Hit (4784) M-1827

39 Soruda Türkiyede Alevilik Bektaşilik

Yazar Adı : İlim Dalı : Mezhepler Tarihi
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-01-22 Güncelleyen : /0000-00-00

39 Soruda Türkiye'de Alevilik-Bektaşilik

DİN ANLAYIŞINDAKİ FARKLILAŞMALAR VE TÜRKİYEDE ALEVİLİK-BEKTAŞİLİK

İslam dinini kabul eden, onun tek ve yüce olan ilahına inanan ve Peygamberinin Allah'tan getirdiklerini doğrulayan kimsenin adı mümin ve müslüman vasfını kazanmaktadır. Böyle bir insan, inancını gerçekleştirirken ve İslam'a girerken önce kendisiyle, yani aklı ve gönlüyle, daha sonra Allah'la ve onun yaratıklarıyla barışık olmalıdır. Demek ki müslüman olabilmek için, önce kendisi huzura kavuşmalı, kendini emniyette hissetmeli, sonra da bütün insanlara güven telkin eden, onlara eliyle ve diliyle zarar vermeyen bir kimse olmaya çalışmalıdır. Müslüman olmak için Kelime-i Şehâdet ve Kelime-i Tevhîd, bir başlangıçtır. Çünkü bununla insan, erdemli bir insan olacağına, aklına ve gönlünün sesine kulak vereceğine, fıtratına yabancılaşmayacağına, Allah'tan başkalarına, ölülere ve dirilere, cansız maddelere kulluk yapmayacağına, onlara kulluğu terk ederek hakkı ve hakkaniyeti gerçekleştirmek için çalışacağına söz vermektedir. Bunu gerçekleştiren bir insanın, yaratıcısıyla ve hem cinsleriyle ilişkilerinin temelinde sevgi, sulh, emniyet ve inandırıcılık vardır.

1- Dinler Tarihi alanında yapılan araştırmalar dinlerin tarihinin insanlık tarihi kadar eski olduğunu ve her dinin farklı dönemlerde değişik toplumlarca farklı anlaşıldığını ve yaşandığını ortaya koymaktadır. Diğer dinlerde olduğu gibi İslam tarihinde de birbirinden farklı din anlayışları ve yorumları ortaya çıkmıştır. Bütün bu farklı anlayışların ortaya çıkışını anlayabilmek için din olarak İslam iyi anlamak gerekir. Barış dini olan İslam ne anlama gelmektedir ve onun evrensel mesajının amaçları nelerdir?

