Hit (4485) M-172

Bir Mürşit ve Mübelliğ Olarak Bediüzzaman

Yazar Adı : İlim Dalı : Biyografi
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-05 Güncelleyen : /0000-00-00

Bir Mürşit ve Mübelliğ Olarak Bediüzzaman

Asrımızın önemli mürşit ve mübelliğlerinden birisi olan Bediüzzaman Said Nursî'den bahsetmeden önce, İslâm'da tebliğ ve irşadın yerine kısaca temas etmek istiyoruz.

Tebliğ, haber ulaştırmak anlamına gelir. Istılahtaki anlamı ise İyi telakkî edilen her şeyi bildirmek, iyi şeylerin iyiliğini, temizliğini ve hayırlı olduğunu diğer insanlara, memleket ve milletlere ulaştırmak, yetiştirmek, onları bunu kabul etmeye davet etmektir. Kısaca tebliğ, İslâm hakikatlerini anlatma veya Emr-i bi'l- Ma'rûf, Nehy-i ani'l- Münker yapmak demektir. İrşad ise, Kur'an'da rüşd, reşed, reşâd, râşîd, reşîd ve mürşid şekilleriyle geçer. Rüşd, insanlara hak yolu göstermek ve menfaatlerini anlatmaktır. Doğru iş ve doğru yola da rüşd adı verilir. Rüşdün zıddı sapıklık (dalâlet) ve azgınlık (gayy)'dır. (Lisânu'l- Arab, Tâcu'l- Arûs) Faydalı ve hayırlı yola rüşd, bu yolu gösterenlere reşîd, râşid ve mürşid adı verilir; rehber ve delîl de aynı mânâda kullanılır.

Tebliğ, her peygamberin varlık gayesidir. Tebliğ olmasaydı, peygamberlerin gönderilişi de manâsız ve abes olurdu. Allah insanlara olan lütuf ve keremini, peygamberlerle canlandırmış ve onların hayatlarıyla Rahmâniyet ve Rahîmiyetini insanlık âleminde bir başka ve en önemli boyutuyla tecellî ettirmiştir. Bunun diğer insanlara aksetmesi ise, ancak tebliğ ile olacaktır. (Gülen, Sonsuz Nur, 1161)

Kur'an-ı Kerim'in pek çok âyeti, lafzını ve niteliğini de tasrih ederek, Peygamberlerin üzerine düşen görevin tebliğ olduğunu tekrar eder. (Meselâ bkz; Âl-i İmrân, 320; Mâide, 592,99; Ra'd, 1340; Nahl, 1635,82; Nûr, 2454; Ankebût, 2918; Yâsin, 3617; Şûrâ, 4248; Tegâbün, 6412). Kur'ân ve sahih sünnette tebliğin gerekliliğine o kadar yer ayrılmıştır ki, onlardan sadece birer ikişer misâl vermeye bile bu makalenin konusu ve yeri müsait değildir.

Ümmet, özellikle âlimler bu konuda Peygamberlerin vârisleridirler. Değişen zaman ve şartlar, farklı coğrafyalar, dinin tebliğine engel teşkil etmez. Ancak her asrın, her mekânın kendine has özellikleri tebliğde nazar-ı itibara alınır. Çünkü bütün peygamberler böyle hareket etmiştir. İslâm'ın tebliğinde bütün halklar, bütün milletler müsâvîdir ve aynı mesuliyete sahiptirler. Irk, renk, cins, coğrafya, zaman, mekân vs. farklar gözetilmeksizin, İslâm'ı diğer insanlara ulaştırmak bütün Müslümanların üzerine farzdır. Çünkü; İslam'a dâvet ve onu tebliğ vazîfesi sadece Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.) ve ashâbına has değildir. Üstelik, Allah Resûlü (s.a.s.) son peygamberdir ve yeni bir peygamberin gelmeyeceği de muhakkaktır. O halde, bugün, kıyamete kadar bâki bir dinin müntesiplerine düşen vazife nedir En kısa cevabı Resûlullah'ın ve ashâbının yolunda yürümektir. Günümüzün icapları, imkânları içinde onların yaşadıkları çağda yaptıkları vazifelere eş vazifeler îfâ etmektir. Allah Teâlâ yüce kitabında İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. (Âl-i İmrân, 3104) buyurarak, bu vazifenin îfâsı için, devamlı bir topluluğun bulunmasını emretmektedir. İşte Bediüzzaman Allah'ın bu emrine icâbet ederek, tebliğ ve irşatta bulunan önemli zatlardan birisidir.

Bu vazifenin ehemmiyetini ve aynı zamanda ağırlığını Efendimiz (s.a.s.) bir hadîslerinde şöyle beyan buyururlar Ümmetimin en hayırlısı, cahiller arasında cihad eden ve belâya maruz kalan kimselerdir. (Deylemi, el-Firdevs, 2174) Ve başka bir hadîs de, bu gerçeği bir başka yanıyla ifade etmektedir İnsanların cefasına katlanarak onların arasında bulunan mü'min, onlardan ayrı durup, cefalarına katlanmayan insandan daha çok sevap kazanır. (Tirmizi, Kıyamet, 55; İbn Mâce, Fiten, 23; Müsned, 243)

Evet, İslâm'dan habersiz veya haberdar olup da yaşamayan bir cemiyetin içinde bulunup emr-i bi'l- maruf, nehy-i ani'l- münker yapma, bir kenara çekilip kendini ibadet ü taate vermekten daha üstün bir ibadettir. Eğer bu kudsî vazife, şahsî ibadetlerden daha üstün olmasaydı, Allah Resûlü (s.a.s.) evinden dışarıya çıkmaz; daimâ Cenâb-ı Hakk'tan gelecek tecellilere gönlünü ma'kes yapmakla meşgul olur ve insanların arasına hiç mi hiç girmezdi. Ve yine eğer bu vazife diğer amellerden, bilhassa uzletten daha hayırlı olmasaydı, bizzat Efendimiz (s.a.s) Ey örtüsüne bürünen Nebi! Kalk ve insanları inzar et! (Müddessir, 741-2) hitabına muhatap olmazdı.

Bana, 'sen, şuna buna niçin sataştın' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var. O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi Dar düşünceler, dar görüşler... Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin yirmi beş milyon (Türkiye'nin o günkü nüfusu) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem. Orası bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur.
(Tarihçe-yi Hayat, İsparta Hayatı)

Bediüzzaman da, bir mağaraya çekilip şahsî kemâlâtı için uğraşmamış, bilakis gördüğü bütün kötü muamelelere rağmen insanlar içinde bulunmuş, tebliğ ve irşad vazifesini yapmıştır.

Asrımızın önemli bir mürşid ve mübelliği olan Bedîüzzaman hakkında böyle bir makale yazmamızın sebebi, onu pek çoklarından ayıran ve öne çıkaran husûsiyetlere sahip oluşudur. Onun irşad ve tebliğ sahasında en önemli özellikleri şunlardır

Kendini Tebliğ ve İrşada Adaması

Bediüzzaman, Cenab-ı Allah'ın İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten meneden bir topluluk olsun. (Âl-i İmrân, 3104) emrine icâbet ederek, tebliğ ve irşatta bulunmuştur. Ama bu icâbet öyle bir icâbet ki, vaktinin bir kısmını bu işe ayırma şeklinde değil, ömrünün tamamını bu işe vakfetme şeklinde olmuştur. Zira bazı insanlar, başka iş-güçlerinin yanında veya bir maaş karşılığı bu işi yaparlarken, Bediüzzaman peygamberlerde olduğu gibi benim ücretimi Allah verecektir diyerek, hiçbir ücret talep etmeksizin, hem de bütün ömrünü irşad ve tebliğ vazifesine vakfetmiştir.

Hayatının gayesi tebliğ ve irşad olan Bediüzzaman, bu uğurda hiç bir şeyden ve hiç bir kimseden korkmamış ve her türlü tehlikeyi göze almıştır. Bunun için de hayatını feda ettiği gibi, irşad ve tebliğinin neticesinde milletinin imanını selâmette görme arzusuyla âhiretini dahi fedâ etmeye hazır olduğunu ifade etmiştir

Bana, 'sen, şuna buna niçin sataştın' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var. O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi Dar düşünceler, dar görüşler... Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin yirmi beş milyon (Türkiye'nin o günkü nüfusu) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem. Orası bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. (Tarihçe-yi Hayat, İsparta Hayatı)

Yaşadığı Dönemdeki Olumsuz Şartlara Rağmen Tebliğ Ve İrşad Yapması

Her türlü dinî gayretin irticâî hareket olarak görülüp damgalandığı, kendi halinde ibadet eden dindarların bile rahatsız edildiği, mücerret Kur'an okumanın veya okutmanın, dinî tedrisatın yasaklandığı bir dönemde yaşayan (1877-1960) Risâle-i Nûr Müellifi Bediüzzaman'ın hayatının gayesi irşad ve tebliğdir. O, böyle bir vasatta, yani değil dine hizmet etmek, dindar olmanın dahi cesaret istediği bir zamanda, pervasızca meydana atılmış ve sadece bunun için yaşamıştır. Bu gerçeği O'nun hayat ve eserlerini inceleyen çok rahat bir şekilde görecektir.

Ben elli-altmış senedir küfr-ü mutlaka karşı imana hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îman hizmetindeki ihlâsın neticesi olan asayişi muhafaza ile, bir câni yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, her bir tazyikata, mânasız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz-kırk senedir bu hizmet-i îmaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i îmaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim.

Hizmet Alanının Genişliği ve Çeşitliliği

Bediüzzaman'ın yaptığı irşad ve tebliğ faaliyetlerinin yeri ve zamanı yoktur. O, tebliğ ve irşad adına talebe okutur, va'zü nasihat eder, gerektiğinde harp meydanlarında mücahitlerin önünde, silah elde düşmanla yaka-paça olup savaşır, esarette düşman kumandanına karşı koyup, idam sehpasında onu düşündürür ve insafa getirir. Bir taraftan Şarkî Anadolu'da aşiretler arasında seyahatle onlara ahlâkî ve imanî dersler ve öğütler verirken, diğer taraftan Şam'da allâmelere İslâm dünyasının günü ve geleceği, problemleri ve onları çözüm yolları adına en keskin ve isâbetli görüş ve teşhislerini aktarır. Meşrutiyet zamanında meclis-i Meb'ûsana hitâbesi ve gazetelerdeki makaleleriyle Kur'an'ın kudsî hakîkatlerini haykırır ve bu görüşlerini Divân-ı Harb-i Örfî'de de korkusuzca dile getirir. Doğuda bir üniversite açmak için, hem padişahı, hem de Ankara hükümetini razı eder. Meclis'te korkusuzca milletvekillerine hakkı tavsiye eder, hapishaneyi Medrese-i Yûsufiyye'ye çevirip, dışarıdaki talebelerine mektuplar yazarak onlara yol gösterir. En önemlisi çok zor şartlar altında Risâle-i Nur'u te'lif edip ve daha hayatında iken yazdığı Risâleleri dünyanın değişik yerlerine gönderir... Hülasa irşad ve tebliğ, Bediüzzaman'ın hayatının bütününü içine alır.

Bediüzzaman, hem halk kitleleri arasında, hem de münevver tabaka içinde sürekli irşadlarına devam etmiş, sınıflar arasında bir ayırım gözetmeden her gruba anlayabileceği seviyede hitap etmiştir. Dolayısıyla yazdığı eserlerde de muhataplarından kimseyi ihmal etmemiştir. Eserlerini okuyan avam, havâs ve havâssu'l- havâssa kadar herkes kendi seviyesine göre istifade etmiş ve etmektedir. Meselâ Muhâkemât, havâssu'l-havâs için te'lif edilmiştir. Lem'alar'da yer alan İhtiyarlar Risalesi ve Hastalar Risalesi, ihtiyarlar ve hastalar için, Gençlik Rehberi gençler ve Hanımlar Rehberi de hanımlar için te'lif edilmiştir. İlk dönemindeki eserlerinde üslûb-u âlî görülür ve yüksek ilmî meseleleler daha çok yer alırken, sonraki dönem eserleri avam dahil herkese hitap edebilecek bir üslûp takip etmektedir.

Hâl Ve Kâl Dili Birliği

Yaşadığını anlatmak, anlattığını da mutlaka yaşamak bir tebliğ adamının en önemli prensiplerinden birisidir. Ayrıca tebliğ adamı, yaşanmayan sözlerin, nasihatlerin, ma'şerî vicdanda herhangi bir müspet tesir icrâ etmeyeceğini de bilmelidir. Evet, samimî olmayan söz ve davranışlara Allah (c.c.) yümün, bereket ve tesir lutfetmez. Onun için, tebliğ adamı bu hususa çok dikkat etmelidir. O, tebliğ ve irşad yaparken kendini de unutmamalıdır. İslâm'ı önce kendi içine sindirip, onu tabiatının bir yanı hâline getirmeli; namazını dosdoğru kılmalı, gerekli zenginliğe sahipse zekâtını tastamam vermeli ve her meselede Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.s.)'ne itaat etmelidir. Halkın arasında iken nasıl bir davranış sergiliyorsa, bunu yalnız kaldığı zamanlarda da devam ettirmeli ve gizli-açık bütün davranışlarında samimî olmaya gayret göstermelidir

Bediüzzaman'ın tebliğ ve irşatta en büyük özelliklerinden birisi de, hâl ve kâl dili birliği içinde hakikatleri anlatması, ihlâs, zühd ve takvâya a'zâmî derecede ehemmiyet vermesi, Kur'ânî ve Peygamberî bir düstur olan tebliğ ve irşad vazifesinin karşılığını sadece Allah'tan beklemesi, insanlardan istiğnâsı ve onlardan dünyevî bir beklentiye girmemesidir.

Bediüzzaman'ın yazdığı eserlerin, yaptığı harikulade izahların fikirlerde ve gönüllerde büyük bir tesir icra etmesinin en mühim sırrı, başkalarına anlattığı bu hakikatleri bizzat kendi nefsinde kemaliyle yaşamasında yatmaktadır. Yani Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz (Saf, 612) ve Siz Kitabı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz (Bakara, 244) âyetlerinin tokadını yememek için o, yapmadığı şeyleri söylememiştir. Bilâkis önce kendi nefsine hitap etmiş ve kendisi hakkıyla yaşamış, daha sonra başkalarına anlatmıştır.

Bediüzzaman, Risale-i Nur'da sık sık kendine, kendi nefsine ve ismine hitap ederek, birtakım yanlışları kendine nispet etmek suretiyle kendini herkesten çok nasihata muhtaç bilmiş, sonra, "kim isterse istifade etsin" diyerek, başkalarına ders vermeyi ve ikaz etmeyi bir tebliğ metod ve üslubu yapmıştır. Nefsine, "Ey sersem nefsim!", "Ey hodbin nefsim!", "Ey tembel nefsim!", "Ey miskin nefsim!"gibi hitaplarla başkalarından ziyade önce kendi nefsine hitap etmiştir:

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyeciklerle birkaç hakikati nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihate muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avam lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin. (Birinci Söz)

Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakâik-i imaniyenin kemalâtını ef'âlimizle izhar etsek, sâir dinlerin tâbileri elbette cemaatlerle İslâmiyete girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyete dehâlet edecekler." (Târihçe-i Hayat, s.83).

Hem Risale-i Nûr, en evvel tercümanının nefsini iknaa çalışır, sonra başkalara bakar. Elbette nefs-i emmaresini tam ikna eden ve vesvesesini tamamen izale eden bir ders, gayet kuvvetli ve hâlisdir ki, bu zamanda cemaat şekline girmiş dehşetli bir şahs-ı manevi-i dalâlet karşısında tek başıyla galibane mukabele eder." (Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 188).

Tebliğ Ve İrşadında Bütünüyle Kur'ânî Ve Nebevî Olması

Bediüzzaman, engin bir his insanı olmanın yanında, bütün ömrünü Kitab ve Sünnet'in gölgesinde sürdürmüş ve misyonuyla alâkalı meselelerde, hep Kitap-Sünnet yörüngeli hareket etmiştir. Evet onun tebliğ ve irşadında en önemli özelliklerinden biri de, yaşadığı asrın şartlarına uygunlukla beraber, tebliğ ve irşadının Kur'ân'ın bu husustaki emirlerine ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.s) davet metoduna uygun olmasıdır. Yani, Kur'an'da, Allah'ın peygamberlerine ve tebliğ vazifesinde bulunanlara emrettiği şekilde hizmet etmiş, aynı zamanda, Peygamber Efendimizin (s.a.v) İslâm'a da'vet metoduna uygunluk içinde hareket etmiştir.

Devrinin Hastalıklarını Çok İyi Teşhis Ve Muâlecesi

Bediüzzaman, İslâm âleminin ve bütün insanlığın asırların biriktirdiği hastalıklarına neşter vurmuş ve bunların sebebiyet verdiği felâketleri teşhis edip çarelerini göstermek, Müslümanları yıkılıp gitmekten kurtarmak için tâ bidâyet-i hayatından Mevlâsına kavuşacağı âna kadar hep yürekten ve samimî olarak hep mualecede bulunmuş, dertlerimizin üzerine yürümüş ve tedavi adına sürekli çareler tekilf etmiştir.

Bediüzzaman'a göre, bugün olduğu gibi yaşadığı dönemde de, bütün fenalıkların menbaı, cehâlet, fakr u zarûret ve iftiraktır. Yaşadığı çağı çok iyi idrak etmiş bir mütefekkir olarak, o günkü perişan yığınlara ilim ruhu aşılamıştır. Fakr u zarûret ve iktisadî problemlerimiz üzerinde durmuş ve iftirakımıza çareler arayıp, hemen her zaman birlik ve beraberliğimizi soluklamıştır.

Evet, içtimaî sıkıntılarımızın en birinci sebebi, millî sefâletlerimizin en önemli sâiki cehâlettir. Allah tanımama, peygamber tanımama, dîne karşı lakayt kalma, maddî-manevî tarihî dinamiklerimizi görmeme, ilim ve hakikat aşrı ve taharrisinden kopma manâlarına gelen cehâlet, hiç şüphesiz o gün-bugün başımızın en büyük belâsıdır... ve Bediüzzaman da ömrünü bu öldürücü mikropla savaşa vakfetmiştir. Ona göre kitleler, ilimle, irfanla aydınlatılmadıkça, toplum sistemli düşünmeye alıştırılmadıkça ve yanlış sapık düşünce akımlarının önü alınmadıkça milletimiz için kurtuluş ümidi beslemek abestir.

Diğergâm Oluşu

Diğergâmlık, başkalarını düşünmek, onların hak ve menfaatini kendi hak ve menfaatine tercih etmek demektir. Diğergâmlık, mürşidin en mümeyyiz vasfıdır. Davetçi kendini değil, daima dâvasını düşünür ve her fırsatta ondan bahseder. Zaten, irşad, tebliğ ve davet kavramlarında başkasının menfaat ve kurtuluşunu düşünmek mânası vardır. İrşad ve tebliğde bulunan kimseler maddî-manevî fedakârlıkta bulunmalıdır. Diğergâm müminler hakkında Kur'an'da, "İhtiyaçları olsa dahi başkalarını kendilerine tercih ederler." (Haşr, 59/9) buyrulmuştur. Bediüzzaman bu hususta şöyle der:
Ben elli-altmış senedir küfr-ü mutlaka karşı imana hizmet etmek ve küfr-ü mutlakın neticesi olan anarşilikten milleti kurtarmak için bütün kuvvetimle îman hizmetindeki ihlâsın neticesi olan asayişi muhafaza ile, bir câni yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, her bir tazyikata, mânasız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte benim otuz-kırk senedir bu hizmet-i îmaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i îmaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim." (Emirdağ Lâhikası, 1/199).

Sabırlı Oluşu

Herhangi bir mürşidin seciyesindeki kuvvet ve kudretin en büyük miyarı, onun mihnet, meşakkat ve musibetlere karşı gösterdiği sabır ve mukavemettir. O mürşidin asil ve necib hasletleri, mihnet ve meşakkatler karşısında tecelli eder.

Sabır ve tahammül tavsiye eden bir mürşid, mutlaka sabır ve tahammülü icabeden mihnet ve meşakkatleri, eza ve cefaları görmüş ve geçirmiş olmalıdır. Tâ ki beşeriyete gerçek bir rehber olabilsin. Izdıraplar, meşakkatler ne kadar şiddetli olursa olsun o mürşid tevekkül, tedbir ve tahammül ile irşad ve hizmetine devam eder.

Sabır, Müslümanların önemli vazifelerinden birisidir. Kur'an'da doksanın üzerinde âyet, sabırdan bahsetmektedir. İşte Bediüzzaman, zatında bu hakikati kemâliyle yaşayan, talebelerine ve tebliğ ve irşadda bulunanlara tavsiye eden bir mürşid-i ekmeldir:

Madem biz böyle sarsılmaz ve en yüksek ve en büyük ve en ehemmiyetli ve fiyat takdir edilmez derecede kıymettar ve bütün dünyası ve canı ve cânânı pahasına verilse, yine ucuz düşen bir hakikatin uğrunda ve yolunda çalışıyoruz; elbette bütün musibetlere ve sıkıntılara ve düşmanlara kemâl-i metanetle mukabele etmemiz gerektir. (Hizmet Rehberi, s.184).

Aziz Kardeşlerim, bizim vazifemiz müspet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhî'ye göre sırf hizmet-i îmâniyeyi yapmaktır; vazife-i İlâhiye'ye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müspet îman hizmeti içinde her bir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz." (Hizmet Rehberi, s.205).

"Bütün İslam müfekkirleri gibi Bedîüzzaman'a göre de, dünyada en büyük hakîkat imân ve tevhid hakîkatidir. Onun düşünce ikliminde varlık, atomlardan en büyük sistemlere kadar tevhid gerçeğini işleyen bir mekik ve her yanda O'na âit manaları, nakış nakış bir dantela gibi ören, örgüleyen bir ibrişim ve bir tığ gibidir. Bu hakîkatin, İlâhî maksadı kucaklayıcı mahiyette duyulup hissedilmesi ve en küçük teferruâtına kadar sezilip marifet hesabına yorumlanması hakikî tevhidin tezahürü; yakîne ulaştıracak tafsile girilemeden icmâlde kalınışı da avamca bir vahdet anlayışı.."

Hasbîliği

Hasbîlik, Allah yolunda yapılan hizmetin garazsız ve ivazsız, yani menfaat ve karşılık beklemeden yapılması demektir. Hasbîlik, ihlâs ve samimiyetten başkadır. İhlâsın zıddı riyâ, hasbîliğin zıddı menfaat ve karşılıktır. İrşad ve davetin ücretsiz yapılması gerektiğini anlatmak için birçok peygamberin: "Bu tebliğimden ötürü sizden maddî bir karşılık istiyor değilim. Benim mükâfatımı verecek olan yalnız Yüce Allah'tır." (Hûd, 29/51) dediğini Kur'an bize nakletmektedir. Bu ifâdelerden anlaşıldığına göre, irşad ve tebliğde insanlardan ne maddî, ne de manevî hiçbir menfaat beklenmez. Allah rızâsı esas alınır. Bediüzzaman da neşr-i hakta enbiyaya ittiba eder, hizmetinin karşılığında ecir ve ücret istemez. Ona göre bu dünya hizmet yeridir, ecir ve ücret yeri değildir:

Hizmet-i dîniyenin mukabilinde gelen menfaat-i maddiyeyi istemeden ve kalben talep etmeden, sırf bir ihsan-ı İlahî bilerek, insanlardan minnet almayarak ve hizmet-i dîniyenin mukabilinde almamaktır. Çünkü: Hizmet-i diniyenin mukabilinde dünyada bir şey istenilmemeli ki, ihlâs kaçmasın... Verildiği vakit de, hizmetimin ücretidir denilmez. Mümkün olduğu kadar kanaatkârâne başka ehil ve daha müstehak olanların nefsini, kendi nefsine tercih etmek... (Lem'alar, s.139).

Bunu da ciddî söylüyorum; ben isterim ki, ebnâ-yı cinsimi bi'l-fiil ikaz edeyim ki, devlete intisap, hizmet etmek içindir, maaş kapmak için değildir. Hem de benim gibi bir adamın millete ve devlete hizmeti nasihatledir. O da hüsn ü tesirledir. O da hasbîlikledir. Bu da garazsızlık, o da ivazsızlık, o da terk-i menâfi-i şahsiye iledir. Binâenaleyh, ben maaşın kabulünde mâzurum. ("Divan-ı Harb-i Örfî", İçtimaî Reçeteler'de, 1/73).

İrşad ve Tebliğ Yaparken Asayişi Muhafaza Etmesi

Üstad Bediüzzaman, feragatiyle, şecaatiyle, merhamet ve şefkatiyle yapmış olduğu bir asra yakın manevî mücahedesinde talebelerini fitne ve fesadı, nifak ve şikakı netice verecek, asayişi zedeleyecek her türlü hareketten büyük bir hassasiyetle uzak tutmuş ve onları Müslümanları birbirine düşürecek davranışlardan şiddetle sakındırmıştır. Zamanın idarecilerine de hayatî önem taşıyan konularda gerekli ikazı yapmaktan bigâne kalmamıştır.

Bediüzzaman'ın bu irşad metodunu, geçmiş asırlarda gelen büyük zatlarda da müşahede etmekteyiz. Meselâ, İmam-ı Rabbanî, İmam-ı A'zâm Ebû Hanîfe ve Ahmed ibn Hanbel gibi zatlar hapse atıldıkları, nice zulümlere, işkencelere maruz kaldıkları halde, müsbet hareketi elden bırakmamışlardır. Bu büyük zatlar; "Yeryüzü düzeltildikten sonra onda bozgunculuk yapmayın." (A'raf, 7/56), "Allah bozguncuları sevmez." (Mâide, 5/64), "Islâh et, bozguncuların yoluna uyma." (A'râf, 7/142) gibi Kur'an'ın emirlerini hayatlarında tatbîk etmişlerdir.

Nifak ve tefrikaya düşerek parçalanan bir milletin asla payidar olamayacağına inanan Bediüzzaman, asayişin muhafazasına büyük ehemmiyet vermiştir. Risâle-i Nûr'da bunu defalarca dikkat nazarlarına arzetmiştir. Bunlardan birkaç misal:

İman ilminden ibaret olan Risâle-i Nûr eczaları, emniyet ve asayişi temin ve tesis ederler. Evet, güzel seciyelerin ve iyi hasletlerin menşe' ve menbaı olan iman elbette emniyeti bozmaz, temin eder. İmansızlıktır ki, seciyesizliği ile emniyeti ihlâl eder. (Tarihçe-i Hayat, 198).

Madem îman hizmetinde ihlâs-ı etemle, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helâl ediyorum. (Şualar, 200).

Fikirlerin ve vicdanların küsûfa tutulduğu şu asırda Bediüzzaman, İslâm âleminde yeni bir irşâd ve tebliğ hareketi başlatmış ve Risâle-i Nûr külliyatıyla büyük bir tecdîd hareketini başarmış, ilim ve hikmet üzerine müesses bir İslâm mektebi kurmuştur. Bir makale çerçevesi içerisinde sadece bazı özelliklerini sayabildiğimiz Bediüzzaman, günümüzün tebliğ ve irşad vazifesinde bulunanlarına üsve-i hasenedir.

 


 

Bana, 'sen, şuna buna niçin sataştın' diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evladım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış, ne ehemmiyeti var. O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi Dar düşünceler, dar görüşler... Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası ne Cehennem korkusu var. Cemiyetin yirmi beş milyon (Türkiye'nin o günkü nüfusu) Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil bin Said feda olsun. Kur'an'ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cennet'i de istemem. Orası bana zindan olur. Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur. (Tarihçe-yi Hayat, İsparta Hayatı)
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :