Hit (1128) Y-783

Hacı Bektaş-ı Veli

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 13.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Nişabur D.Tarihi : 1210
Ö.Yeri : Sulucahöyük Köyü Ö.Tarihi : 1270
Görevi : Mutasavvıf Uzm.Alanı : Tasavvuf
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : Serkan Boztilki/2008-01-26 Güncelleyen : /0000-00-00

Hacı Bektaşi Veli ;

Mutasavvıfdır.
Asıl adı Bektaş olup, ölümünden sonra Hacı Bektaş-ı Veli diye tanındı.
Diyar-ı Rum'un büyük evliyasındandır.
Muhtemelen Cengiz istilası sebebiyle kardeşi Menteş ile birlikte Horasan'dan gelerek Anadolu'da önce Amasya, Kırşehir ve Kayseri'ye, sonra da Sulucahöyük'e (şimdiki Hacı Bektaş ilçesi) yerleşti.
Diğer Türkmen şeyhleri gibi Hacı Bektaş'ın da kendisine bağlı bir aşiret ile muhtemelen Yesevilik ve Kalenderiliğin karışımından oluşan Haydarilik tarikatının bir mensubu olarak Anadolu'ya geldiği tahmin edilmektedir.
Hacı Bektaş, Anadolu'da yeni bir sufi çevreye intisap etti.
Bacıyân-ı Rûm'dan olduğu söylenen Hatun Ana'yı kendine evlat edindi.
Ahmed Yesevi'nin veya onun halifesi Lokman Perende'nin müridi, Mevlâna'nın çağdaşı olduğu ve Anadolu Selçuklularına baş kaldırarak idam edilen (1240) Şii-batıni inançlara sahip olan Baba İshak ile münasebet kurduğu bilinmektedir.
Baba Ishak'ın idamından sonra onun müritleri Hacı Bektaş etrafında toplanmıştır.
O devirde sayıları yüksek olan Şiî-batınî zümrelerin Anadolu'da tutunmak için Sünniler tarafından saygı gören bir isim etrafında toplanma ihtiyacında oldukları ve bu yüzden Hacı Bektaş'ı seçtikleri düşünülmektedir.
Hacı Bektaş'ın şeriata uymayan bazı hal ve hareketleri bulunduğu kaydedilmesine rağmen ona yakın olan bazı sofilerin (Abdal Murad, Abdal Musa, Koyun Baba, Geyikli Baba gibi) sünnî akideye uygun eserlerde muteber şahıslar olarak kaydedildiği görülür.
Eflaki'nin Menakıbû'l-Ârifin adlı eserinde de Hacı Bektaş'tan saygıyla sözedilir. eş-Şekaik-i en-Numaniye ve Nefahat gibi eserlerde sünnî bir veli olarak tanıtılmıştır.
Sulucakarahöyük'teki cemaati içinde bir Türkmen şeyhi olarak mürşitlik (yol göstericilik) görevini sürdürürken zaman zaman bugün bir ziyaret yeri olan mağarada inzivaya çekilen, bazen de köyün hayvanlarını otlatmak gibi günlük işlerle uğraşan Hacı Bektaş Veli ile ilgili menkıbeler çoktur.
Vilayetname'ye göre Ürgüp yöresindeki Hristiyanlarla sıkı ilişkiler geliştirdi ve onların İslâmiyeti kabul etmelerine zemin hazırladı.
Şamanist olan Moğolların Müslüman olmaları için de halifelerini Anadolu'nun her köşesine gönderdi. Onun Anadolu'daki Müslüman ve gayrimüslim topluluklar arasında bir yakınlaşma ortamının doğmasına önemli katkılarda bulundu..
Bölge Hıristiyanlarının kendisine yakınlık duyduğu ve onu Aziz Charalambos adıyla takdis ettikleri bilinmektedir.
Yine Vilayetname'ye göre Hacı Bektaş henüz çok küçükken Kutbüddin Haydar'ı esir düştüğü Bedehşah ilindeki düşmanların elinden kurtararak Anadolu'yu irşat etmeye gitti.
Mekkeye varıp hacı olduktan sonra Necef ve Kerbelayı ziyaret ederek tekrar Anadolu'ya döndü.
Çepni oymağına mensup konargöçer birkaç evin kışlığı durumundaki Sulucakarahöyük'te bugünkü dergâhının bulunduğu yere ilk inziva yeri olan Kızılca Halvet'i yaptı ve mürit edinmeye başladı.
Birçok halife yetiştirerek ölümünden az önce her birine icazetnamesini verdiği söylenen Hacı Bektaş'ın kerametler göstererek vefat ettiği rivayet edilir.
Türbesi, vefatından sonra Hacıbektaş adını alan ilçededir.
Bu ilçede her yılın Ağustos ayında anısına düzenlenen törenler içinde şiir ve öykü yarışmaları yapılmaktadır.
Hacı Bektaş'ın ölümünden sonra Hacı Bektaş-ı Veli tekkesinin şeyhi olan Abdal Musa. Orhan Gazi'nin fetihlerine katılarak, birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine şeyhinin menkıbelerini anlatarak onu tanıttı.
Bu süreç içinde Hacı Bektaş'ın menkıbeleştiği ve efsanevi bir kahraman haline geldiği düşünülmektedir.
Devrinin kaynaklarında pek bir iz bırakmamış olması ise yaşadığı dönemde yaygın bir ünü olmadığını gösterir.
Rum abdallarının piri olan Hacı Bektaş. öte yandan Yeniçeri Ocağının da piri olarak görülür.
Yazdığı ya da kendisine mal edilmiş halk şiiri formlarındaki şiirleri Alevi-Bektaşi edebiyatının belli başlı kaynaklarındandır.
Arapça Makalat adlı eseri yeni intisap edenler için basit seviyede bir el kitabı niteliği taşır ve sünni mutasavvıfların eserlerinden ayrı fikirler ihtiva etmez.
"Hacı Bektaş-ı Veli gerçekten bir yol gösterici ve yenilikçidir. 'Eline, beline, diline dikkat et' görüşüyle in-sanlığın yükseleceği inancını taşır. El, paradır. Onu her şeyden üstün tutanlar insanlıklarını kaybederler. Bel, şehevi arzulardır. Dil de sözler ve davranışlardır. Halkın büyük coşkunlukla söylediği, kendisine mal edilen şiirleri dışında, tasavvuf yollarını gösteren en önemli eseri Arapça Makalâttır."

(Seyit Kemal Karaalioğlu)

Eserleri :

•Makalât (çev. ve yay. haz. Esad Coşan, 1987),
•Kitabü'l-Fevaid,
•Nesayih-î Hacı Veli,
•Risale,
•Tefsir-i Fatiha,
•Şathiye,
•Şerh-i Besmele.

Menkıbevi Hacı Bektaş-ı Veli :

Bektaşîlik'ten başka hiçbir tarikatın pîri bu derece muazzam bir kültürün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır. Hemen hiçbir tarikatın pîri Hacı Bektâş-ı Velî'nin Bektaşîlikteki yeriyle karşılaştırılamaz. Tarihî Hacı Bektâş-ı Velî'nin menkıbevî, hatta menkıbevîlikten de öte mitolojik Hacı Bektâş-ı Velî'ye dönüşerek böyle bir kutsallık kazanması ve bir iman konusu olması hadisesinin nasıl meydana geldiği ve hangi sürecin ürünü olduğu ve bu sürecin nasıl gerçekleştiği gibi önemli soruların cevabı, Antalya-Elmalı yakınındaki Tekkeköy'de bulunan türbesinde medfun Abdal Musa'da düğümlenmektedir. M. Fuad Köprülü, XIV. yüzyılda Hacı Bektâş-ı Velînin Sulucakarahöyük'tcki tekkesinden yetişen bu mühim şahsiyetin Hacı Bektâş-ı Velî kültünün yayılmasında nasıl büyük bir rol oynadığını ortaya koymuştur. Köprülü'nün incelemelerinden ve daha sonraki araştırmalardan çıkan sonuca göre yaşadığı dönemde pek tanınmayan bu mütevazi Türkmen şeyhini, gerek hayatta iken gerekse ölümünden kendi zamanına kadar geçen süre içinde üretilen menkıbeler aracılığıyla yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği başta olmak üzere bütün Orta ve Batı Anadolu'da tanıtarak âdeta tekrar hayata kavuşturan Abdal Mûsâ olmuştur. XIV. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra Hacı Bektâş-ı Velî Tekkesi'nin şeyhi olan Abdal Mûsâ, beraberindeki bir kısım Haydarî dervişleriyle birlikte yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği topraklarına gitmiş, orada Orhan Gazi'nin hizmetine girerek fetihlere katılmış ve başarılı olmuştur. Fakat onun gerçekleştirdiği asıl büyük iş, birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine Hacı Bektâş-ı Velî'nin menkıbelerini anlatarak onu tanıtması olmuştur. Abdal Mûsâ bunu önce Bursa havalisinde yapmış, daha sonra buradan Bergama ve yakınlarına geçmiş, oradan da Antalya'ya giderek yerleştiği bugün Tekkeköy adım taşıyan yerdeki zaviyesinde sürdürmüştür.
Bu süreç içinde menkıbeleşen tarihî ve efsanevî geleneklerin XV. yüzyılın son yıllarında yazıya geçirilmiş şeklinden ibaret olan Vilâyetnâme çoğunluğu itibariyle bu mitolojik Hacı Bektâş-ı Velî'yi yansıtır. Ancak bu husus eserin tarihî hiçbir temeli bulunmadığı anlamına gelmez. Vilâyenâme'dc Hacı Bektâş-ı Velî'nin tarihî şahsiyetini aydınlatmaya yarayacak oldukça değerli ipuçları da vardır. Alevî-Bektaşî toplulukları bugün Hacı Bektâş-ı Velîyi Vilâyetnâme' nin takdim ettiği mitolojik çerçevede tanırlar.
Vilâyetnâme'deki Hacı Bektâş-ı Velî'nin en belirgin niteliği on iki imam soyuna nisbet edilmesi, yani Peygamber soyuna mensup bir seyyid olmasıdır. Babası İbrâhîm-i Sânî, imam Mûsâ el-Kâzım neslindendir ve Horasan hükümdarıdır; dolayısıyla Hacı Bektâş-ı Velî bir şehzadedir. Küçükken önce ünlü sûfî Lokmân-ı Perende'nin, ardından onun tavsiyesiyle Ahmed Yesevî'nin yanında eğitilir. Daha o zamanlar birçok keramet göstererek herkesi hayretler içinde bırakır. Ahmed Yesevî'nin "nefes evlâdı" olan Kutbüddin Haydar'ı esir düştüğü Bedahşan ilindeki kâfirlerin elinden kurtarır. Daha sonra onun artık olgunlaştığım gören Ahmed Yesevî, kendisine halifelik sembolleri olan cihâz-ı fakrı (taç. samdan, seccade, sofra ve alem) teslim eder, beline tahta kılıcını kuşatır ve Diyârırûm'u irşad etmekle görevlendirir, önce Mekke'ye giderek hac görevini ifa eden Bektaş "hacı" unvamnı alır. Dönüşte Necef'i ve Kerbelâ'yı ziyaret edip Anadolu'ya geçer. Buradaki Rum erenleri onun gelişinden haberdar olurlarsa da buna pek sevinmezler. Hacı Bektâş-ı Velî, Çepni oymağına mensup konar göçer birkaç evin kışlığı durumundaki Sulucakarahöyük'e gelir ve Kadıncık Ana'nin evine misafir olur. Bu arada kerâmetleriyle dikkat çeker. Geçimini sağlamak için köyün sığırlarını güder. Bir müddet sonra bugünkü dergâhın yerinde ilk inziva mahalli olan Kızılca Halvet'i yapar. Hacı Bektâş-ı Velî artık kendini kabul ettirmiş ve mürid edinmeye başlamıştır. Ünü çabuk yayılır. Çevredeki velîler onu kıskanır ve çeşitli sınavlardan geçirirlerse de hepsini utandırır. Avucundaki yeşil beni göstererek Hz. Ali'nin mazharı olduğunu, yani onun kendi bedeninde zuhur ettiğini ispat eder. Böylece Rum'un en büyük evliyası olduğu anlaşılır. (...)
Ahmet Yaşar Ocak
(islam Ansiklopedisi, c. 14,1996)

"Hacı Bektaş-ı Veli " Eserleri ve Tesirleri :

XIII. yüzyılda Anadolu'da bilhassa halk kitlesi üzerinde en çok tesirli olan şahsiyetlerden biri de "Hacı Bektaş Veli'dir. Bu asırda Anadolu'yu baştan başa kaplayan "Babâî" halîfelerinden Horasanlı bir Türk olup "Kırşehri" civarında "Suluca Kara Öyük" de yerleşmiş ve "Babâî-Bâtınî" akidelerini yaymağa çalışarak göçebeler arasında buna azamî nispette muvaffak olmuştu.
Tarikat silsilesini "Kutbüddîn Haydar, Lokmân-ı Se-rahsî, Ahmed Yesevî" gibi büyük Türk şeyhlerine kadar götüren bu Türk sûfîsinin kurduğu "Bektaşîlik" Türkler arasında gelişerek kavmi an'aneye uymağa çalışan, bütün tarikatler gibi "Muhtelif unsurlardan karışmış Syncretiste" bir mahiyettedir: Onun "Kalenderiye, Yeseviye, Hayderiye" izleri yâni "Şâmânizm"den Nev-Eflâtunîler'e kadar muhtelif mezhep ve mesleklerin türlü türlü kalıntısı hep birlikte mündemiçtir ki, bu itibarla, onu "Bâtınî" mâhiyetteki "Bâbâîlik'in alelade bir devamı saymak hiç de yanlışdeğildir.
"Hacı Bektaş Velî" islâmî ilimlere ve tasavvuf esaslarına lâyıkiyle vâkıf bir âlimdi. O devir sûfîlerine uyarak meydana getirdiği Arabça "Makalât-ı Sûfıyâne"si önce Sa'düddin adlı bir müridi tarafından nesir olarak ve XIV. asır sonunda da "Hatiboğlu" tarafından nazım olarak Türkçeye tercüme edilmiştir. Ancak yeni başlayanlara mahsûs olan bu gibi eserler umumiyetle "Zahiri" bir mâhiyette olacağı için, "Hacı Bektaş"ın bu eserinde de diğer safîlerden o kadar belirli bir surette ayrılacak büyük hususiyetler göze çarpmıyor. Yalnız "Oniki İmama ikrar"ı, "Tevellî" ve "Teberrî"yi tavsiye suretiyle "Şii meylini açıkça göstermektedir. "Yesevî" tekkelerinde olduğu gibi "Bektaşî" tekkelerinde de "Tasavvfi Türk Halk Edebiyatı" nin büyük bir gelişmeye eriştiğini ve bu cereyanın, ardından gelecek asırların hare tarihi üzerinde ne derin izler bıraktığını aşağıda göreceğiz. Mevlevi tek kelerinin Acem harsına merkez olmasına mukabil, onlara rakib olan Bektaşî tekkeleri daha ziyâde millî harsı ve halk kitlesinin meyillerini gözönüne almışlar ve tasavvufi halk şiirini, kuvvetli bir propaganda vasıtası olarak kullanmışlardır.
Fuad Köprülü
(TürkEdebiyatı Tarihi I,1920)

Hacı Bektaş-ı Veli MakâlâtYedinci Bölüm :

Bu bölüm marifetin bilinen cevabını beyân eder.
O âlemin kutbu ve insan oğlunun övüncü Horasanlı Hacı Bektaş (Allah'ın rahmeti üzerine olsun) buyurur ki:
Gönül, büyük bir şehirdir ki Hak Subhanehu ve Ta'âlâ Arştan yerin altına kadar her ne yaratttysa o şehirde vardır ve o şehre sığar. O şehirde iki sultan vardır; Bunlardan biri rahmani, biri şeytanidir.
Rahmani sultanın adı akıl. naibi imân ve subaşısı miskinliktir. (Fakirlik)
Yüreğin sağ kulağında yedi kale vardır. Hak Subhanehu ve Ta'âlâ her bir kalede bir muhafızı vekil kılmıştır. O muhafızların adı bir bir belirtilmiştir
İlk muhafızın adı, ilimdir.
ikinci muhafızın adı, cömertliktir.
Üçüncü muhafızın adı hayadır.
Dördüncü muhafızın adı, sabırdır.
Beşinci muhafızın adı, perhizkârlıkiır.
Altıncı muhafızın adı, korkudur.
Yedinci muhafızın adı, edeptir.
Değme bir muhafızın yüz bin cemaatı, her bir cemaatın yüz bin askeri vardır. Bunların hepsi, imân bekçileridir.
İşte böyle aziz kardeşim! Bu işleri tamam ettiğimiz zaman. ÇalapTanrı'dan diledik de marifet yâr, elinde beş hilat (süslü kaftan) tutarak geldi.
Birinci hilât ilham, ikinci hilâl muhabbet (aşk)tır.
Bunlar cana giydirildi, can dirildi. Akla uygun geldi; geleni gideni anladı.
Çünkü, bütün nesneler canla dirilir; fakat can da marifetle dirilir.
Şimdi, marifetli can, erenler canıdır; marifetsiz can ise hayvanlar canıdır.
Burada arif sual sorar:
Şimdi, azizim! Canlar dersin, can kaç türlüdür? Ölü mü yoksa, diri midir? Can,dirildi; dersin Can önce ölü müydü? ölü, nasıl dirilir?
Arif güzel sordun. Cevabı budur.
Can, iki türlüdür; biri can, biri de canandır:
"Ey (Resulüm) bir de sana ruh(un hakikatin)den soruyorlar. De ki ruh( hakikatini ancak) rabbımın bildiği bir husustur." (Kut'ân, XV11/85)
Yani, Hak Subhanehu ve Ta'âlâ Hazretleri Resulüne hitap edip der ki:
- Ya Muhammed! Eğer sana ruhtan sual ederlerse, cevap ver ki "ruh benim Rabbımın ermindendir." ("Min" bu âyette "bazı" manâsındadır.) (Kur'an. 17/85)
öyleyse bir başka açıdan da can üç türlü ele alınabilir.
Birinci cana, cismâni ruh denir ki teni diri kılar; diken battığını ve kıl çekildiğini duyar.
İkinci cana, maaş ruhu, yaşama ruhu denir. Yer, içer; acıkır ve susar:
Üçüncü cana, ruh-ı revân (yürüyen, akan ruh) denir ki ten uyuyunca uyanır;
"Uykunuzu da istirahatınız (için bir vesile) kıldık." (Kur'ân. LXXVIII/9)
Yani, uyku rahatımzdır, der; hemen her zaman ten rahatı için değildir.
Bundaki mânâ şudur. Üç kişiye söz yoktur;
Bunlardan ilki reşit olmayan çocuk, İkincisi deli, üçüncüsü de uyanıncaya kadar uyuyan insandır. . '
Geceleri ses, uzağa gider, gündüzleri gitmez. Bunun sebebi, insan oğlu geceleri dünya günahından arınır, sesi engelleyen perde az olur; ses uzağa gider. Fakat gündüz günahlar birikir; perde olur; bunun için de ses uzağa gitmez.
Şimdi, uykunun, kimi insanlara ten rahatı, kimi insanlara ise can rahatı
verdiğini öğrendin.
Can katında ten yılkıya benzer; ten canın merkebidir, ısıyı, soğuğu, acıyı,
tatlıyı can sebebiyle ten de duyar.
Yılkılar, dikene ilişmez, köy yolunu bilirler, azmazlar fakat Hak yolunu bilmezler. Çünkü bunların gönül gözleri kördür.
Şimdi, şunlar ki "hayvanlar gibidirler". Hak yolunu nasıl görebilirler? Nitekim Hazreti Resul (A.S) buyurur ki: Hak Subhanehu Ta'âlâ insana dört göz verdi: İkisi baş, ikisi gönül gözüdür. Baş gözüyle yaradılmışı (halkı), gönül gözüyle yaradanı (Halikı) görür.
Onun için Hâlık'ı (yaratıcı) sevmek duygusu; şevk, zevk, gönül içinde ateş gibi kopar; vücuda yayılır ve o şekilde hareket başlar. O hareket Hâlık'ın dostluğu içindir; helâldir.
Ten, cana merkeptir. Şükür zamanında can nasıl şükrederse, ten Öyle, şükreder. Bilmeyenlere bu söz manâyı bildirir.
Şimdi, birisinin gönül gözü olmazsa, Hak'tan ne haberi olur? Zira, bir kimse şeker tatmamış olsa, adını bilmekle, tadını ne bilir? (Esasında gözleri görmeyen insana kör demenin faydası ne, manâsı ne?)
Bu sebeple Hâlık katında hidâyet azizdir:
"Rablerinin rızasını dileyerek sabah ve akşam O'na duâ eden (fakir)leri, (müşriklerin) arzusuna uyarak yanından kovma. Onların hesabından sana ve senin hesabından da onlara bir şey gerekmez."
{Kur'ân, VI/52)
Ezeli ve ebedi olan Tanrı buyurur ki:
- Ey kullarım! Görmeyi göz ile mi, işitmeyi kulak ile mi, söylemeyi dil ile mi, tutmayı el ile mi, yürümeyi ayak ile mi, af olunmayı ibâdet ile mi, hışmı günah ile mi, yanmayı ateş ile mi oluyor sanırsınız ?
Adem (A.S)'e, cehennem içinde bile olmayan azabı cennet içinde verdim. İbrahim (A.S)'e cennet içinde bile olmayan bahçeyi, ateş içinde verdim. La'netli Firavun'u Nil ırmağında gark ettim ve Musa (A.S)'yı ondan kurtardım. Çünkü, dostumu korudum, düşmanımı helak eyledim. Milyonlarca meleği göyündürdüm (yaktım) asla, birisinin bile bir zerre günahı yoktu. Milyonlarca insanı afettim, asla birinin bile zerre ibâdeti yoktu. Her ne yaparsam, kadirim; kudretim yeter. Kimi gerekirse ağlatırım, kimi gerekirse güldürürüm. Gerek öldürürüm, gerek diriltirim; onu ben bilirim; siz bilmezsiniz. Fakat benim inayetim, havf u recâ (korku ve ümit) ortasında olanlaradır. (....)
(Makâlât, 1986)

Hacı Bektaş-ı Veli

Bir olalım, diri olalım, iri olalım...
Sevgi muhabbet kaynar, yanan ocağımızda, Bülbüller şevke gelir, gül açar bağımızda. Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda, Arslanlarla ceylanlar dosttur kucağımızda.
"Ey derviş bil ki, Allah'ın velisi, kendi zamanının Nuh'udur. Onun yardımı Allah'ın kullarım tufan belasından koruyan gemidir. Su tufanında her ne kadar su bela ise de, vücutlara yönelik olduğu için ondan kurtulmak kolaydır. Ancak cehalet tufanı ondan daha zordur, daha kötüdür. Çünkü onda boğulan kimse ilelebet kurtulamaz."
(Makalat-ı Gaybiyye'den)