Sözlükte, barış, huzur, teslimiyet, esenlik, mutluluk, inkiyad ve gönülden benimseme anlamına gelen İslam, bir din olarak şu şekilde tanımlanmaktadır: "Akıl sahiplerini, kendi iradeleriyle doğruya/hayra ulaştıran ve onlara dünyada mutluluğu, ahirette de ebedi saadeti temin eden ilahi bir kurumdur." Bu tanım tahlil edildiğinde, yer alan temel unsurlar şunlardır: a) Akıl sahiplerine gönderilmiş olması, b) Doğruya/hayra ulaştırıcı olması, c) Özgür iradeyle seçilmesi, d) Zor ve şiddet altında değil gönülden benimsenmesi, e) İnsanları dünyada, barış ve mutluluğa ulaştırması, f) Ahirette sonsuz mutluluğa kavuşturması, g) İlahî kaynaklı olması.İslam dinini kabul eden, onun tek ve yüce olan ilahına inanan ve Peygamberinin Allah'tan getirdiklerini doğrulayan kimsenin adı mümin ve müslüman vasfını kazanmaktadır. Böyle bir insan, inancını gerçekleştirirken ve İslam'a girerken önce kendisiyle, yani aklı ve gönlüyle, daha sonra Allah'la ve onun yaratıklarıyla barışık olmalıdır. Demek ki müslüman olabilmek için, önce kendisi huzura kavuşmalı, kendini emniyette hissetmeli, sonra da bütün insanlara güven telkin eden, onlara eliyle ve diliyle zarar vermeyen bir kimse olmaya çalışmalıdır. Müslüman olmak için Kelime-i Şehâdet ve Kelime-i Tevhîd, bir başlangıçtır. Çünkü bununla insan, erdemli bir insan olacağına, aklına ve gönlünün sesine kulak vereceğine, fıtratına yabancılaşmayacağına, Allah'tan başkalarına, ölülere ve dirilere, cansız maddelere kulluk yapmayacağına, onlara kulluğu terk ederek hakkı ve hakkaniyeti gerçekleştirmek için çalışacağına söz vermektedir. Bunu gerçekleştiren bir insanın, yaratıcısıyla ve hem cinsleriyle ilişkilerinin temelinde sevgi, sulh, emniyet ve inandırıcılık vardır. Bu sebeple sevgi ve iyiliğin kaynağı olan Allah, Güvenilir Melek'le (Cibrîl-i Emîn), Güvenilir Peygamber'e (Muhammed el-Emîn) ilahi vahyini göndererek insanları selim fıtratlarına (Fitrat-i Selîme), selim kalplerine (Kalb-i Selîm ) ve selim akıllarına (Akl-i Selîm) dönmeye ve onlara boyun eğmeye çağırmıştır. İnsanlar bunlara boyun eğdiği zaman müslüman ve mümin olmakta ve fıtrat dini olan İslam'ı kabul etmektedirler. Bundan dolayı bu dine inananlar, birbirleriyle karşılaştıklarında “Allah’ın barış ve esenliği üzerinize olsun” (Selâmün Aleyküm) diyerek söze başlarlar. Görüldüğü gibi, bu terkiplerin tamamında sağlam, duru, açık ve seçik anlamlarına gelen ve İslam'la aynı kökten türetilen “selîm” veya güven manasına gelen “emîn” kelimeleri kullanılmıştır. Bunun anlamı şu demektir: Din olarak İslam barış dinidir, onun ilahı sevgi ve iyiliğin kaynağı olan Allah'tır, vahyi getiren güvenilir bir melektir, Peygamber'i güvenilir bir insan olan Hz. Muhammed'dir, inananı sağduyu sahibi müslümandır, onun doğrulayıcısı selim akıldır, onu gönülden benimseyen selim kalptir, inanma eylemini gerçekleştiren ise Allah'ın gönderdiği dini kabule müsait selim fitratını kuvveden fiile geçiren mümin insandır.Bütün Peygamberlere gönderilen İslam, ilahî kaynaklı bir mesajdır; insanın doğru düşünüp doğru davranması ve doğru eylemde bulunabilmesi için bir katkıdır. Hedef kitle, akıl sahibi bütün insanlardır. İnsanın olduğu her yerde din vardır. Din insan içindir, onun en genel anlamda amacı şu beş şeyin emniyet altına alınması ve dokunulmazlığının sağlanmasıdır: Din ve vicdan özgürlüğünü, aileyi ve nesli, canı, aklı ve malı (emek/kazanç) korumak. Bunlar dinin temel kurucu ilkeleridir. Din, içerik olarak ele alındığında, Allah'a, kitaplarına, meleklerine, resullerine ve ahiret gününe inanmak gibi inanç esaslarından; insanın ahlaklı ve erdemli olmasını sağlayan ahlak ilkelerinden; insanı özgürleştiren ve sosyalleştiren namaz, oruç, zekat, hac ve diğer ibadetler ile insanlarla ilişkileri düzenleyen bazı ilkelerden (muamelattan) oluşur. Peygamberimize gelinceye kadar bunlardan ilk üçü bütün peygamberlere gönderilmiştir ve dinin evrensel boyutunu temsil eder. Muamelat ve ibadet etme biçimleri ise, peygamberden peygambere değişmektedir ve bazı kısımları itibariyle zamansaldır. Her dinin bir Peygamberi, bir kitabı ve ibadethanesi vardır. Örneğin Yahudiliğin ibadethanesi Sinagog, Hristiyanlığınki Kilise, İslamınki ise Cami'dir. Allah'ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed'in onun resulü olduğuna ve onun Allah'tan getirdiklerine, öldükten sonra dirilmeye ve hesaba çekilmeye inanan herkes mümin, müslüman ve Kıble Ehlidir. Bunlara, kısaca Uluhiyet, Nübüvvet ve Mead denir. Bu ilkelere inanan bir kimse, İslam dairesi içerisindedir. Hiç kimsenin, onu İslam dışı gösterme yetkisi yoktur. İslam dini ve onun inanç esasları, emir ve yasakları Ku'rân'dan ibarettir. O tek bir itikadî sistemi öngörmektedir. İnanılacak inanç ve akide sistemi, Kur'ân tarafından belirlenmiştir. Bu anlamda inanç ve itikatta mezhepten söz edebilmek zordur. Kur'ân'ın inmesinden sonra hiç kimse yeni bir inanç esası koyamaz. Çünkü Kur'ân inanç esaslarını ve buna konu olacak şeyleri tevile ve yoruma mahal bırakmaksızın açık ve net olarak tespit etmiştir. Kur'ân'ın getirdiği inanç esasları dışında, hiç kimsenin, Allah'ın insanları inanmakla yükümlü tutmadığı bir konuda yeni bir inanç esası koyarak insanları bunlara inanmaya zorlama yetkisi de yoktur. Bir konunun inanç esası olabilmesi için Kur'ân'da açıkça yer alması gerekir. Bunun dışında Kur'ân'da çesitli anlamlara gelen bazı ayetlerle ilgili yapılan yorumlar kişilerin içinde bulundukları kültürel ortam ve bilgi düzeyi çerçevesinde yapılmış yorumlardır. Bu konuda hiç bir alim, yaptığı yorumun bizzat Allah'ın ayetteki maksadı olduğunu iddia edemez. Bu sebeple anlamı zor anlaşılan ya da birden fazla anlama gelen müteşabih ayetler veya diğer ayetlerle ilgili her hangi bir şahsın veya mezhebin yorumunu kabul etmemekle insan inancını kaybetmez. İslam, Allah'ın Hz. Muhammed aracılığıyla insanlığa gönderdiği evrensel bir mesajdir. Bu mesaj, esas itibariyle yeni olmayıp, önceki Peygamberler aracılığıyla da gönderilmiş ve son peygamberle teyid edilmiş evrensel bir çağrıdır. Asıl amaç, insanları mutlu kılmaktır ve onları özgürleştirmektir. İslam'ın geldiği çağda özelde Arap dünyası, genelde de insanlık, dini, psikolojik, ahlaki, siyasi ve toplumsal pek çok problemle karşı karşıya idi. İnsanlığa yapacağı katkıyla özgürleştirip, insanları tekrar kendin varlığının farkına varmaya, örf, adet ve geleneklerini, inançlarını sorgulamaya çağırdı ve kendisiyle, yaradanıyla ve toplumla barışık olmaya çağırdı. Aynı zamanda İslam, insanlığı medenileştirme projesidir. Bu proje, Hz. Peygamber döneminde son derece başarılı bir şekilde yürütüldü ve ahlaki erdemlerle donanmış fertlerden oluşan bir iman topluluğu meydana getirildi. Bu toplulukta, kabile asabiyeti ve güçlünün hakimiyeti yerine insanların kardeşliği, hak ve adalet prensipleri hakim idi. Ortaya çıkan dini ve toplumsal problemleri, güç kullanılarak değil Hz. Peygamber'in önderliğinde, vahyin ışığında birlikte konuşup tartışarak çözülüyordu.

2- Hz. Peygamber döneminde müslümanlar fırka ve mezheplere ayrılmamış idi. Onun ölümünden kısa bir süre sonra yaşanan siyasi, tarihi, ekonomik, sosyal ve dini hadiselerin neticesinde pek çok anlaşmazlık ortaya çıktı ve bir süre sonra toplumsal taban bularak fırka ve mezhebe dönüştü. Fırka ve mezhep nasıl tanımlanabilir?

Fırka; "bir takım siyâsî, ictimaî, iktisadî ve diğer hadiselerin tesirlerinin, o hadiselere muhatab insan ile, ona uyanlardaki fikrî ve dinî tezahürü "[1] olarak tanımlanmaktadır. Başka bir ifadeyle, mezhepler, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan dinî nitelikli oluşumlar olup dinin anlaşılma biçimleri ile ilgili tezahürlerdir. Bu bakımdan itikadî ve siyasî mezhepler, siyasî ve itikadî konulardaki problemleri çözmek veya siyasî iktidarı ele geçirmek amacıyla ortaya çıkmış dinî/siyasî topluluklar olarak kabul edilebilir. İslam Düşünce Tarihi'nde bu amaçla pek çok firka ortaya çıkmıştır. Bu konuda eser yazan bir çok yazar, bu fırkaların sayısını, sahihliği tartışmalı bir rivayete dayanarak 73 olarak kabul etmiş, ancak bazıları bu sayıyı tamamlamak için, bazıları da aşırmamak için hayli çaba sarfetmişlerdir. Bu adla ortaya çıkan fırkaların sayısı, alt grupları da hesaba katılırsa yüzlerce fırkayı bulmaktadır. Sadece Mürcie, Mutezile, Şia ve Haricilerin alt kolları 73'ten fazladır. Bu grupların ortaya çıkmasının siyasî, sosyal, ekonomik, kültürel, dinî ve saire pek çok sebep bulunmaktadır. Kişisel çıkarlar, iktidar kavgası bu bölünmeleri hızlandırmıştır ve olumsuz yönde etkilemiştir.[2] Mezhep, Arapça bir kelime olup, sözlükte, görüş, tutum, fikir, takip edilen ve gidilen yol anlamına gelir. Mezhebin terim anlamına gelince, İslam tarihinde sosyal, siyasi ve ekonomik sebeplerle belli fikirler ve şahıslar etrafındaki siyasi-itikadi veya fıkhi-ameli zümreleşmelerdir. Bunlardan siyasi-itikadi alanla ilgili olanlarına fırka, ameli-fikhi boyutu ağır basanlara da fıkıh mezhepleri adı verilir. Genel olarak mezhep, itikadî ve amelî yani inanç, ibadet, ahlak ve muamelatla ilgili karşılaşılan meselelere çözümler üretmek için ortaya çıkan İslam Düşünce ekollerini ifade eder. Ancak dilimizde, gerek siyasî ve itikadî, gerekse fikhî ekollerin tümüne mezhep adı verilmektedir. İslam düşünce tarihinde pek çok itikadi ve fıkhi mezhep ortaya çıkmıştır.İnsanlar farklı bakış açılarına göre bu metinlere yaklaştıklarından farklı sonuçlar elde ettiler. Çünkü bunların kültür düzeyleri, anlayışları, bakış açıları birbirinden farklı idi. Neticede her grup kendi anlayışının doğru olduğunu iddia etmeye, onu ayet ve daha sonraları hadislerle temellendirmeye çalıştı. Her bir firka ve mezhep farklı bir Kur'an tasavvuru oluşturdu. Kısaca açıklamaya çalıştığım bütün bu süreçler, farklı din anlayışlarının ortaya çıkmasına ve kurumsallaşmasına sebep olmuştur. Haricilik, Şia, Mürcie, Mu'tezile, Hadis Taraftarları, Maturidilik, Eş'arilik ve benzeri itikadi/kelâmi fırkalar; Hanefî, Malikî, Hanbelî, Şafiî ve Caferî gibi amelî/fikhî mezhepler ve daha geç dönemde ortaya çıkan Yesevilik, Nakşilik, Kadirilik ve Rıfailik ile Bektaşilik formu içerisinde yaşayan Alevilik gibi mistik oluşumlar bu kurumsallaşmanın tezahürleridir. Bunlar, adını zikrettiklerimizle sınırlı olmayıp daha pek çok fırka, mezhep ve oluşum vardır, ancak bunların büyük bir bölümü zamanımıza ulaşamamıştır. Hz. Peygamber'in ölümünden sonra sosyo-ekonomik, siyasi, psikolojik, etnik, kültürel, dini ve felsefi sebeplerle vücud bulmuş itikadi ve siyasi mezheplerle ameli mezhepler ve tarikatların ortaya çıkış sebepleri Psikolojik durum, Sosyo-Politik ve Kültürel Durum, Dini Metinler olmak üzere üç ana sebep altında ele alınabilir.

3- Bütün dini oluşumların ortaya çıkışını hazırlayan sosyo-ekonomik, siyasi, psikoljik, etnik, kültürel, dini ve felsefi pek çok sebep bulunmaktadır. Mezheplerin ortaya çıkış sebeplerinden insan unsurunun ve insanın tabiatındaki psikolojik eğilimlerin rolü nedir?

İster itikadi-siyasi, isterse fikhi-ameli olsun bütün mezhepler beşeri oluşumlardır. İnsanın olduğu her yerde dini, fikri ve siyasi yaklaşım farklılıkları söz konusu olacaktır. Çünkü her bir insan kendine özgü bir varlıktır. Yapılan araştırmalar evrensel dinlerin tarihinde ortaya çıkan mezheplerin dini konulardaki anlayış, yorum ve yaşayış farklılığını, insanlar arasındaki bireysel farklılıklarla ve insan tabiatındaki psikolojik eğilimlerle ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.[3] Bu araştırmalar, her bir insanın ilgi, alaka, hal, tutum, davranış, huy, mizaç, zeka, muhayyile ve akıl konusunda diğerinden farklı oldukları ve onların tabiatlarındaki bu farklılıklar dolayısıyla, dini grupların ve mezheplerin dini hayat ve din anlayışlarında görülen farklılığın ilahi bir tercihten çok beşeri eğilimlerin farklılıklarıyla meşruiyet kazandığı[4], sosyal ve pratik hayatta karşılaştıkları dini problemler için bu farklılıklara göre çözümler ürettiklerini, kendi mizaç ve tabiatına uygun dini hareketlere yöneldiklerini açıkca ortaya koymaktadır. İnsan, akıl sahibi, kuşku duyan, anlamaya çalışan, düşünen, sorgulayan, açıklayan ve yorumlayan, anlamlandıran, kutsallaştıran ve tecrübe eden bir varlıktır. Bireysel karakter farklılıkları ve insan tabiatındaki psikolojik eğilimler, bir etnolog tarafından etnik merkezli, bir filolog tarafindan dilsel merkezli, bir sosyolog tarafindan sosyal çevre merkezli okunabilir ve sınıflandırılabilirse de[5], bunlar psikolojik açıdan, en genel anlamda, tepkisel/şiddet yanlısı, akılcı, gelenekçi, sezgici/tecrübeci, radikal ve uzlaşmacı tipolojiler, zihniyetler ya da karakterler olarak tanımlanabilir. Bu bakımdan düşünce ve söylem farklılıklarını ortaya koymakta karakter okumanın önemli bir yeri vardır. Farklı din söylemleri ve düşünce ekolleri bu açıdan analiz edildiğinde, içinde yaşadıkları sosyo-politik, felsefi ve kültürel ortamın da tesiriyle, bu psikolojik tipolojilerden birisinin veya birkaçının, sosyal, dini ve düşünsel hayatın şekillendirilmesinde ve kurumsallaşmasında ön plana çıktığı veya dikey paradigmalar halini aldıkları görülür. Kısacası insanın olduğu her yerde farklılık ve zenginlik vardır. Bu, onun din anlayışına da yansımaktadır.

4- Mezheplerin ortaya çıkısında siyasî-kültürel yapının ve sosyal değişmenin rolü nedir?

İslam tarihinde ortaya çıkan düşünce ekollerinin, ortaya çıktıkları dini, kültürel, ictimai ve siyasi ortamdan tecrit edilerek anlaşılması mümkün değildir. Belirli bir toplumdan veya kültürden ya da coğrafi bölge veya milletten gelen insanların, çoğunlukla aynı itikadi ve siyasi oluşumlara yönelmesi, başka bir ifadeyle bazı mezheplerin belli coğrafi bölgelerde ve halklar arasında yayılması bu temel gerçeğin önemli kanıtlarındandır. Sosyolojik açıdan, evrensellik iddiasında bulunan ve bünyesinde farklı kültür ve medeniyet havzalarından gelen kişileri barındıran dinlerde, Peygamberlerin ölümünden sonra, farklı mezheplerin/anlayışların ve farklı din söylemlerinin ortaya çıkması genel bir temayül ve sosyolojik-tarihi bir vakıadır.[6] Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Hinduizm gibi İslamiyet de bu tarihi gerçekten nasibini almıştır. Aslında dinlerin yayılması ve sürekliliği, medeniyetlerle yüzleşmeleri, yeni medeniyetler kurmaları ve sosyal değişmeler karşısındaki tepkisi bu mezhepler kanalıyla olmuştur. Diğer taraftan dünya tarihinde etkili olmuş güçlü kültür ve medeniyetler, devletlerin yıkılıp öldüğü gibi yıkılmazlar ve tamamen ortadan kaybolmazlar. Hiçbir kültür bütünüyle ölmez, başka kültür ve medeniyetlerde farklı biçimlerde tekrar ortaya çıkarlar. Hatta güçlü ve hakim kültürler, birbirleriyle etkileşim içerisindedirler. Yeni bir din olan İslam'ı benimseyenler de böyle güçlü bir kültür ve medeniyet havzasından geldigi için, kendi kültürlerine ve medeniyetlerine tamamen sırt çevirmemişler ve onları İslam kılıfı altında veya onunla uzlaştırmak suretiyle yaşatmaya devam etmişlerdir. Dolayısıyla bu kimselerin daha önceki kültürel bilinçleri, yeni dinlerini anlama, yorumlama ve yaşamalarında etkili olmuş ve farklı din anlayışları ve söylemlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. İslam dininin ilk ortaya çıktığı ve yayıldığı coğrafyada, Arap, Roma, Mısır ve Sasani kültürü oldukça güçlü bir şekilde yaşamaktaydı. Hire ve Irak Sasanilerin, Şam ise Bizanslıların etkisi altındaydı. İslam gelmeden önce, pek çok Arap kabilesi göçebe hayatı yaşamaktaydı; pek azı ise yerleşik hayata geçmişti. Siyasi hayat, kabilecilik esasına göre şekillenmişti. Kureyş'in iki büyük kabilesi arasında köklü bir siyasi rekabet yaşanmaktaydı. Bunun sonucunda Cemel ve Sıffin gibi etkileri günümüze kadar devam eden önemli siyasi hadiseler yaşandı. Toplum, köleler ve efendilerden oluşuyordu. İslam, kitabî kültürü ve devlet geleneği olmayan bir toplumu medeni bir topluma dönüştürmekle ise başladı. Verili bir durumu itibara alan Allah, bu toplumun diliyle onlara konuştu ve onların bazı kültürel, hukuki ve dini simge, sembol ve ibadet biçimlerini ya aynen devam ettirdi, ya da değiştirdi. Ancak eski kültürel-sosyal durum ve siyasal yapı daha sonra Kur'an'ı anlamada ve yorumlamada, farklı görüşleri benimsemelerinde, bireyler üzerinde etkili olmaya devam etti. Ayrıca İslam'ın geldiği coğrafyada Yahudilik, Hristiyanlık, Zerdüştlük ve Maniheizm gibi büyük dinler ve mezhepler varlığını devam ettiriyor ve İskenderiye'de Yeni Eflatunculuk, Nisibis, Harran ve Cundişapur'da Yunan teoloji ve felsefesi ögretiliyordu.[7] Ayrıca İslam'ın geldiği dönemde Sasani ve Roma devletleri Arap yarımadasında rakip iki siyasi gücü oluşturmaktaydı. Bu hakim kültür ve medeniyetler arasındaki mücadele ve rekabet, daha sonraları, İslam'la bu kültürler arasında devam etmiştir. Bütün bu sebepler dini değiştirmedi, ancak insanların İslam'ı farklı şekilde anlama ve algılamalarında etkili oldu.[8] Zaten yeni fikirlerin, filozoflar, düşünce ekolleri ve sosyal hareketlerin, homojen olmayan ve farklı kültürlerden gelen kişilerin karşılaştığı ve birarada yaşadığı ortamlarda doğup geliştiği sosyolojik bir gerçektir.[9] Böylece kökleri geçmişe uzanan sosyal, kültürel, ekonomik, tarihi, politik ve kültürel yapı daha sonraki nesillerin Kur'an'ı farklı anlama ve yorumlamalarına sebep oldu.

5- Mezheplerin ortaya çıkışında insan unsuru, toplumsal yapı ve siyasi durum kadar doğrudan etkili olmasa da dolaylı olarak dinî metinlerin de rolü vardır. Kur'an ve hadisler, farklı anlayışların doğuşu ve kurumsallaşmasında nasıl etkili olmaktadır?

Dini metinlerle kastedilen öncelikle Kur'an ayetleri ve hadislerdir. Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinin manası kapalıdır veya farklı anlamlara gelmektedir. Yani her insanın aynı şekilde anlayacakları ayetler vardır, farklı anlayabilecekleri ayetler vardır. Birincisine,Yüce Allah'ın varlığı ve birliğiyle ilgili Tevhid'i ilgilendiren ayetler örnek verilebilir. İkincisine insan özgürlügü konusundaki ayetler örnek verilebilir, ya da kapsamına kimlerin girdiği tartışmalı olan Ehl-i Beyt’le ilgili ayet verilebilir. Vahiy, bir iletişim olarak, "aynı ontolojik düzeye sahip olmayan iki taraf arasında"[10] yani Allah'la beşer-peygamber arasında gerçekleşmiştir. Vahiy yoluyla kurulan bu iletişim yalnızca Peygamberlere mahsustur. Onlardan başkasının bu iletişimin mahiyetini bilmesi mümkün değildir. Bunun nasıl gerçekleştiği, mesajın lafız ve mana bakımından kime ait olduğu, bu iletişimde meleğin rolünün ne olduğu hep tartışıla gelmiştir. Sosyal hayatta yaşanan gerçeklikleri esas alarak inen ve elçinin içinden çıktığı toplumun dilinin bütün edebi inceliklerini kullanan vahiylerin, iniş sebebi ve ne anlama geldiği, ona muhatap olan insanlar tarafından anlaşılmaya çalışılıyordu. Anlaşılmayan konular veya açık olmayan kısımlar, Peygamber'den soruluyordu. Peygamber hayatta iken bu iletişimde yaşanan problemler, onun tarafından çözümlenirken, ölümünden sonra vahyin kaynağı ile olan ilişki sona ermiştir. Arap dilinin en edebi metni olan Kur'an'da, görünen ve hissedilen varlık dünyasıyla ilgili açık, seçik ve net bilgiler olduğu gibi, görünmeyen, hissedilemeyen alemle ve geçmişle ilgili bilgiler de vardı. Üstelik bunları farklı üslup ve edebi inceliklerle anlatıyordu. Örneğin Allah ve sıfatları, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem, sırat, melek, cin, şeytan ve geçmiş ümmetler hakkında bilgi verirken, mecaz, istiare ve teşbih gibi edebi sanatları kullanmaktaydı. Diğer taraftan bazı ayetlerin delaleti açık ve net (muhkem) olduğu için kolayca anlaşılırken, bazıları anlam benzerliği veya kapalılığı (müteşabih) yüzünden zor anlaşılıyor veya anlaşılamıyordu. Kur'an ayetleri, indirilirken çesitli konulara göre sıralanmış da değildir. Konularla ilgili ayetler farklı yerlere serpiştirilmiştir. Peygamber'e ilk inananlar, anlayış, zeka, kültür, bilgi ve ona yakınlıkları bakımından aynı olmadığından, dinin kutsal metniyle olan sıcak diyalogları ve onu anlayışları da aynı düzeyde olmadı. Kur'an'ın indiği dönemden uzaklaşıldıkça ve sosyal gerçeklik değiştikçe, insanlar, doğal olarak bu metinleri anlamada ve Allah'ın muradını tespitte farklı metotlar ve anlayışlar doğrultusunda Kur’an’a yaklaştıklarından dolayı farklı sonuçlar elde ettiler. Hatta öyle ki, insanları tek bir akide ve inanç etrafında birleştirmek amacıyla indirilen ve açık-seçik, anlaşılır olduğunu iddia eden bir metin, sonuçta farklı anlayıştaki kişi ve grupların, kendilerini meşrulaştırmak için kullandıkları bir metin haline geldi ve tek bir ayetle ilgili onlarca görüş ileri sürüldü. Hz. Peygamberden aktarılan bazı hadisler için de benzer durum söz konusuydu.Fakat Kur'an ve hadilerin kendi metninden kaynaklanan bazı anlama problemleri, mezheplerin ve fırkaların doğmasının doğrudan sebebi değildi. İslam tarihinde ortaya çıkan fırkalar, genelde siyasi, beşeri, sosyal ve dünyevi sebeplerle teşekkül etmiştir.[11] İnsanlar veya fırkalar, bu amaçlarını gerçekleştirmek uğruna, kılı kırk yaran akılalmaz yorumlar ve teviller yapmışlardır. Neticede her mezhep, fırka, tarikat ve cemaat, farklı bir Kur'an tasavvuru oluşturarak ona Allah'ın yüklemediği misyonlar yüklemiştir.

6- Mezhepler, dine farklı yaklaşım biçimlerini temsil ederler. Ancak bazen mezhepler din gibi algılanmıştır. İslam tarihinde din ile mezhepler arasındaki ilişki ne şekilde olmuştur?

İslâm'da Hristiyanlık'ta olduğu gibi akide esası koyacabilecek ne bir şahıs ne bir mezhep ne de bir kurum vardır. İslâm'da akîde esası koyacak tek otorite Allah'tır, dolayısıyla Kur'andır. Bir şeyin inanç esası olması için, onun bir ayet tarafından açık ve seçik bir şekilde, yani delaleti ve sübutu kesin bir nasla bildirilmesi gerekir. Yalnız Kur'an'ın her bir ayeti, Allah’tan gelmesi bakımından sübutu kesinse de, ayette neyin kastedildiği ve ne anlamlara geldiği kesin değildir. Yani Allah'tan geldiği konusunda kesinlik arzederse de, ayetin açık ve seçik olarak neye işaret ve delalet ettiği kesin olmayabilir. Dolayısıyla ayetlerin kesin bilgi ve kesin inanca temel teşkil etmesi için delaletinin de kesin olması gerekir. Bu yüzden anlaşılması zor veya birden fazla anlama gelebilecek ayetler, inanç esası ortaya koymak için delil teşkil etmezler. Her hangi bir mezhebin kendi döneminin sosyal bunalımlarına dair ortaya attığı görüşlerini ve yorumlarını akide veya iman esası olarak insanlara dayatması doğru değildir. İnsanlar arasındaki görüş farklılıkları ve ayrılıkları, tabii, psikolojik, tarihsel, dini ve sosyoljik bir vakıadır. Her bir din, felsefe ve ideoloji, bu gerçekten nasibini almıştır. İslam tarihinde ortaya çıkan bu mezhepler, bir din farklılığı değil yaklaşım farklılığıdır. Bu farklılıklar, mutlaklık iddiasında bulunmadıkça, kendisini İslam'ın temsilcisi görmedikçe, başkalarını öteki olarak algılamadıkça birer zenginlik olarak kabul edilebilir. Bu yüzden farklı mezhepleri, tarikatları, cemaatleri, hak-batıl, doğru-yanlış, sapık-bidat ve benzeri sınıflandırmalara tabi tutmak yerine, insan doğasından kaynaklanan ve toplumsal yapıyla kurumlaşan farklı bilgi sistemleri veya zihniyetler olarak algılamak daha doğrudur. Hiç bir mezhep veya din anlayışı, mutlak doğru veya mutlak yanlış değildir. Doğru olan fikirleri olabileceği gibi yanlış olanları da vardır. Fırka ve mezhepler, her dinin tarihinde yaşanan bir olgudur. Dinin özünü teşkil etmezler. Bu sebeple mezheplerin dinle özdeşleştirilmesi doğru değildir. Çünkü esas olan dinin evrensel boyutudur, mezhep ise, inanç ve amel konusunda dinin doğru bir şekilde anlaşılması ve yaşanması ile ilgili ortaya çıkmıştır. Mezhepler, sosyal ve siyasî bunalımların yaşandığı dönemlerde bu bunalımları aşmak konusunda çözümler üretebilmek için ortaya çıkmış beşeri, siyasi, toplumsal ve dini hareketlerdir. Bunlar, başlangıçta farklı görüşlerin ortaya atılmasına ve tartışılmasına son derece münbit bir alan oluşturmuştur. Bazıları İslam'ın diğer din, kültür ve medeniyetlere karşı savunusunu yaparak onun yayılmasına ve doğru anlaşılmasına yardımcı olmuşlardır. Ancak dinle mezhep arasındaki ilişki her zaman masum olmamıştır. Mezheplerden bazıları, dini, siyasi menfaatleri temin etmekte birer araç olarak kullanılmıştır. Bunun neticesinde, mezhepler nadiren de olsa, dinin yeni yorumlarla güncelleştirilmesi ve fonksiyonel kılınması yerine müslümanlar arasında ayrılık ve kavgaların, taassubun, iktidar savaşlarının birer aracı haline gelebilmiştir. Evrensel olmayan daha çok siyasî nitelik taşıyan bu çözümler, daha sonraki nesiller tarafından itikadîleştirilerek inanç konusu yapılmıştır. Yeni yetişen kuşakların kendi meselelerine kendileri çözümler bulmak yerine, asırlar boyu tarihe karışmış güncelliği ve fonksiyonelliği kalmamış olan geçmişin problemleriyle uğraşmaya ve yeni problemlere yeni çözümler üretmekten çok geçmişten çözüm arama yönüne gidilmiştir. Kur'ân ilkelerini hayata geçirmek ihmal edilerek, bağlı olunan mezhebin ilkeleri savunulmuş, böylece mezhepler Kur'â'n’ı anlamada araç iken mezheplerin ilkelerinin anlaşılması amaç olmuştur. Sonuçta Kur'ân'a mezhep görüşlerinin desteklenmesi için gidilmiştir. Bu da onların Kur'ân'ı bir bütün halinde anlamalarını engellemiştir. Böylece Kur'an'ın evrenselliği mezhepler bazına indirgenerek ihlal edilmiştir. Genelde mezhepler, Kur'ân'ın evrensel boyutunu bütünüyle işlevsel kılmakta başarılı olamamışlardır. Bu sebeple tarihte pek çok mezhep kendi görüşlerini dayatmış, başkalarını ise dışlamıştır. Hatta mezheplerin dinle özdeşleştirilmesi sonucunda İslam'ın güncelleştirilmesi ve fonksiyonel kılınmasının önünde bir engel olmuşlardır. Ayrıca mezhep liderlerinin otorite olarak kabul edilmesi ve çözümlerin bu otoritelerin eserlerinde aranmaya b

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :