Hit (820) Y-2665

Ahmed Vefik Paşa

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : E-Posta :
D.Yeri : İstanbul D.Tarihi : 3.7.1823
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 1.4.1891
Görevi : Bürokrat Uzm.Alanı : Edebiyat,Tiyatro
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-07-08 Güncelleyen : /0000-00-00

Ahmed Vefik Paşa

Türk devlet adamı, Türkiye'nin ilk türkolog ve Türkçülerinden, lügat âlimi, tiyatro edebiyatının önde gelen bir kurucusu.

Büyük babası ve babası tarafı ile dev­lete tercümanlar vermiş münevver bir aileden gelen Ahmed Vefık, bütün tah­sil yıllarını ve ilk memuriyet hayatını içine alan II. Mahmud devrinde İstan­bul'da doğdu.

Doğum yılı için 1823'ten (1238) başlayıp 1813'e (1228) kadar çıkan farklı tarihler verilmektedir.

Bun­lardan, torununun bildirdiği 3 Temmuz 1823 (23 Şevval 1238) tarihi daha yay­gın ise de, girdiği mektep ve tayin edil­diği ilk vazifeler için gerekli yaş duru­mu, ayrıca vefatında yaşının yetmişi aş­kın olduğuna dair beyanlar göz önünde tutularak doğum yılını 1818 veya 1819 almayı uygun görenlerden başka İbnü-lemin de 1238 kaydını 1228 şeklinde düzelterek 1813 olarak göstermeyi ter­cih etmiştir.

Ayrıca kendisini çok yakın­dan tanımış Batılı müelliflerin yaşı hak­kında söyledikleri de onun doğum yılını hep 1823'ten öteye götürmektedir. Ubi-cini ve Ch. Rolland'ın yaşı ile ilgili tah­minlerine göre bu tarih 1818-1819 yılla­rına gitmekte, Senior'unkinde ise 1812-ye çıkmaktadır.

Babası, Dîvân-ı Hümâyunun ilk müs-lüman tercümanı olan ve Bulgaristan asıllı olduğu için Bulgarzâde diye tanın­mış Yahya Naci Efendi'nin (ö Temmuz 1824) oğlu olup Hariciye Nezâreti Tercü­me Odası'ndan başlayarak sefaret ter­cümanlık ve maslahatgüzarlığı, daha sonra da Bâb-ı Seraskerî Tercüme Oda­sı müdürlüğü gibi memuriyetlerde bu­lunan Rûhuddin Mehmed Efendi'dir (ö. 4 Eylül 1847).

Ahmed Vefik, aynı zaman­da Abdülhak Hâmid'in babası tarihçi Hayrullah Efendi ile kardeş çocukları­dır.

Abdülhak Hâmid'in aile çevresinden edindiği bilgiye göre, Hayrullah Efen­di'nin annesi Hasenetullah Hanım'ın ba­bası, öte yandan Ahmed Vefik'in de büyük babası olan ve milliyeti hakkında birbirini tutmaz rivayetler nakledilen Yahya Naci Efendi, Hâmid'in soyadı al­dığı Tarhanzâdeler ailesinin bir ara Bul­garistan'da iken İslâmiyet'i kaybettikten sonra ihtida eden fertlerinden biri olup özbeöz Türk'tür.

Ahmed Vefik ilk tahsilden sonra 1831-de, evvelce büyük babası Yahya Naci Efendi'nin tercüman ve hoca olarak va­zife gördüğü ve seçkin aile çocuklarının alındığı Mühendishâne-i Berrî-i Hümâ­yuna girdi.

İshak Hoca'nın başhocalığı sırasında başladığı bu dört sınıflık mek­tebin ikinci sınıfını okumuş iken burayı bitiremeden. 1834 Temmuzunda Paris'e tayin edilen Mustafa Reşid Paşanın ya­nında elçilik tercümanlığına getirilen babası ile birlikte Paris'e gitti.

Tahsiline Paris'in en gözde mekteplerinden olan Saint-Louis Lisesi'nde devam etti.

Riva­yete göre Alexandre Dumas-Fils ile bu­rada sınıf arkadaşı olmuştu.

Aile muhi­tinden başka, Mühendishâne'de de gör­düğü Fransızca'sını bu mektepte mü­kemmel hale getirdiği gibi Fransa'daki müfredat dolayısı ile Latince ve Grek­çe de öğrendi.

Bir yıl sonra memlekete çağırılan Reşid Paşa geçici olarak Pa­ris'ten ayrılırken babası elçilik müste­şarlığına yükselen Ahmed Vefik, üç ay kadar sonra elçilikle yeniden dönüp 13 Eylül 1836da Londra sefiri tayin edile­ne kadar Paris'te kalan Mustafa Reşid Paşaya meziyet ve kabiliyetlerini tanıt­ma fırsatını buldu.

Reşid Paşa'nın ayrı­lışından sonra da maslahatgüzar baba­sı ile bir müddet daha Paris'te kalan Ahmed Vefik 1837'de İstanbul'a dön­düğünde, daha önce dedesi ve babası­nın da vazife görmüş oldukları Tercüme Odası'na memur olarak tayin edildi.

İle­ride içinden yetişmiş en seçkin eleman­larından biri sayılacağı Tercüme Odası, kendisi için, daha sonra devlet hizme­tinde yükseldiği makamların ilk kapısı oldu.

Şark kadar, sahip olduğu parlak ve zengin Batı kültürü ile de buraya gelen yabancıların başından beri dikkat ve takdirini üzerinde toplayan Ahmed Vefik, İstanbul'daki Garp kolonisinin seçkin şahsiyetleriyle kurduğu dostluk çevresinde aranılan bir sîma oldu.

De­ğer ve meziyetlerini II. Mahmud'un son yıllarında iyiden iyiye tanıtmaya başla­yan A. Vefik, Abdülmecid'in saltanatı ve hâmisi Reşid Paşa'nın sadâretleri sıra­sında memuriyet hayatında devamlı ve hızlı bir yükseliş gösterdi.

Tanzimat'tan sonra devletin Avrupa'da temsili için yeni düzenlemeler yapılırken 21 Şubat 1840'ta Londra büyükelçiliğine tayin edilen, zamanın parlak ve dirayetli bir diplomatı olarak şöhret yapmış Mus­tafa Şekib Efendi'nin maiyetinde sefa­ret kâtipliğiyle rütbesi de "râbia'ya yük­seltilerek Londra'ya gönderildi.

Bu ye­ni vazife, kültürüne başka bir kapı açan İngilizce'yi kazandırdı.

İki sene sonra, kaynaklarda mahiyeti belirtilmeyen hususi bir vazife ile Sırbistan'a gönderili­şinden (l842) başlayarak, rütbe ve ka­deme ilerlemeleri hep Tercüme Odası kadrosunda olmak üzere, 1842-1849 yılları arasında Hariciye Nezâreti'nce uh­desine, birinci sınıf hulefâlığına yükseli­şi yanı sıra, pasaport muayene dairesi başkanlığı, İzmir'de tâbiiyet meselele­rinin halli işi 11843), iki yıl sonra İstan­bul'a dönüşünde de 1845 sonlarında terfi ettirilerek Tercüme Odası mümey­yizliği verildi.

1847'de kendisine devle­tin ilk resmî salnamesinin hazırlanması ve neşri işi havale edildi.

Bir ara Türkiye'ye yerleşmek isteyen Lamartine'e verilecek çiftlik meselesini halletmek için. onun vekili ve arkadaşı Charles Rolland'ın yanında 1849 Eylü­lünde Aydın'a gönderildi.

Ekim ortaları­na doğru dönüşünde Tercüme Odası başmümeyyizliğine yükseltildi.

Enerjisi ve üstün kabiliyetleriyle dikkatleri çe­kerek bundan sonra birbiri ardınca üst dereceden memuriyetlere getirilen Ah­med Vefik. kendisine çetin siyasî me­selelerin halli ile ilgili mühim vazifeler emanet ve havale edilen gözde bir sîma oldu.

Bunların başında, sonuçlandırma­ya memur olduğu Macaristan mülteci­leri ve Besarabya'yı işgal altına almış Rus kuvvetlerinin oradan geri çekilme­leri meselesi gelir.

Rusya ve Avustur­ya'nın iade edilmeleri için 1849da gi­riştikleri ve harp ilânı tehdidine kadar vardırdıkları baskılar dolayısıyla devle­tin başına ciddi bir gaile olan Türkiye'ye sığınmış Macaristan ihtilâli mültecileri konusunda, Balta Umanı Konferansında ve Çar nezdinde sürdürülen temaslar­la varılan kararları yerinde yürütme işi yanı sıra, Fuad Paşa'nın yerini alacak en uygun kimse olarak 1849 Aralığında Memleketeyn komiserliğiyle vazifelen­dirildi.

Gerekli hazırlıklardan sonra İs­tanbul'dan hareket edip 5 Şubat 1850-de, Rumeli'deki Türk topraklarına sığın­mış Macar ve Lehli mültecilerin toplu olarak sevkedildikleri Şumnu'ya vardı­ğında onlar tarafından alkışlar ve fener alayları ile karşılandı.

Rusya ve Avustur­ya'nın kendilerine iade edilmeleri istek­lerinin reddine karşılık, Rusya'nın ısrarı doğrultusunda imparatorluğun Rus sı­nırından ve Balkanlar'dan uzak merkez­lerinde gözetim altında bulundurulma­ları kararlaştırılmış olan, ancak kendile­rini akıbetlerinden dolayı vehim ve en­dişeye kaptırmış ihtilâl ileri gelenlerinin ikna edilip belirlenen yerlere gönderil­mesi ve haklarında kısıtlayıcı kayıt bulunmayan diğer mültecilerin de istedik­leri ülkelere şevki işini bir ay bile sür­meyen bir zaman içinde başarı ile ger­çekleştirdi. Kesif politik temaslarla ge­çen günlerden sonra 21 Mart 1850'de fevkalâde komiserlik vazifesini devral­mak üzere Bükreş'e gitti.

Ahmed Vefik'in Fuad Paşa'nın yerini alışı, Rusya karşısında Romanya'ya ye­ni bir statü verilmesini isteyen Rumen çevrelerince ümit ve sevinçle karşılan­mıştı.

Rus işgalinin ağır yükü altında ezilen Rumen halkının meselelerini o Fuad Paşa'dan daha farklı ve vukuflu bir surette görüyordu. Romanya prens­liklerinde Rus nüfuzu günden güne ar­tarken A. Vefik Rus entrikalarına set çekerek Rumen halkının gönlünü kazan­masını ve buradaki Türk menfaatleri­ni korumasını bilen bir idare tarzı orta­ya koydu.

Romanya'daki istiklâl hareketlerini önlemek gayesiyle Besarabya'yı işgal eden Rus ordusunun girmiş olduğu top­raklardan, onların hareketine karşı Ef­lak'a sevkedilmiş bulunan Türk birlikle­riyle aynı zamanda çekilmesi işinin Ruslar'ca sürüncemeye bırakılmasına mey­dan vermeden gerçekleşmesinde yine onun, azimli tedbirleri ve taviz vermez tutumu ile mühim rolü oldu.

Kendisi hakkında, "Çoktan beri Babıâli Çar or­dularının karşısında, o zamana kadar politika ile öğür olmamış bu genç ada­mın ağzından olduğu şekilde yüksek ve kararlı konuşmamıştı diyen Ubicini'nin belirttiği gibi, son Rus taburları Prut'un ötesine çekildikten sonradır ki o da Ro­manya'yı terketmekteydi.

On sekiz ay süren bu memuriyeti sı­rasında mükemmel bir diplomat oldu­ğunu ispatlayan A. Vefik. vazifesi bitti­ğinde buradaki hizmet ve başarıların­dan dolayı Sultan Abdülmecid namına hususi bir takdirname ile taltif edildiği gibi, başta Rumenler'inki olduğu halde yabancı basında da şahsiyetini ve başa­rılarını öven yazılar çıktı.

Boğdan Prensi Stirbey de Rumen halkı adına kendisine bir teşekkürname yayımlamıştı.

Dönüşünde efkâr-ı umûmiyece harici­ye nazırlığı için biçilmiş bir kaftan gi­bi görülen Ahmed Vefık, daha Roman­ya'dan ayrılmadan Encümen-i Dâniş'in 1 Haziran 1851'de kuruluşu ile birlikte adları da ilân edilen kırk kişi arasında buraya aslî üye seçilişi ardından, İstan­bul'a gelişinden birkaç gün sonra da 15 Haziran 1851de Tahran büyükelçiliğine tayin edildi ve bu münasebetle rüt­besi ülâ sınıf-ı sânîsine yükseltildi (hazi­ran sonu.

İki ay sonra da pek az kim­seye lâyık görülen iftihar nişanı verildi. Yeni vazifesine hemen gittiğinin sanıl­masının aksine ancak bir senelik gecik­me ile Tahran'a hareket edebildi.

Böy­lece Encümen-i Dâniş'in başlangıçtaki toplantılarına katılma fırsatını elde etti.

İran'la siyasî münasebetlerin isteni­len seviyeye getirilmesi düşünüldüğü bir sırada kabiliyetlerinden, aynı zamanda Rusya ve İngiltere elçileri ile yakından temas kurabilecek durumda olmasından dolayı bu iş için en uygun kimse olarak bilhassa seçilmiş bulunan Ahmed Vefik, Tahran elçiliğinde meziyetleriyle kendi­ni bir kere daha ispatladı.

Daha 4 Eylül 1852'de şahın huzuruna kabul merasi­minden başlayıp İran hükümetinin bü­tün itirazlarına rağmen elçiliğe Türk bayrağının çekilmesine kadar protokol­de Osmanlı Devleti'nin ağırlığını çeşitli vesilelerle hissettirmeye dikkat eden Ahmed Vefik, Kırım Harbi dolayısıyla İran'da çeşitli Rus entrikalarının dön­düğü bir zamana rastlayan bu vazife­sinde Türk menfaatlerinin korunması bakımından büyük bir dirayet gösterdi.

1854 ilkbaharındaki bir mektubunda, "İran bizim için tamamen kazanılmış bir savaş meydanıdır" demesi bu diplomatik başarının ifadesidir.

Kırım Harbi'nin pat­lak vermesinden az önce, bir sene için­de İran'daki işlerini bitirebileceğini ümit eden Ahmed Vefik vazifesinden 1854 Eylülünde izinli olarak ayrılırken Bağdat mıntıkasını ve doğu sınır bölgesini tef­tişe de memur edilmişti.

1 Eylül'de İran hükümdarı Nâsırüddin Şah tarafından huzura kabul olunup güç şartlar altında dirayetle yerine getirdiği hizmetlerinden dolayı kendisine şahın elmaslı portresiyle birlikte İran'ın en büyük nişanı veril­miş, ertesi gün şahın hassa alayında­ki bir birliğin refakatinde yola çıkmış­tı.

Bölge teftişi münasebetiyle bir süre Bağdat'ta kalıp 25 Kasım 1854'te istan­bul'a dönüşünden az sonra, Reşid Paşa'nın dördüncü sadâretinde, hizmetle­rine mükâfat olarak rütbesinin ülâ ev­veline yükseltilmesinden başka, kendi­sine yeni ihdas edilen Mecîdî nişanının ikinci rütbesi verildi; ayrıca Tahran se­firliği sıfatı uhdesinde kalmak üzere, ile­ri gelen devlet adamlarına mahsus bir mevki olan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm-ı Adliyye âzalığına getirildi (8 Ocak 1855).

Bir­kaç gün sonra da ceza ve muhakemat kanunlarını yeni baştan kaleme almak vazifesiyle memur kılınarak buranın Mu­hakemat Dairesi başkanlığına tayin edil­di.

Ardından da bâlâ rütbesiyle birlikte 14 Mart 1857'de Deâvî nazırlığına yük­seltildi.

İş sahiplerine karşı tutumunun sertliği ve usulsüz muamelelerde bu­lunduğu yolundaki şikâyetler yüzünden, Reşid Paşa'nın kısa bir müddet için sa­dâretten ayrıldığı sırada bu vazifeden alınarak Meclis-i Vâlâ âzalığına döndü (Eylül 1857).

Meclis-i Vâlâ'daki vazifesini, biribirini takip eden sadrazam değişiklikleri ve bu arada Âlî Paşa'nın sadâreti sırasında da muhafaza eden Ahmed Vefik'e Kıbrıslı Mehmed Emin Paşa'nın kısa sadâreti zamanında 10 Aralık 1859da Paris bü­yükelçiliği verildi.

Bu vazifesinde Türklüğün şerefini ve devletin itibar ve haysiyetini korumak yolunda -meselâ Hz. Muhammed ile ilgi­li bir tiyatro temsilini daha perde açılır­ken bizzat sahneye çıkarak durdurma­sı gibi- çeşitli fıkra ve menkıbelere ko­nu olacak derecede enerjik davranışları, millî menfaatler hususundaki hassasiye­ti ile nam yaptı.

Varışından üç buçuk ay kadar sonra Lübnan'da müslümanlarla yerli hıristiyanlar arasında 1860 Hazira­nında patlak verip Temmuz başlarında Suriye'ye sıçrayan ve Avrupa'da büyük heyecan ve tepki doğuran katliamların devletler arası mühim siyasî bir mesele halini alarak Fransa'nın nizamı kurmak bahanesiyle Suriye'yi işgale kalkması­nın sebep olduğu buhran esnasında, ba­şını İmparator III. Napoleon'un çektiği Fransız ihtiraslarının gemlenmesinde mühim bir rol oynadı.

Fransa'nın Bey­rut ve Şam'a asker göndererek müda­halede bulunmak teşebbüsü üzerine Paris'te İngiltere, Fransa, Prusya, Avus­turya, Rusya ve Türkiye arasında duru­mun müzakare edilip bir sözleşmeye bağlanması için toplanan konferansta diplomatik oyalamalar ve yaptığı şiddetli çıkışlarla meselenin Avrupa efkâr-ı umûmiyesindeki ilk heyecanının yatıştı­ğı bir zamana kaymasını sağlayarak İn­giltere delegesinin de kendisini destek-lemesiyle Fransa'nın isteklerini sınırla­mayı başarmış, bu arada Rusya delege­sinin Osmanlı İmparatorluğu'nun başka taraflarına da böyle müdahalelere ze­min hazırlamak gayesiyle ısrarlı bir şe­kilde ortaya sürdüğü teklifi de kati su­rette akamete uğratmıştı.

Paris'te beş büyük Avrupa devletinin temsilcileriyle birlikte 3 Ağustos ve 5 Eylül 1860 ant­laşmalarına imza koyan Ahmed Vefik'in gördüğü büyük hizmeti, zamanın hadi­selerini gazeteci sıfatı ile de yakından takip eden Mordtmann, "Fuad Paşa'nın fevkalâde vazifesi bittiğinde Fransız as­kerinin Suriye topraklarını terketmesini Türkiye ona borçludur" diye ifade et­mektedir.

Lübnan ve Suriye hadiseleri ilk duyulduğunda efkâr-ı umumiyenin dinî taassupla galeyana geldiği Fransa, Suriye'ye büyük bir ordu şevki için ha­zırlıklara girişirken Ahmed Vefik daha işin başında Babıâli'yi uyarıp Hariciye Nâzın Fuad Paşa'nın fevkalâde komi­serlikle bir an önce gönderilerek ona. az sonra Paris anlaşması gereğince ge­len Fransız kuvvetlerine Suriye'de yapa­cak hiçbir şey bırakmayan tedbirleri al­ma fırsatını kazandırmıştı.

Ahmed Ve­fik bütün elçilik süresince gösterdiği eğilmek bilmez siyasî tutumu ve sağ­lam karakteriyle Avrupa diplomatik çev­relerinin hayretle karışık takdirlerini üzerine çekmişti.

Emellerini köstekle­yen ve şiddetli çıkışlarından sıkılan III. Napoleon onun geri alınmasını istedi. Suriye meselesinde ortaya koyduğu cüretkâr tavrı, devletin menfaatini koru­masına karşılık kendisinin vazifesinden uzaklaşması neticesini doğurmuştu.

20 Ocak 1861'de yerine Veliyyüddin Pa­şa'nın tayin edilmesiyle Ahmed Vefik'in Paris elçiliği sona erdi.

Veliyyüddin Pa­şa'nın Paris'e varması nisan ortalarını bulurken Ahmed Vefik, daha önceki pro­tokollerde Suriye'de altı ay müddetle kalması kabul edilen Fransız kuvvetleri­nin kalış sürelerinin bir altı ay daha uza­tılmasını kararlaştırmak için büyük dev­letler arasında Paris'te yeniden topla­nan konferansa Türkiye'nin fevkalâde murahhası sıfatı ile katıldı ve 19 Mart 1861 antlaşmasını imzaladı.

Bu arada Şubat 1861'de Meclis-i Vâlâ âzalığına ikinci defa tayini çıkmıştı.

Meclis-i Vâlâ âzası olarak 14 Nisan 1861 'de İstanbul'a dönen Ahmed Vefik, 23 Kasım 1861'de kurulan Fuad Paşa kabinesinde, paşa henüz fevkalâde ko­miserlikle Şam'da bulunmakta iken, Yû­suf Kâmil Paşa'nın sadâret kaymakam­lığı sırasında doğrudan doğruya hüküm­dar iradesiyle Evkâf-ı Hümâyun nâzın ol­du.

Burada, Süleymaniye Camii'nin sür­dürülmekte olan iç tamir ve restorasyo­nunda gösterdiği fevkalâde gayret ve hizmetten dolayı, cami kısmen tekrar ibadete açıldığında (15 Şubat 1862) ikin­ci rütbeden Osmanî nişanı ile taltif edil­di.

Büyük bir kararlılıkla bu nezarete bağlı müesseselerdeki birçok yolsuzluk­ların üstüne gitmesi yüzünden bunla­rı işleyenlerin hâmisi veya yakını duru­munda olan, bazı ileri gelenlerin kin ve düşmanlıklarını üzerine çekti.

Evkaf Nezâretinde altı ay kaldıktan sonra yapılmak istenen malî ıslahat için Sadrazam Fuad Paşanın kurulmasına ön ayak olduğu Dîvân-ı Âlî-i Muhasebat başkanlığına bakan statüsü ile getirildi (29 Mayıs 1862).

Bütçe teftişi gibi mü­him bir vazife ile de yetkili kılınan bu yeni devlet müessesesini teşkilâtlandı­rıp işler vaziyete getirmek işi kendisi­ne havale edilmişti.

Ancak memuriyeti­ne başlayalı henüz üç hafta olmuşken, Belgrad varoşlarındaki halka ve askerî karakollara Sırplar'ca üstüste saldırıla­ra geçilmesi ve bunlara kaleden topla karşılık verilmesi zorunda kalınması ne­ticesinde çıkan hadiseleri yerinde ince­lemek ve büyük devletlerin müdahale­sini davet edecek politik bir gaile haline gelmeye müsait bulunan bu nazik me­selenin dal budak salmasına meydan vermeden gereken tedbirleri almak va­zifesiyle Belgrad'a gönderildi (19 Haziran 1862)

Belgrad'da iki ay kalan Ahmed Vefik gerekeni kendinden beklenen şe­kilde başarıyla yerine getirdi.

Meydana gelen hadiselerden Sırp beyi Prens Mihail'i sorumlu tutan raporuna dayana­rak harekete geçen Babıâli'nin büyük devletlere Temmuz 1862 tarihli memo­randumu üzerine Sırp meselesini görüş­mek için bu devletlerin elçileriyle İstan­bul'da yapılacak konferansa katılmak talimatını alınca 16 Ağustos 1862'de İs­tanbul'a döndü.

Gelişinde altı ay kadar daha sürdür­düğü Dîvân-ı Muhasebat başkanlığı va­zifesinden 1863 Şubat sonlarında ayrı­larak yine Meclis-i Vâlâ Kavânîn Dâiresi âzalığına geçti.

Bu yılın kışında Dârül-fünun'da umuma açık derslerin veril­meye başlanmasından kısa bir müddet sonra Dîvân-ı Muhasebat başkanlığın­dan ayrılacağı sırada, kendi arzusuyla üzerine aldığı Hikmet-i Târih adı altın­daki derslerine 17 Şubat 1863'ten iti­baren başlamıştı.

Hulâsaları Tasvîr-i Ef­kâr gazetesinde tefrika halinde bası­lan bu dersler ancak bir buçuk ay ka­dar devam edebildi.

Süresinin bu kadar kısa olduğunu bilememek yüzünden, bir çoklarınca Darülfünun müderrisliği Ah­med Vefık için başlı başına bir sıfat ve üstelik tayinle getirildiği bir makam ve vazife gibi söz konusu edilmiştir.

Yolsuzlukları ve idarî aksaklıkları ye­rinde tesbit edip gidermek gayesiyle Anadolu ve Rumeli'de geniş çapta bir idarî teftiş hareketine teşebbüs edildi­ğinde, 2 Nisan 1863'te Yûsuf Kâmil Pa­şa'nın sadâreti sırasında Anadolu sağ kol müfettişliğine tayin edildi.

4 Mayıs 1863'te İstanbul'dan ayrılan A. Vefik'in teftiş sahası Batı Anadolu'da Kocaeli'den İçel'e kadar olan güzergâhtaki merkezleri içine almakta idi.

Daha Darı­ca, İzmit gibi ilk merhalelerinden başla­yarak vardığı her yerde giriştiği yapıcı olduğu kadar hızlı ve çok başarılı parlak icraatını devrin gazeteleri hususî suret­te verdikleri haberlerde takdirle akset­tiriyorlardı. İhmal ve büyük zelzele do­layısıyla baştan başa harap vaziyette gördüğü Hüdâvendigâr (Bursa) vilâyeti­nin imarı işi, A. Vefık'i teftiş sahasının ileriki duraklarına gitmekten alıkoydu.

Devletin ilk payitahtını içinde bulundu­ğu harap halden kurtarmayı millî bir izzet-i nefis meselesi kabul eden A. Ve­fık, Bursa'yı iptidaî ve yıkık dökük bir şehir olmaktan çıkarıp mâmur bir ha­le getirmek için büyük gayret sarfetti. Kendisine gelinceye kadar Bursa'nın pek ihmal edilmiş yol meselesini başlı başına bir iş edinerek dolambaçlı yol­larla boğulmuş şehir içini kestirme ve geniş yeni yollar açarak ferahlatmayı başta gelen bir belediyecilik siyaseti bil­miş, hastahane bakımından fakir olan şehrin kendisinden sonra tamamlana­cak bir memleket hastahanesine ka­vuşmasına ön ayak olmuş, şehre dağlar­dan -bir tanesine halkın Müfettiş Suyu diye de kendi adını verdiği- sular indir­miş, bataklıkları kurutmuş, eşkıyalığın kökünü kazımıştı.

Bursa'nın tarihî eser ve âbidelerinin kurtarılması ise Ahmed Vefik'in adını, daha sonra valiliğinde yaptıkları ile beraber yıllarca dillerden düşürmeyen en büyük hizmet ve başa­rılarından oldu.

Zelzelenin tahribatıyla kubbesi yıkılmak üzere olan Yeşilcami'yi, çinileri dökülmekte olan Çelebi Mehmed Türbesi'ni ihyaya muvaffak oluşu, her iki mimari âbidenin. Cem Sultan Türbe­si de dahil, ayrıca üzerleri örtülüp za­manla görünmez olmuş duvar nakışla­rını ve çinilerini Fransız seramikçi ve mi­marı Parvillee eliyle tekrar gün ışığına çı­karışı, A. Vefik'in Bursa'da giriştiği bü­yük imar ve restorasyon hareketinin ba­şında yer alır.

Ulucami de tekrar eski güzelliğini bulurken şehirdeki bütün se­lâtin cami ve türbeleri onun gayretiyle tamire girer. Bu arada Osmanlı Devle-ti'nin ilk iki hükümdarı Osman ve Orhan gazilerin köhne ev yığınları arasında gö­rünmez olmuş türbelerini de çevrelerini açarak ortaya çıkardı.

Engel tanımayan azmi sayesinde ayrıca vakıf gelirlerini temin ettiği daha birçok cami ve tarihî binayı restore ettirerek şehre kazandır­dı.

Ahmed Vefık, tamir edilen camileri, hanları, çeşme ve şadırvanları ile Bur­sa'yı bir imar şantiyesi haline getirmiş­ti. Burayı güzelleştirme ve mâmur kıl­ma uğrundaki hizmetleri herkesçe tes­lim edilen Ahmed Vefik Paşa şehir hal­kı tarafından yıllarca "Bursa'nın kurta­rıcısı" diye anıldı.

Geniş çaplı imar faaliyeti yanında ida­rî bozukluklara ve çeşitli yolsuzluklara da el koyan A. Vefık hakkında, bundan menfaati bozulan bir kısım memur ve eşrafın halktan bazı kimseleri kışkırt­maları, merkezdeki siyasî düşmanları­nın da bunları desteklenmesiyle ortaya atılan iftira ve şikâyetlerden dolayı, me­muriyeti bir buçuk seneye vardığı sıra­larda tahkikat açılmıştı.

Bu arada 2 Ekim 1864'te bütün müfettişlikler lağ­vedildi ve kendisine yeni bir vazife veril­medi.

Düşmanlarının rol oynadığı tahki­kat sonunda, 11 Mart 1865'te emeklilik adı altında azli ilân edildi.

Böylece yirmi yedi yıl başarı ile sürmüş bir devlet hiz­metinden sonra artık memuriyet haya­tına uzun süreli kesintiler getiren azil­ler devresi başladı.

Rume