Hit (607) Y-1358

Filibeli Ahmed Hilmi (Şehbenderzade)

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Filibe / Bulgaristan D.Tarihi : 1865
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 1914
Görevi : Mutasavvıf Uzm.Alanı : Araştırmacı-Yazar,Felsefe,Gazeteci, yazar,Tasavvuf
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Arabça, Osmanlıca Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : Serkan Boztilki/2008-01-31 Güncelleyen : /0000-00-00

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi
Şehbenderzâde lakabı, babası Süleyman Beyin konsolosluğu dolayısıyladır. Coşkun Kalender, Kalender Geda Özdemir, Şeyh Hüsni, Şeyh Mihriddin Arusi takma adlarını da kullandı İlköğrenimini Filibe'de tamamladıktan sonra bir süre Filibe müftüsünden Arapça ve temel İslâm bilimler eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'da Galatasaray Sultanisini (Lisesini) bitirdi. Bir süre ailesiyle birlikte yerleştiği İzmir'de kaldıktan sonra yeniden İstanbul'a döndü ve Duyun-i Umumiye İdaresinde (1890) memurluğa başladı. Görevli olarak gönderildiği Beyrut'ta Jöntürklerle tanışarak Mısır'a geçti. Burada Terakki-i Osmanî Cemiyetine girdi ve Çaylak adlı bir mizah gazetesi çıkardı. 1901'de İstanbul'a döndüyse de bir ihbar üzerine Fizan'a sürüldü. Orada araştırmalarını sürdürdü, Arûsi tarikatına bağlanarak tasavvufla ilgilendi. II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul'a dönerek İslâm birliği görüşünü savunan İttihad-ı İslâm (1908, 18 sayı) gazetesini çıkardı. Bu gazetenin kapatılması üzerine yazılarını İkdam, Tasvir-i Efkâr gazeteleri ile Sırâı-t Müstakim ve Şehbal dergilerinde yayımladı. 1910 yılında Hikmet Matbaa-i İslâmiyesi'ni kurarak haftalık Hikmet Ceride-i İslâmiye’yi çıkardı. Bu gazetelerde ve dergilerde, kitaplarında kullandığı Şeyh Mihriddin Arûsî, Coşkun Kalender, Kalender Gedâ, Özdemir gibi imzalar kullandı. Yeniden çıkardığı Hikmet gazetesi (1911, 84 sayı), İttihad Terakkiyi eleştirmesi nedeniyle, bir buçuk ayda beş defa kapatıldı ve Bursa'ya sürüldü. 1912 yılından itibaren Hikmet, Münakaşa, Kanad, Nimet gazetelerini çıkardı. 1911 yılında yayımlamaya başladığı mizah gazetesi Çaylak'ı bir sayı çıkarabildi. II. Meşrutiyet'ten sonra Dârülfünun’da (üniversite) felsefe dersleri vermiş olan Şehbenderzâde'nin, ilk mücadeleyi başlattığı masonlar tarafından zehirletilerek öldürüldüğü ileri sürülmüştür.
Materyalizme karşı spiritüalizmi (ruhçuluk, maneviyatçılık) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi olan Ahmed Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri'nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı'dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı'da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmed Hilmi'de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir değişme görülür. Bu değişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerim anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır. Ahmed Hilmi'nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Allah'ın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıkağı İslâm'ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır. Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet'te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslâm'ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı'daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını, Allah'ı İnkâr Mümkün mü? (1911), Huzur-ı Akl ü Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkârcı Doktrinler (1916) adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayımladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslamcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir. Büchner'in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı'da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.
Ahmed Hilmi, Batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye'de "bilim felsefesinin öncüsü" durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri'nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmed Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux"un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreceli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığım vurgular.
Ahmed Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağıtmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.
O kendi felsefi mesleğini Vahdet-i Vücûd (A'mak-ı Hayal -Hayalin Derinlikleri) olarak -açıklamışsa da Darülfünun'da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla ele alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir, özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batıya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslâm'ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslamcı aydınlardan biri olan Ahmed Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslam (İslâm Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.

ESERLERİ:
ARAŞT1RMA-İNCELEME:

  • Abdülhamid ve Seyyid Muhammedü'l Mehdi ve Asr-ı Hamidi'de Alem-i İslâm ve Sunisîler (1909)
  • Tarih-i İslâm (Dosy'nin Tarih-i İslâm'ına reddiye, 2. C, 1910, İslâm Tarihi adıyla, 1971 ve 1974)
  • Akvâm-ı Cihan (1911)
  • Yirminci Asırda Alem-ı İslâm ve Avrupa / Müslümanlara Rehber-i Siyaset (1911, Müslümanlar Uyanın adıyla, 1966)
  • Türk Ruhu Nasıl Yapılıyor? (1911)
  • Allah'ı İnkâr Mümkün müdür? (1911, N. Taylan E. Onarat'ın sadeleştirmesiyle, 1978)
  • Mu İlm-i Ahval-i Ruh (1911)
  • Yeni Akadi: Üssü İslam (19l3)
  • Akvamı Cihan (1913)
  • Darülfünun Efendilerine Tahriri Konferans: Hangi Mesleki Felsefeyi Kabul Etmeliyiz? (1913, Üniversiteli Gençlerle Bir Konuşma adıyla, 1963)
  • İki Gavs -ı Enam: Abdulkadir ve Abdusselam (1913)
  • Huzur-ı Akl û Fendi Maddiyyûn Meslek-i Dalaleti (Celal Nuri İlerinin Tarih-i İstikbal adlı eserine reddiye, 1914; Sadık Albayrak tarafından İlim Karşısında Maddecilik alt başlığıyla)
  • Cihad-ı Ekber'e (1914)
  • Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Nebimizi Bilelim (1915)
  • Muhalefetin İflası (İttihad ve Terakkiye eleştiri, 1915)
  • Senusiler ve Sultan Abdülhamid (haz. İsmail Cömert, 2002).

ROMAN:

  • Vay Kız Beğciği Seviyor (1908)
  • Amak-ı Hayal: Raci'nin Hatıraları (1910, 1958)
  • Öksüz Turgut (1910, 1977).

PİYES:

  • İstibdadın Vahşetleri Yahud Bir Fedakârın ölümü (piyes,1910),

ŞEHBENDERZÂDE FİLİBELİ AHMED
HİLMİ SAADET

Her insan, her akıl ve vicdan sahibi, hattâ en değersiz bir hayvan bile bu varlık ve kalabalıklar aleminde ihtiyaçları duyduğu andan itibaren saadeti araştırmaya başlar. Bu öyle değişmez bir kaidedir ki tabiat kanunları içinde her kanun uzaklaşmış olsa bile bu kaide, her halde bu geri çekilme kanunundan uzaktır. Hayvanlar aklî kanaatiyle belki de çoğunlukla nisbî bir saadet bulur. Zira istekleri, zevki, düşüncesi sınırlıdır. Yalnız insan - kâmil insan müstesna olmak şartıyla - araştırdığı, istediği ve arzuladığı saadetini mahiyetini pek de bilmediği halde yinede bilmediği bu meseleye had ve hudut tasavvur etmez ve tayin eylemez. Nice mesut kimseler vardır ki bu hırs ve îbtilâ sebebiyle mesut olamadığı kanaatinde bulunur. Kendi kendine fani hayatını cehennemi bir hale getirir. Zaten en basit ve ilkel bir insanın, bir insan yavrusunun bile bitmez tükenmez bir emeli vardır. İnsan! İşte şu devrede her şeyi oldukça anlaşılmışken anlaşılamayan bir muamma! Nedense İnsan yaratılış icabı acayiptir. Bir çok şeylere sahip olur, oldukça da hırsı artar?
Acaba saadet nedir? İşte bunu bilen yoktur. En doğru ifadesi ile âlemin gürültüsünden habersiz mecnunlar mesut sayılabilir.
Dikkat ediniz. Bir şehri tiyatroya, halkını aktöre benzetmek çok mümkünüdür. (K) şehrindeydim. Zamanın zorlaması icabı herkesle temas ediyordum.
Pek çok tetkik süzgecinden geçirdim. Bunlar manâlı ve mânâsız bir çok noksanlıklarla malûl ve mûsab olduklarından mesut değildiler. Bu koca memlekette en fazla dikkatimi üç şahsiyet çekmişti.
Biri oturduğum mahallenin imamı. Diğeri de... Tekkesi Şeyhi olan zat idi. Her ikisi cidden tuhaf şeylerdi.
İmam efendi oldukça ders görmüş, Ezher'e (104) kadar gitmiş, buna rağmen vakti hali yerinde, çeneli, eşraf bozması itibarlı, fazlaca nüfuzlu ve aynı zamanda çok atak ve ileri derecede mutaassıp bir şahıstı.
Şeyh efendiye gelince, babadan miras kalan tekkenin (105) muntazam geliri ile müreffeh bir durumda, İsrailiyattan (106) başka evliya, enbiya hikâyelerine vakıf, bir çok safsata ve hurafeyi bilen, bütün semâ' ve âyin (107) usullerini bilir, mütemadiyen rüya görür, cin devşirir, şeytan toplar ve bağlar bir adamdı.
İmam Efendi herkese itiraz eder. Âhir zaman geldiğinde, iman ve itikadın zayıflığından ve kıyametin kopmasına az bir zaman kaldığından dem vurur. Herkeste bir ayıp ve kusur görür. Kimsenin kıldığı namazı, aldığı abdesti beğenmez, kendinden başka şeriata (108) bağlı Allah'tan korkan adam göremez. Halbuki İmam şimdiki durumu ile çok mesut olabilirken yukarıdaki durumları dolayısıyla kendini mahrum etmekle beraber bu mahrumiyetini bîr de faizle gizli olarak köylülere para vererek tefecilik yapmak, yolunca domuzu bile kuyruğu ile yutmak ve her zaman kaza ve kadere aşırı bir teslimiyetten bahsederken gök gürlemesini kulaklarını avuçları ile tıkayarak duymamaya ve vaktinin büyük kısmını gizli ve meşru olmayan eğlencelerle geçirmek ve lüzumsuz tatsızlıklara maruz kalarak kötü ahlâkı ile kendi saadetini bütün bütün iki kat eylemekle bilinirdi.
Şeyhe gelince, cin devşirmek bir tarafa, cin korkusundan geceleri tuvalete bile karısı beraber olmadıkça gidemiyordu. Evinde kızının durumunu bazan görür, bazan görmez. Basit, aptal, tara manâsıyla miskin bir adam olduğundan, bu da kendini bilenlere göre biraz tedbîrle tam istidata sahip olabilirken şu halleri ile her seferinde ızdırap içindedir.
Asıl mevzuumuzu teşkil eden üçüncü şahsiyettir. Bu üçüncü şahıs araştırmalarımın neticesine göre hayatından razı ve aynı zamanda bir ölçüye göre mesut bir aile teşkil etmektedir. Şehirde dolaşmam sırasında bulunduğum yere beş on adım mesafede Hamdun isimli bir marangoz dikkatimi çekmişti. Bu adam otuzla kırk yaşları arasında görünüyor, vücudu sağlam, sıhhati yerinde olduğu da yüzünden ve halinden anlaşılıyordu. Her zaman neşeli olan bu zatla gelip geçtikçe selâmlaşırdım. Bir gün meczûblara mahsus bir imtiyazla selâmdan sonra dükkânın bir köşesindeki iskemleye çöktüm. Beni memnuniyet ve hürmetle karşıladı. Derhal en küçük çırağını kahve ısmarlamaya gönderdi. Hamdun Ağa bir tahtayı rendelemekle beraber sohbetimiz devam ediyordu. Diyordu ki:
- Baba! Bir marangoz boş durmak ve çene çalmakla vaktini geçirmemelidir. Kusura bakma. Hususiyle gördüğün bu üç kalfa ve çırak oğullarımdir. Beni işten uzak, bozboğazlık eder görürlerse kötü bir örnek olur. Bir taraftan çalışır, bir taraftan da seninle görüşebilirim. Çalıştığım için kusura bakma!"
Diğer tezgâhtar ününde biri yirmi, diğeri onbeş-onaltı yaşlarında gürbüz, çalışıp kazanmaya örnek iki genç, pehlivan pazularını andıran kollarını sıvamışlar, işleri ile meşguldüler. Dükkânın daha içinde bana kahve ısmarlamaya giden sekiz on yaşlarında tombul bir çocuk da talaş ve yongaları ayırıp çuvallara koymaya çalışıyordu.
Ben bir taraftan kahvemi içiyor, bir taraftan da;"— Hamdun Ağa! Maşallah, Allah bağışlasın. Bunlar senin oğulların, öyle mi?" dedim.
Hamdun Ağa iftihar edici bir tavırla:
— Evet. Üçü de oğullarımdır. Büyüğü ilk çocuğumdur. Şimdi yirmi yaşına girmek üzere. Memleketin en mahir, en çalışkan marangoz ustalarından oldu. Hattâ kendi kendine benim bilmediğim zeytin işlerini, kabartma ve oymacılık gibi şeyleri öğrendi. Yakında bu sanatı benimseyen inşaatçı Yahudilere üstün gelecektir. Halen kendisine bir mecidiye (109) gündelik veriyorum."
— Yâ! Gündeliği kimden alıyor?"
— Kimden alacak ya! Benden. Farzet ki oğlum yok. Dükkânımda bîr usta çalıştıracağım. Maharetli bir usta günde bir Mecidiye almayacak mı? Ben dışarıdan adam alacağıma kendi oğullarımı çalıştırmaktayım." (...)
(Hayalîn Derinlikleri-A'mâk-ı Hayâl, haz. Sadık Albayrak, tsz.)