Hit (4523) M-1953

Dücane Cündioğluya Açık Mektup

Yazar Adı : İlim Dalı : Tenkit
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-01 Güncelleyen : /0000-00-00

Dücane Cündioğlu'ya Açık Mektup

Sevgili oğlum Dücâne Cündioğlu beyefendi,

A. Prof. Dr. Toshihiko İzutsu'dan İbn Arabî'nin Fusûs'undaki Anahtar - Kavramlar adı altında çevirdiğim eser hakkında Yeni Şafak Gazetesi'nde Mayıs 1999 da bir, Temmuz 1999 da iki ve Dergâh Dergisi'nin 115-116. sayısında da bir yazı yazmış bulunmaktasınız.

Eser münekkidliği: 1) nefsi okşayan, 2) kolay, 3) bir yönüyle rahmânî, 4) fakat diğer bir yönüyle de şeytânî tecellîye açık bir iştir. Rahmânî bir iştir çünkü eser verenlerin fuzûlî böbürlenmelerine, kendilerinin âlimlerin âlimi oldukları, ele aldıkları konuda yed-i tûlâ sâhibi ve hattâ üstâd oldukları vehmine kapılmalarına mânî olabilir. Diğer yanı ise münekkid için azîm bir nefsânî tuzaktır.

Eğer münekkid tenkîdin sarhoş edici câzibesinden nefsini koruyabilecek bir olgunluğa sâhip değilse nefsi kendisine kırılması, ezilmesi gereken bir dizi put ihdâs eder. Bunlar Ali Bulaç, Hilmi Yavuz, Ahmet Akgündüz, Ahmed Yüksel Özemre ya da başkaları olabilir. Hakikat adına konuşabilmesinin ancak "Ben Hakikatım" demekle mümkün olduğunu da telmîh eden (Bk. Dücane Cündioğlu, Hakikat ve Hurafe, s.11,ilk makāle:"Ben Hakikatım") bir münekkidin bu putlara Hakîkat adına kutsal bir cihâd açması artık onun için kaçınılmaz bir vecîbe olur.

Ancak, kendini kaptırdığı bu put-kırıcılık (ikonoklazm) şehveti asıl cihâd-ı ekberin, Cenâb-ı Peygamber'in işâret buyurmuş oldukları gibi, kendi nefsinin putuna karşı olması gerektiğini teşhis, tesbit, idrâk ve temyîz etmesine ne yazık ki engel olur. Bu engelin varlığı kendisini: 1) nefs-i emmâreye mahsûs, burcu burcu bir kibir kokan, Hallâc-ı Mansûr özentisi bir "Ben Hakikatım" vehmi ve dâvâsı ile, ve kezâ 2) yoğun bir asabiyyet ile açıkça izhar eder. İnnehû lâ yuhıbbul müstekbiriyn (Kur'ân, XVI/23).

Bu asabiyyet: 1) Cumhuriyet döneminin, sizin gibi, otodidakt bütün aydınlarına has, 2) çoğu kere pireyi deve yapan, 3) gerçeğin yalnızca kendi gerçeği olduğuna ve hattâ kendisinin bundan dolayı da lâyuhtî olduğuna inananlarda (yâni kendisinin aslā hatâ yapmaz ama kendisinin dışındaki herkesin câhilce hatâlarla mülevves olduğunu vehmedenlerde) görülen bir haslettir. Bu, çoğunlukla sistematik bir eğitimden geçmemiş ve de tevsik edilmiş bir ilmî müktesebâtı bulunmayanların ezikliğini yansıtır. Bunun sonucu olarak, bu zevât: 1) daima teferruat ve şekil ile iştigāl eder, 2) çok yükseklerden atar ve 3) ne kadar bilgili ve ne kadar çok yönlü olduklarını kanıtlayabilmek için de agresif bir gayret sarfederler.

Siz eğer Pozitif İlimler'e, bunların felsefesine ve özellikle de epistemolojisine birazıcık olsun vâkıf olabilseydiniz pozitif ilimlerde dahi hakikatın ne kadar izafî olduğunu hayretle idrâk ederdiniz[1]. Durum böyle iken tercümanın zevk ve idrâkini de yansıtması kaçınılmaz olan tercümede nihaî hakikatın yalnızca size ait olduğunu telmih etmeniz sâdece komiktir. Olsa olsa bu ancak sizin zevkinizi yansıtır.

Aynı kitabın on ayrı tercümesi olsa onu da biribirindan farklı olacaktır. Zâten bir italyan atasözü de: Traduttore, traditore yâni "tercüman demek (metne sadakat gösteremeyen) hâin demektir" demiyor mu? Bunu ve en iyi tenkidin "tenkide şâyân eserin yerine ikāme edilmek üzere daha iyisini üretmek" olduğunu sizin de çok iyi bilmenize rağmen, o kadar tenkid ettiğiniz Kur'ân tercümelerinin yerine sizinkini koyabiliyor musunuz? Fakat, Dergâh'daki son tenkidinizden zâten Prof. İzutsu'nun söz konusu eserinin ilk beş bölümünü tercüme etmiş olduğunuz istidlâl edilebiliyor. Tavsiyem bu tercümeyi tamamlayıp yayınlamanızdır.

Ama sevgili Oğlum, sizi, indî tenkidlerinizle gitgide ekşileşen, gitgide agresifleşen, gitgide ikonoklazmın sarhoş edici tuzağına düşen, gitgide merdümgirizleşen bir münekkid olmaktan kurtaracak ve yalnızca hayırla yâd edilmenizi sağlayacak tek şey: şimdiye kadar onca kimsede tenkid ettiğiniz hatâların birinin bile bulunmayacağı bir Kur'ân tercümesini gerçekleştirmenizdir. Cenâb-ı Hakk'ın bunu size nasîb etmesini samîmiyetle niyâz etmekteyim.

Cenâb-ı Peygamber: "Ümmetimin helâki cidâl yüzünden olacaktır" demiştir. Rahmetli pederim de cidâlde bir kıstas olmak üzere fakîre şu vasiyette bulunmuştu: "Evlâdım; bir kimseyle bir mesele üzerinde cidâl ediyorsan, beş sene sonrasını düşün. Eğer beş sene sonra o zât ile karşılaştığında söz konusu meselenin zindeliğini hâlâ muhafaza edeceğini düşünüyorsan cidâle devâm et. Ama beş sene sonra o meselenin zindeliğini koruyamıyacağına inanıyorsan cidâle son ver!".

Bendeniz de bu vasiyete uygun olarak, hakkımda yazmış olduğunuz dört yazıdaki teferruat üzerinde arîz amîk duracak değilim. Yazılarınızdaki yanlışlıkları, indî değerlendirme hatâlarını düzeltmenin ise, içinde bulunduğunuz hâlet-i nefsâniye göz önünde tutulduğunda, hiçbir yararı olmayacaktır. Zâten buna mecbur olmadığım gibi her önüne gelenin iddiasını cerhetmeğe kalkışsaydım, artık bu ilerlemiş yaşımda, çok kıymetli olmaya başlayan zamanım da hebâ olur giderdi.

Bununla beraber uslûbunuzun altında kendini belli eden hâlet-i nefsâniyenizi tahrik eden sâiklerden gâfil olmanın mümkün olmadığına delîl olmak üzere yalnızca birkaç noktaya temas etmek istiyorum.

Mayıs 1999'da tercümeme ilk defa değinmiş olduğunuz yazınızda ismimden bahsetmemiş olmanızı tezyif ve tahkir amacıyla değil de bendenize karşı edebinizden (!) dolayı zikretmemiş olduğunuzu beyân eden sözleriniz beni şaşırttı. Çünkü bu, aynı yazınızda, Prof. İzutsu'nun "God and Man" isimli eserini tercüme etmiş olan Prof.Dr. Süleyman Ateş hocayı ismini vererek ve tercümesi için de "yeniden ve eksiksiz çevirisi şarttır" diye tenkid etmiş olmanızla hiç de tutarlı bir beyân değildir. Bu (mefhûm-ı muhâlifinden yola çıkılırsa) Hoca'nın sizin indinizde, bendenize gösterdiğiniz edebden daha azına lâyık olduğu anlamına gelmez mi? Hâlbuki tekvâsıyla da ilmiyle de Hoca elhak bendenizden kat be kat üstündür ve bilâ istisnâ herkesin hörmetine de elyaktır.

Dergâh'da çıkan tenkidinizde ezcümle: "... Allah Teâlâ'nın Kur'an'da zikredilen esmâ-i hüsnâsından el-Evvel ile el-Âhir'in, İzutsu tarafından İngilizce'ye the First ve the Last olarak çevrilmesini anlayışla karşılayabiliriz[2] (Aman, estağfirullah! Lûtfediyorsunuz! Aslında zât-ı âlîlerinin, bu bağlamda, bir de Prof. İzutsu'ya usturuplu bir tenkid döktürmeniz fevkalâde isâbetli olurdu!), lâkin sayın Özemre'nin bu esmâ-i ilâhiyyeyi "Başlangıç olan", "Son olan" (s.118) şeklinde Türkçeleş-tirmesini hoş görebilir miyiz?" demektesiniz.

İzutsu'nun qur'an ve furkan diye yazdıklarını bendenizin Kur'ân ve Furkan diye büyük harflerle yazmamı dahi tenkid konusu eden sizin, yukarıdaki alıntımda cümle başı olmayan bir fiili ("Türkçeleştirilmesi" sözcüğünü) majüskül harfle başlatmanızdaki garâbete Türkçe'de ilk kez rastlamakta olduğuma inanmanızı istirhâm ederim. Acaba bunu bahâne ederek sizi Türkçe imlâ câhili diye ilân etmek doğru olur muydu? Sanmıyorum. Temkin, teenni ve edeb bunun olsa olsa ya bir dizgi hatâsı, ya da henüz künhüne ve hikmetine vukuf kesbedememiş olduğum bir orijinalite olduğunu telkin ederdi, o kadar! Aynı durum "Hakikat ve Hurafe" isimli kitabınızın arka kapağında 8. satırında d ile takdir olarak yazılması gereken kelimenin t ile taktir olarak yazılmış olması için de geçerlidir. Bu, sizi, iftiraya varan külhânî bir edâ ile: "Bu zât Türkçe'ye de Osmanlıca'ya da hâkim değil" diye teşhir ve tenkid etmeme mâkul ve âdil bir mesned teşkil eder mi? İz'an, edeb ve adâlet sâhibi isem elbette ki hayır!

Ayrıca söz konusu 118. sayfada da bendeniz: "... Böyle olunca Hakk "Başlangıç Olandır" (Evvel'dir) ve "Son Olandır (Âhir'dir)" demiş olmama rağmen sizin parantez içindeki ifâdeleri okurların gözünden setretmeniz hiç de âdil olmayan çocukça bir saptırma değil mi?

Dergâh Dergisi'ndeki yazınızda buna benzer ne kadar çok saptırmanız var! Doğrusu size bu minik tenkidçi hiylelerini hiç yakıştıramadım.

Tenkidlerinizde bendenizin tasavvuf ıstılahlarına vukufiyetim olmadığını da iddia etmektesiniz.

Buna mukābil Hakikat ve Hurafe isimli kitabınızın 68. sayfasında rûhunuzu kurtarmaktan söz ediyorsunuz. Bildiğiniz gibi beşeri eşrefü'l-mahlûkat ve insân kılan, Kur'ân-ı Kerîm'in XXXII. Secde sûresi 9. âyeti mûcibince, Cenâb-ı Hakk'ın insâna Kendi Rûhu'ndan üflediği nefhadır. Bu itibarla Rûh öyle bir cevher-i aslîdir ki hiçbir âraza ve etkiye mâruz kalamaz. Dolayısıyla Rûh'un kurtarılması da, hastalığa dûçar olması da, sıkılıp üzülmesi de tam mânâsıyla abestir. Bu bakımdan "ruh hastalığı", "ruh doktoru" ve "Ruhbilim" galat-ı meşhur sınıfına giren kelimelerdir. Doğrusu "nefis hastalığı", "nefis doktoru" ve "Nefisbilim" olmalıydı.

Siz burada, doğru dürüst bir felsefe kültürüne henüz sâhip olmayanlara has bir hatâya düşmekte ve nefis (grekçesi: psüke, lâtincesi: anima) ile Rûh (grekçesi: nous, lâtincesi: spiritus) kavramlarını biribirine karıştırmaktasınız. Sizin durumuzda, bu doğaldır. Yalnız Tasavvuf ıstılahlarında bu farkın çok önemli olduğunu artık idrâk ve teslîm etmelisiniz. Bu itibarla derin felsefî eserlere bulaşmadan ve Tasavvuf lûgatlarından bir şeyler öğrenmeye kalkışmadan önce felsefeye kavram açısından iyi bir başlangıç yapmalısınız. Ve sizin gibi bir otodidakt da bu eksikliğini kolaylıkla telâfi eder. Tabiîdir ki size İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nün hâlen Başkanı bulunan Prof.Dr. Şafak Ural'a "Bilimde Basitlik İlkesi" ve Boğaziçi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü eski Başkanı Prof. Dr. Yalçın Koç'a da "Doğa'nın Kuvantum-Mekaniksel Betimlemesi" başlıklarıyla Epistemoloji alanında yaptırtmış olduğum doktora tezlerini anlayacak kadar, ya da meselâ doçentlik ve profesörlük jürilerinin üyesi olduğum Prof.Dr. Mehmet Aydın kabilinden zevât gibi felsefe öğrenmenizi taleb edemem. Ama, meselâ küçük kızımın bu yaz beğenerek okumuş olduğu "Jostein Gaarder: Sofi'nin Dünyası, Pan Yayınları" gibi bir vülgarize kitap da iyi bir başlangıç için işinize pekālâ yarayabilir.

B. Sevgili Oğlum,

Siz gözardı edilmesi mümkün olmayan ve gözardı edilmemesi gereken çok kıymetli bir gençsiniz. Bundan böyle idrâk etmelisiniz ki bir olguyu lisânen ifâde etmenin yetmiş türlü yolu vardır. Siz artık temyîz, temkin ve teennî sâhibi olunuz da lûtfen bu yollardan edîb olanını seçiniz! Ama görünen o ki nefsiniz bu konuda size azîm bir engel teşkil etmekte. Bununla beraber, zâhiren ne kadar agresif olursanız olunuz ve hâlet-i nefsâniyeniz de ne kadar terakkîye muhtac olursa olsun bâtınen bakıldığında gene de bu Âlem'in, kemâline noksanlarınızla bile katkıda bulunmakta olan bir rüknüsünüz. Emîn olunuz ki ilmî müktesebâtınız hâlet-i nefsâniyenizin tezkiye ve terakkîsiyle artacaktır. Bunun için size nâçizâne tavsiyem muhakkak bir mürşid-i kâmil bulup o zâtın rahle-i tedrîsinde sizi etvâr-ı seb'a'nın hiylelerinden kurtaracak olan bir mânevî eğitim almanızdır[3].

Sevgili Oğlum; bu size artık son kitabî hitâbımdır. Bununla beraber bendenizden ilmî bakımdan istifâde etmek isterseniz kapım size gıllıgışsız olarak şefkat ve muhabbetle daimâ açıktır.

Tekevvün etmiş ve edebilecek olan bütün haklarımı size (Yeni Şafak'ın 14.7. 1999 târihli nüshasında özet olarak yayınlamış olduğunuz ilk mektubumdaki gibi, bu sefer de) helâl eder; umûrunuzun hayra tebdîlini, şunun bunun dolduruşuna getirilmemenizi, fazl-u füyûzâtınızın tezyîdini, yüksek maddî ve mânevî mertebelere nâil olmanızı, Cenâb-ı Rabb'ü-l Âlemiyn'den âcizâne ve fakîrâne niyâz ederim.

Dipnotlar

[1]Bu konuda tamamlayıcı bilgiyi yakında Kaknüs Yayınları'nda çıkacak olan Kur'ân-ı Kerîm ve Tabiat İlimleri (Tenkidî Bir Yaklaşım) başlıklı kitabımda bulabilirsiniz.

[2]Altını bendeniz çiziyorum.

[3]Medyadan da izlediğiniz gibi, ne yazıktır ki bu yolun yol-keseni çoktur. Böyle bir kimsede bulunması gereken nitelikler için bilgi edinmek isterseniz size "Necmettin Şahinler: Kâmil Mürşid'in Portresi, Kaknüs Yayınları" isimli eseri tavsiye ederim.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=83&Itemid=61