Dîn 'le başlamakta veya eser içerisinde bu alimlerin güncel itikadî ve fıkhî konulara dair görüşleri Fevâid başlığında verilmektedir. Bu eserlerin çoğunluğu ülkemiz kütüphanelerinde araştırılmayı ve neşredilmeyi beklemektedir. Ebû Mansûr el-Mâturîdî, gerek fıkıhta gerekse itikadî konularda Ebû Hanîfe'yi tartışmasız bir imam olarak kabul etmekle kalmamış onun görüşlerinden anlaşılması zor olanları açıklamış, daha yeni delillerle güçlendirmiş ve bu zemin üzerinde akılcı-hadarî bir din ve dünya görüşü oluşturmayı başarmıştır. O, Semerkand'da Fıkıh, Kelam ve Tefsir gibi çeşitli alanlarda ihtisaslaşma merkezi olan " Dârü'l-Cüzcâniyye"’de hem öğrenci olmuş, hem de hocalık yapmış birisidir. Fıkıhta, kendine kadar ulaşan Hanefî fıkıh ve Fıkıh Usûlü kültürünü yeniden değerlendirmek suretiyle kendi döneminin ihtiyaçlarını karşılayacak bir Fıkıh Usûlü inşa etmeye çalışmıştır. Yazmış olduğu bu eserler dolayısıyla, kendi döneminde Semerkand'da Hanefî fıkhının reisi olmuştur. Ancak Hanefî mezhebine mensup olması, hiç bir şekilde hakikati, Hanefîliğe kurban etmesine sebep olmamıştır. Kimi konularda Ebû Hanîfe'den farklı görüşler ileri sürebilmiş, yeni tanımlar ve kavramlar ortaya atabilmiştir. Bu yolla Hanefî geleneğine yeni bir açılım getirmiş, ancak kendinde sonra gelenler bu açılımı sürdürmekte, onun kadar başarılı olamamışlardır. Bu sebeple Hanefîlik de, akılcı ve reyci çizgiden saparak diğer hukuk ekolleri gibi gelenekselleşmiştir.

7. Kelamî Yönü
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, fakih ve müfessir kimliğinden daha çok mütekellim kimliğiyle tanınan ve sahasında takdir edilen bir kimse olmuştur. Kendi adına nispetle Maturîdilik olarak isimlendirilen Sistematik bir Kelam ekolünün kurucusu ünvanını almıştır. Kendi döneminden itibaren görüşlerini takip eden ve yorumlayan Ebû Seleme, Pezdevî, Ebû'l-Muîn en-Nesefî, Ömer en-Nesefî, Ebû İshak Saffâr el-Buhârî, es-Sâbûnî, Ebû'l-Berekât en-Nesefî, İbnü'l-Hümâm başta olmak üzere çok sayıda kelamcı yetişmiş ve çok kıymetli eserler vücuda getirmişlerdir.
Mâturîdî'nin Kitâbu't-Tevhîd ve Te'vîlât'ı incelendiğinde, kendinden önceki mütekellimlerin tartışmadığı önemli problemleri tartıştığı, daha önce kullanılmayan aklî, naklî, semantik temellendirmelerde bulunduğu ve Kelam’a gerçek anlamda bir bilim hüviyeti kazandırdığı açıkça görülecektir. Onun Kelam ilmine kazandırdığı en önemli yeniliklerden birisi, Bilgi Kuramı'dır. Daha önce bilginin tanımı ve kaynakları üzerinde farklı bağlamlarda görüş beyan edenler olmuşsa da, Kelam'ın müstakil bir konusu hüviyetini Mâturîdî ile kazanmış ve "Bilginin Kaynakları " (Esbâbu'l-İlim) adıyla Kelam'ın öncelikli konuları arasında yerini almıştır. O, sistematize ettiği bu bilgi kuramını sadece Kelam'a değil Tefsir ve Fıkıh olmak üzere diğer alanlara da uygulamaya çalışmıştır. Bu kuramıyla, Akıl ve Duyular'ın yanısıra Doğru Haber'i, yani Peygamber'in vahiy olarak bize bildirdiği Kur'an'ı bilgi kaynakları arasına dahil etmiştir.
Yaygın olan bir kanaate göre, İslam düşüncesinde aklı en çok kullanan Mutezile'dir. Ancak Mâturîdî'nin Kitâbu't-Tevhîd'i incelendiğinde bu kanaatin yanlışlığı anlaşılacaktır. Çünkü Mâturîdî dönemine kadar yazılan ve bize ulaşan Mutezilî kaynaklar veya Makâlât türü eserler kanalıyla bize gelen Mutezilî görüşlerde akla yapılan vurgu ve aklî temellendirmeler, Kitâbu't-Tevhîd'dekilerin yanında oldukça zayıf kalmaktadır. Bu açıdan onu, İslam düşüncesinde “Teolojik Akılcılığın” ilk temsilcilerinden birisi, eserini de "bir teolojik felsefe klasiği" olarak kabul etmek yanlış olmayacaktır. Nitekim "dinin öğrenilmesinde aklı ve nakli iki önemli bilgi kaynağı" olarak gören Mâturîdî, kelamî problemlerin çözümünde akla ve istidlale çok büyük önem vermekte ve akıl yürütmenin gerekliliği konusunda şunları söylemektedir: "İnsan yaratılmışları yönetmek yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere göğüs germek, onlar için aklen en elverişli bulunanı araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise nesne ve olayları incelemek suretiyle aklı kullanmaktan ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve istidlalden ibarettir. " Her ne kadar Eş'arî, Ehl-i Sünnet Kelam'ının kurucusu olarak takdim edilirse de, her iki yazarın eserlerinin kelamî düzeyleri, ele aldıkları temel sorunlar ve ele alış biçimleri incelendiğinde, daha sonraları Ehl-i Sünnet Kelam'ı olarak kabul gören görüşlerin oluşmasında Mâturîdî'nin, Eş’arî'den daha büyük rol oynadığı anlaşılacaktır. Mâturîdî, Kelamî görüşlerini ele aldığı eserinde Bilgi Kuramı (Epistemoloji), İlahiyyât Nübüvvet, Ahiret, İnsan fiilleri, Kaza ve Kader, Büyük Günah meselesi, İman ve İslam gibi konuları aklî ve naklî temellendirmeler ışığında ortaya koymaktadır. Mâturîdî'nin bu eserinde diğer Kelam eserlerinden farklı olarak, sadece Hilâfet konusu incelenmemiştir. Her ne kadar Kitâbu't-Tevhîd'de yoksa da, onun bu konudaki görüşlerini, Te'vîlât 'tan ve onun diğer eserlerinden yapılan alıntılardan elde etmemiz mümkündür.

8. Tefsirde Yeni Bir Yorumbilim Teşebbüsü
Ebû Mansûr el-Mâturîdî, kelamcı ve fakih olduğu kadar aynı zamanda bir müfessirdir. Kur'ân, tarih boyunca pek çok kişi tarafından tefsir edilmiştir, bunlardan bazıları, tefsirlerini genel olarak rivayet ağırlıklı yaptıkları için bu tür tefsir geleneğine Rivayet Tefsiri, bazıları da tefsirlerini aklî yorumlara ağırlık vererek yaptıkları için, bu tür tefsir geleneğine de Dirâyet Tefsiri denilmiştir. Mâturîdî, bu iki gelenek açısından değerlendirildiğinde akılcı tefsir geleneğinin ilk temsilcilerinden birisi kabul edilebilir. Te'vîlâtu'l-Kur'ân adlı eserinin başında Tefsîr’le Te’vîl arasında bir ayrım yaparak, eğer bu kısım sonradan ilave edilmediyse, bu iki kavrama kendinden önce yüklenmeyen anlamlar yüklemiştir. Ona göre, Tefsîr Allah'ın muradının ne olduğu konusunda kesin bir fikir beyan etmektir. Te'vîl ise, Allah'ın muradının ne olduğu konusunda kesin hüküm vermeksizin muhtemel olanlardan sadece birisini tercih etmektir. Birincisini Sahabe'ye ikincisi ise, sonraki nesillerden dinde fakih olanlara hasretmiştir. Bu yaptığı tevilleri sadece sahibini bağlayan Te’vîl’ler olarak görmüş ve bunları kutsallaştırma yoluna gitmemiştir. Te’vîl’e imkan tanıyabilmek için, " Her kim Kur'ân hakkında kendi reyiyle bir şey söylerse ateşteki yerine hazırlansın" hadisini " Her kim kendi reyiyle Kur'ân'ı tefsir ederse, ateşteki yerine hazırlansın” şeklinde alarak rey ile tefsir yapılamıyacağını, ancak te’vîl yapılabileceğini iddia etmiştir. Öyle sanıyoruz ki, o, Ebû Hanîfe'nin te’vîlle ilgili görüşlerinden etkilenerek böyle bir ayrıma gitmiştir. Ebû Hanîfe'ye göre, ayetlerden bazılarının tenzîl’iyle te’vîl’i aynıdır, yani ayetin anlamı açık ve seçiktir, ne kadar te’vil edilirse edilsin aynı anlam elde edilir; bazısının ise tenzîl ve te’vîl’i farklıdır. Ayetin lafzından anlaşılanın dışında bir anlamı vardır, bu anlama te’vîl yoluyla ulaşılır. Bu durumda ayetin tenzîl’i ve tevili farklılaşır. Tenzîl’i ve te’vil’i farklı olan bir ayetin te’vîlini inkar etmek ayeti inkar anlamına gelmez. Bu anlayış, her bir insana aklını kullanarak ve tutarlı bir yöntem izleyerek Kur'ân'ı anlayıp yorumlama hakkı tanımaktadır. Ancak belli yöntemlerle gerçekleştirilecek olan te’vîlde, Allah'ı şahit gösterme ve kendi görüşlerini Allah'ın mutlak muradı olarak takdim etmeye yer yoktur. Mâturîdî'nin anlayışına göre te’vilde, mutlaklık değil görecelilik söz konusudur. Ayetleri te’vîl ederken dilsel analizlere, aklî ve teolojik temellendirmelere başvurması ve te’vîlde göreceliği öne çıkarmasından hareketle, onun İslam düşüncesinde Anlambilim ve Yorumbilim'e kapı aralayan ilk kimselerden olduğunu söyleyebiliriz. Yorumunda akla ve reye daha fazla bir nüfuz alanı tanımakla birlikte, nadiren de olsa hadislere ve sahabe tefsirine de başvurmuştur. Yalnız ayetleri te’vil ederken, diğer müfessirlere kıyasla nadiren hadis kullanan Mâturîdî, delil olarak kullandığı hadisleri senediyle ve lafzıyla aynen nakletmek yerine mana olarak rivayeti tercih etmiştir. Kitâbu't-Tevhîd'inden de anlaşıldığı gibi, hadislerin ya da haberlerin sıhhati konusunda emin değilse, nadiren de olsa, "eğer sübutu kesin ise" şeklinde ihtiyati ve itirazi bir cümle kullanmıştır.

9. Sufiliğe Bakışı
Mâturîdî, bilgi kaynakları arasında ilham, kalbe doğma (keşif) ve sezgiye mutlak bilgi olarak yer vermemekte, bunları bilgi kaynağı kabul edenlerin şiddetle eleştirmektedir. Her ne kadar, ilk bakışta eleştirileri daha çok, ilham ve sezgiyi en güvenilir bilgi kaynağı olarak gören İslam öncesi Sofistlere yönelik ise de, aslında dolaylı olarak dönemindeki mistik eğilimli kişileri de içermektedir. Mâturîdî, ilham ve sezgiye dayalı bilgi elde ettiğini iddia edenlerin birbirinden farklı sonuçlara ulaşmasına bakarak, böyle bir bir iddiayı çelişkili bulur. Çünkü eğer bu bilginin kaynağı tek bir varlık, yani Allah olsaydı ortaya konulan dinî inançların farklı olmaması ve kişilerin birbirini nakzetmemesi gerekirdi. Diğer taraftan bu bilginin doğruluğunu veya yanlışlığını akıl veya kura’ yoluyla tayin etmek de mümkün değildir. Bu sebeple ilham ve keşif, herkesin kabul edebileceği bir bilgi veremez ve gerçeğe ulaştırmaz. Eserlerinde ilk dönem mutasavvıflarının görüşlerine pek rastlanmaz. Bu yüzden Sufî Tabakât yazarlarının ilgisini çekmemiş ve eserlerde onun hayat hikayesi yer almamıştır. Hanefî Fukahâ'nın hayat hikayesini ele alan biyografik eserlerde de, onun daha çok kelam ilmi / hakikat ilmi ile ilgili yeterliliği ve kelamcı ve fakîh kimliği öne çıkarılmıştır. Ebû Hafs en-Nesefî'nin Tarîhu Semerkand'ında verdiği bilgiye göre, Gaziler Ribat'ında " Ebû Mansûr el-Mâturîdî, kelam ilmini, Ebû'l-Hakîm es-Semerkandî ise hikmet ilmini öğretiyorlardı." Ancak aynı belgede, Ebû Mansûr'un Hızır'ı gördüğü, ondan yardım istediği, Hızır'ın duası üzerine Allah'ın ona hikmet ilmini verdiği ve bununla sapık fırkalara galip geldiği nakledilmektedir. Bu gibi rivayetler, Türkler arasındaki Hızır kültü ile ilgili inançlardan kaynaklanmış olabilir. Ayrıcac bu menkabevî rivayetlerde bahsedilen bilginin muhalif fırkalarla mücadele için gereken türden bir bilgi olduğu anlaşılmaktadır. Bunların da onun sufî yönünden çok kelamî yönünü ilgilendiren hakikat ilmi olduğu açıktır. Kendi eserlerinde onun sufî kişiliğine dair ipuçlarına raslanmamakla birlikte sonraki Hanefî-Mâturîdî alimler, dönemlerindeki sufî atmosferden etkilenerek ona sufî bir kimlik kazandırmak istemişlerdir. Örneğin Pezdevî'nin eserinde, babasının dedesinden Mâturîdî'nin bazı kerametlerini naklettiğine dair bilgi bulunmaktadır. Ancak bunların doğru olup olmadığı ve neler olduğu diğer kaynaklardan doğrulanmamaktadır. Hatta bazı kaynaklar, onun bazı sufî eğilimli kişilerle tartıştığı, onlara ağır eleştirilerde bulunduğu ve onları yenilgiye uğrattığı konusunda önemli bilgiler vermektedir. Bunlardan en meşhuru Ebû Mansûr'un, evliyayı nebilerden üstün tutan birisiyle yaptığı tartışmadır. Onun sufî kimliği ile ilgili kurgulardan bazıları ise, salih kimselerin gördüğü rüya yolu ile yapılmaktadır. Bütün bunlar Sünnîliğin Sufîlikle eklemlenmesi sonucu, Mâturîdî için de oluşturulmak istenen menkabevî bir kişilikle ilgili teşebbüslerden ibaret olduğunu sanıyoruz. Çünkü onun eserlerinde akla yapılan vurgu ve kullanılan istidlaller Sufî kültür çevrelerinde kabul edilmeyen ve asla baş vurulmayan türden tamamen akılcı-hadarî bir din söylemi özelliği taşımaktadır. Ancak bu durum, Semerkand ve Buhara'daki Hanefîlerin, Mâturîdî'nin öğrencilerinin ve sonraki Mâturîdîlerin tamamının, Sufîliğe mesafeli durdukları ve onları eleştirdikleri anlamına gelmez. Bilakis Belh, Nisabur ve Buhara'daki Hanefî-Mâturîdî çevreler arasında Sufîlik son derece yaygın ve etkili idi. Örneğin Mâturîdî kelam ekolünün Buhara'daki temsilcilerinden olan ve Mâturîdî'ye akılcı kimliğiyle referanslarda bulunan Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl b. Ebî Nasr es-Saffâr el-Ensârî el-Vâbilî el-Buhârî, Zâhid ve Sufî birisi idi.

10. Siyasî Görüşleri:
Mâturîdî'nin Kitâbu't-Tevhîd'inde İmamet kısmının bulunmayışı oldukça önemli sorular akla getirmektedir. Acaba Mâturîdî, siyasî bazı endişeleri ve döneminin iktidarı ile aralarındaki anlaşmazlık dolayısıyla bu bölümü yazmak istemedi mi, yoksa ömrü yazmaya kafi gelmedi mi ? Yazdıysa şayet neden bize ulaşmadı ? Mâturîdî'nin pek çok konuda görüş belirtmesine rağmen Hilâfet/İmâmet konusunda kendi eserlerinde ve Mâturîdî edebiyatta yeterli bilgiye rastlanmaması son derece şaşırtıcıdır. Buna rağmen onun siyasî konulardaki görüşleri hakkında tam bir sonuca varmak ancak Te’vilât'ın yayımlanması ve İmâmet konusunda Karmatî ve Şiîlere yazdığı kayıp eserlerinin bulunmasından sonra mümkündür. Çünkü Te’vilât'ta " Allah'a, Resulü'ne ve Ulü'l-Emr’e itaat edin. " ayetinin yorumunda Ulü'l-Emr'i Seriyye komutanları ve Fakîhler olarak yorumlama eğilimindedir. Aynı yerde Şîa'nın özelde Ulü'l-Emr'i masum imamlar olarak yorumlamasına, genelde de İmâmet nazariyesine ciddî eleştiriler yöneltmektedir. Bu da onun Te’vilât'ta konuyla ilgili diğer ayetlerin yorumunda önemli bilgiler vermiş olabileceğini akla getirmektedir. Bununla birlikte, gerek onun kayıp eserlerinden, özellikle Makâlât'ından alıntılarda bulunan Mâturîdî kaynaklarda gerekse de doğrudan ondan nakledilen rivayetlerde Mâturîdî'nin siyasî bazı konularda son derece önemli bilgiler bulunmaktadır. Bunlardan birisi " İmâmetin Kureyşliliği", diğeri ise hutbelerde zalim imamlara adil denilip denemeyeceği tartışmalarıyla ilgili Mâturîdî'nin görüşlerini aktarmaktadır.


a) Diyânet-Siyâset ayrımı: " İmâmların Kureyşten olması" konusunda her mezhep, farklı görüşler ileri sürmüştür. Ancak Mâturîdî, diğerlerinden farklı olarak, diyânet-siyâset ayrımına giderek bu rivayetteki Hilâfetin Kureyş'e tahsisini, diyâneten değil siyaseten doğru olduğunu savunmuş ve bu görüşünü şöyle açıklamıştır: Dini açıdan, imâm olacak kişinin öncelikle Allah'tan en çok sakınan, insanların problemlerini çözmede en basiretli ve onların yararına olan şeyleri en iyi bilen birisi olması gözetilmeli ve bu şartları taşıyan kim olursa olsun imâmet ona verilmelidir. Çünkü Allah'ın kitabı böyle istemektedir: " .... Muhakkak ki Allah yanında en değerliniz, Ondan en çok sakınanınızdır. .." Mal ve mülkün emanet edildiği kişiler, bu görevi takva vasfı ile yerine getirebilirler. Bu sebeple, bu konuda diyânet açısından gözetilmesi gereken şey takvadır. Öyle anlaşılıyor ki Mâturîdî'ye göre, İmâmların Kureyş’ten olması fikri, ister Peygamberin sözü olsun ister sahabe böyle istemiş olsun, bu dinî olmaktan çok siyasî ve sosyolojik bir tercihtir. Böyle bir tercihi iki önemli sebebe dayandırmaktadır. Birincisi, İmâmet dinî bir yönü olmakla beraber aynı zamanda idarî ve siyasî bir konudur. Bu yüzden imâm olacak kişinin takvanın yanısıra küçük düşürülmemiş ve nefret edilmeyen bir nesebe mensup olmasına ihtiyaç vardır. Ayrıca Kur'ân Kureyş lehçesiyle inmişti. Bu yüzden, imâmet, sürekli olarak bu görevi ellerinde tutan ve saygınlığıyla tanınan Kureyş kabilesine tahsis edildi. Diğer taraftan, soy ve nesebin, insanları iyi ve güzel davranışlara sevkeden, kötü ve çirkin davranışlardan uzak tutan şeylerden biri olduğu da bir gerçektir. Böyle kişiler emaneti daha iyi koruyabilirler. Diyânet ve Siyâset konusunda şu iki hususun gözetilmesi gerekir. Siyasî yetki kıralların elindedir, diyânet yetkisi ise Nebilerin elindedir. Durum böyle olunca Diyânet / Nübüvvet, o işi yürütebilecek kişiye verilir; İdare ve siyâset ise halk arasında saygınlığı ile öne çıkan şeçkin kabileye / kavme verilir. İkincisi, alimler evlilik ve nikah konusunda Kureyş'i diğer kabile ve soylardan üstün gördüler. Başkalarını bu konularda onlara denk görmediler. Bu sebeplerden dolayı Resulullah, onlara bu şekilde davrandı. Hilâfetin durumu da aynı şekildedir. Mâturîdî'nin Diyânet-Siyâset ayrımı yapması ve birincisini Peygamberlere, ikincisini ise kıral/meliklere tahsis etmesi, dönemine kadar konuyla ilgili yapılmış tartışmalar ve ileri sürülen görüşlerle mukayese edildiğinde son derece ilginçtir. Buradan hareketle Peygamberin diyânet/nübüvvet görevinin, Allah tarafından kendisine verilmiş bir görev iken, devlet başkanlığının ilahî bir misyon gereği olmayıp Kureyş'e mensubiyeti dolayısıyla kendi siyasî tercihi olduğu söylenebilir.


b) “Zulme adalettir” demek inananı dinden çıkarır: Mâturîdî'nin bu konudaki görüşleri, Ebû İshâk İbrâhîm b. İsmâîl es-Saffâr el-Buhârî'nin Mesâil adlı eserinde nakledilmektedir. Ebû İshâk, bu görüşü bizzat ondan duymuş gibi nakletmektedir. Halbuki 534/1139 yılında yılında vefat eden Ebû İshâk es-Saffâr el-Buhârî, Mâturîdî'den 200 yıl sonra yaşamıştır. Ondan doğrudan rivayette bulunması, bu görüşün ona aidiyeti konusunda ciddî şüpheler uyandırmaktadır. Bununla birlikte ilk bakışta Mâturîdî'nin genel anlayışına ters düşüyor gibi görünse de, onun iman-amel ayrımı konusundaki görüşleri dikkate alındığında sorun çözülmekte ve ne demek istediği daha iyi anlaşılmaktadır. Burada zulüm işleyen bir sultan, işlediği günahı dolayısıyla tekfir edilmemekte, zulmü adalet olarak kabul ederek zalim sultana adildir diyen kimse tekfir edilmektedir. Mâturîdî'ye göre, amelleri terk etmek veya günah işlemek kişiyi dinden çıkarmaz, ancak kesin naslarla haram olan bir şeye helal demek veya onun haramlığını inkar etmek dinden çıkarır. Çünkü burada haram olan zulmü adalet kabul ederek helal göstermek söz konusudur. Bu yüzden Mâturîdî zalim bir devlet başkanını hutbelerde adil olarak sunan ve onlara Allah için kullanılabilecek bazı isimler ve künyeler veren imamları şöyle eleştirmektedir. " Bazı filleri zulüm olan bir sultana adil diyen kafir olur. Dolayısıyla bu isim sultana, ancak bütün davranışlarında mutlak olarak adil olduğu ve hiç bir şekilde zulmetmediği zaman kullanılabilir. Fakat bazı fiilerinde zulüm ve haksızlık yapmışsa, buna rağmen o kişiyi mutlak adil olarak isimlendirmek zulüm ve adaletsizliğe adalet adını vermek ve ona razı olmak anlamına gelir ki bu fikri benimseyen dinden çıkmış olur. Şehinşah ünvanı ise, ancak Allah için kullanılabilir. Ondan başkasına asla kullanılmaz. Kulların böyle isimlendirilmesi kesinlikle doğru değildir. Ümmetlerin Koruyucusu/ Maliki sözü de yalandan ibarettir. Çünkü "ümmetler" kelimesi, ins, cin, melaike ve diğer canlıları kapsayan bir kelimedir. Bu tanımlama da, sadece Allah için yapılabilir. "Yeryüzünün Sultanı" ve benzeri tanımlamalara gelince, bu da yalandır. Çünkü hiç bir durumda yalan söylemek caiz değilken, Cuma hutbesinde Hilâfet konusunda böyle bir yalan nasıl caiz olabilir. Eğer içinden aksini düşünüyor da diliyle bunu söylüyorsa, o kişinin Allah tarafından bağışlanacağı ümit edilir."
Ebû İshâk'tan yaptığımız alıntılar doğruysa, Mâturîdî'nin dönemindeki zulüm ve haksızlık yapan halifeleri dolaylı olarak eleştirdiği anlaşılmaktadır. Kaynaklarda onun resmî yetkililerle olan mü

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :