Hit (761) Y-1325

Halim Paşa Said

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 18.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Kahire / Mısır D.Tarihi : 1863
Ö.Yeri : Roma / İtalya Ö.Tarihi : 1921
Görevi : Sadrazam,Yazar Uzm.Alanı : Devlet Adamı
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Arabça, Farsça, Fransızca, İngilizce Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-01-31 Güncelleyen : /0000-00-00

Halim Paşa Said
Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu ve vezir Halim Paşa'nın oğludur, özel öğrenim görerek yetişti.
Gençlik yıllarında Arapça, Farsça, Fransızca ve ingilizce öğrendi, İsviçre'de siyasal bilimler dalında yükseköğrenim gördü.
1888 yılında mirmiran (beylerbeyi) rütbesiyle Şurayı Devlet (Danıştay) üyeliğine getirildi.
Rumeli Beylerbeyi oldu (1900).
Ancak II. Abdülhamid döneminde sürekli izlenme ve baskı altında tutulmaya dayanamayarak Mısır'a kaçtı.
Oradan Avrupa'ya geçerek önceden de ilişkili olduğu Jön Türkler'e maddi ve fikri yardımlarda bulundu.
Meşrutiyet'in ilanı (1908) üzerine döndüğü istanbul'da önce Yeniköy Belediye Başkanlığına, ardından Cemiyet-i Umumiye-i Belediye ikinci başkanlığına, 1912 yılında Mahmut Şevket Paşa kabinesinde Şurayı Devlet Başkanlığına ve bu göreve atanışından üç gün sonra da Hariciye Nazırlığı (Dışişleri Bakanlığı)'na getirildi.
Mahmut Şevket Paşa'nın 1913 yılında öldürülmesi üzerine onun yerine sadrazam (başbakan)lığa atandı.
Kurduğu kabinede Hariciye Nazırlığını da üstlendi.
Onun sadrazamlığı sırasında Edirne, Bulgarlar'dan geri alındı.
Balkan devletleriyle barış antlaşmaları yapıldı.
Türkiye'nin Birinci Dünya Savaşı'na girmesine karşı çıktı.
Bu nedenle arasının açıldığı İttihad ve Terakkinin ileri gelenleriyle sürtüşmesi giderek arttı, ilk istifasını ısrarlar karşısında geri aldıysa da, Hariciye Nezaretinin kendisinden alınması ve artık yönetimde kendisine danışılmaması üzerine 1917 yılında istifa ederek görevinden ayrıldı.
Mütarekeden sonra ingilizler tarafından Malta'ya (1919) Sürüldü.
1921 yılında serbest kalınca İstanbul'a dönmek istedi.
Bu isteğine izin verilmeyince Sicilya üzerinden Roma'ya geçti. Roma'da bir Ermeni terörist tarafından öldürüldü.
Cenazesi İstanbul'a getirilerek Sultan Mahmud Türbesi'nin bahçesine gömüldü.

ESERLERİ:

  • Buhranlarımız (1919, eser önce Sebilürreşad dergisinde tefrika edilen şu 7 bölümden oluşmuştur: Meşrutiyet, Mukallitlerimiz, Buhran-ı Fikrimiz, Buhran-ı İçtimaimiz, Taassub, İnhitat-ı İslâm Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiyye, İslâmlaşmak. Bu eser, M. Ertuğrul Düzdağ tarafından sadeleştirilerek, Buhranlarımız adıyla "Tercüman 1001 Temel Eser" dizisinden, ayrıca Ahmet Özalp tarafından sadeleştirilerek Toplumsal Çözülme adıyla, 1983),
  • İslâm'da Teşkilatı Siyasiyye (Mehmet Akif'in çevirisi, Sebilürreşad dergisinde tefrika edildi.)

SAİD HALIM PAŞA
İSLÂM HUKUKUNUN EGEMENLİĞİ İLKESİNİN SONUÇLARI

İslâm hukukunun egemenliği ilkesinin sonuçları esaslı bir önem taşımaktadır. Çünkü bunlar, kendini mevcut diğer toplumlardan çok açık bir şekilde ayıran yeni temeller üzerine kurulmuş ve büsbütün yeni bir toplum oluşturmuştur.
İslâm'ın toplumsal yapı üzerinde gerçekleştirdiği iş, kelimelerin en doğal anlam ve ruhuyla adalet ve özgürlük temellerine dayalı bir toplumsal düzen kurmuş olmasından ibarettir, öyle bir toplumsal düzen ki, sınıf ve parti rekabetleri kesin biçimde sürülüp çıkarılmış, özgürlüğe ve eşitliğe karşı hiçbir tepki yükselmemiş, bunun neticesi olarak insani dayanışmayı en gerçek ve samimi bir şekilde tanımış, bu dayanışma bir kavimden diğer kavme kol atarak, aralarında o eşi görülmemiş "İslâm kardeşliğini tesis etmiş, dünyanın değişik bölgelerinde, çeşitli kıtalarında yaşayan muhtelif ırklara mensup dörtyüz milyona yakın bütün bir dünyayı büyük bir İslâm ailesi halinde birleştirmiştir.
İslâm, bundan başka, İslâm kavimlerini öyle ortak ve sabit bir idealle donatmıştır ki, bu ideal onların sürekli evrimini öngörmekte, emretmektedir.
Bu sayededir ki, binüçyüz yıldan fazla bir zamandan beri, bütün İslâm kavimleri, gerek güçlü ve üstün dönemlerinde, gerek çöküş zamanlarında, Şeriat'ın emir ve öğütlerine uygun hareket etmekten, ona canla başla hizmet etmekten başka bir amaç beslemediler.
Kendi esenliklerini yalnız ondan beklediler ve bu esenliğin gerçekleşmesini, yalnız onun yüksek gerçeklerine boyun eğmeye bağlı gördüler.
İslâm'ın toplumsal yapı üzerindeki fiili etkileri, devlete o zamana kadar görülmemiş öyle bir mevki ve nüfuz kazandırdı ki, bu mevki ve nüfuz devletin hem korku verici (heybetli), hem sevimli, hem de saygın görülmesini sağladı.
Evet, devlet kendini sevdirdi. Çünkü o, Şeriat'a hizmet etmek, ona saygı gösterilmesini sağlamak amacıyla, yine Şeriat’tan doğmuştu. Çünkü, bu şekilde, hiç söz götürmeyecek öyle bir yasallık, meşruiyet kazanmış bulunuyordu ki, bu yasallık, kendini her türlü gasb ve tahakküm kuşkularının üstünde tutuyordu. Korku verici ve saygın olmasına gelince; bu da her türlü yanlış ve eksiklikten arınmış olan kutsal kaynağından aldığı külli kudretten; bir de, kendisinin ahlaki ve toplumsal gerçeklerin ilkesi olmasından ileri geliyordu.
Hatta, kendi adına yapılan bütün yolsuzluklar, ne onun gözlerdeki mevkiini, ne de ruhlara vermiş olduğu güveni kesinlikle sarsamadı.
İslâm kavimleri şu kanıyı her zaman muhafaza etmişlerdir: Gerek adaletsizlik, gerçek zorbalık ve baskıcılık bunların ne devletlerinde, ne yasalarında ve ne de kurumlarındadır. Fakat bunlar, yalnızca kudreti ellerine geçirerek yasa adına hareket ettiklerini iddia eden kişilerden kaynaklanmaktadır.
Bu nedenle Müslümanlar, Şeriat tarafından tesis edilen devletin yasallığına (meşruiyet) karşı ne itiraz etmeyi, ne de hangi şekilde olursa olsun, devleti yıkmayı düşünmedikleri gibi, yapılan adaletsizliklere, yolsuzluklara son vermek için de işleri, devleti temsile ve yasaları uygulamaya en ehil kabul ettikleri ellere tevdi etmekten başka yol aramamışlardır.
O halde, Şeriat'ın egemenliği ilkesi denilen bu mutlak gerçek, olaylarla öyle kesin ve görkemli bir şekilde kurulmuş bulunuyor; bu ilke, öyle bir toplumsal düzen oluşturuyor ki, insana bireysel ve toplumsal planda gerçek bir mutluluk temin etmek için mümkün olan şanların tümünü ihtiva ediyor.
Öyle bir toplumsal düzen ki, o zamana kadar insanın kararları önüne dikilip onu tam bir özgürlük içinde evrimden, gelişmekten alıkoyan binlerce engel, şaşırtıcı bir biçimde devrilip gidiyor, öyle bir toplumsal düzen ki, az bir zaman içinde ve hiç yoktan hayret verici bir uygarlık oluşturarak yüzyıllarca insanlığı bilimin, hikmetin ve adaletin bereketli nurlarıyla aydınlatıyor ve onu ahlaki, toplumsal ve maddi bakımdan benzeri görülmemiş bir mutluluk içinde yaşatıyor.
(İslâm ve Batı Toplumlarında Siyasal Kurumlar, 1987)

SAİD HALİM PAŞA Kurtuluş Kayalı
Mehmed Said Halim Paşa eski Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın torunu ve Halim Paşa'nın oğludur. 1863'te Kahire'de doğdu, özel hocalardan Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca eğitimi gördü.
İsviçre'de üniversite düzeyinde siyasi ilimler okuduktan sonra İstanbul'a geldi ve 1888'de Şura-yı Devlet Azalığına tayin edildi. Jön Türk hareketiyle ilişki kurarak onlara maddi yardımda bulundu. Bu bağlantı yüzünden önce Mısır'a oradan da Avrupa'ya gitmek zorunda kaldı.
II. Meşrutiyet'in ilânı üzerine ülkeye dönerek Meclis-i Âyan'a girdi. 1912 Temmuzunda İttihad ve Terakki Cemiyeti umumî kâtibi oldu. 1913 Haziranı'nda da sadrazamlığa tayin edildi. Sadrazamlığı sırasında Hariciye nazırlığını da uhdesinde bulunduran Said Halim Paşa 1915'te bu görevi Şura-yı Devlet Reisi Halil Bey'e (Menteşe) devretti.
1917 Şubatı'nda sadrazamlıktan azledildi. Mütareke döneminde ise Malta'ya sürüldü. Oradan ayrıldıktan sonra Roma'ya yerleşti ve bir Ermeni tedhişçinin suikasti neticesi 6 Aralık 1921 "de öldü.
Said Halim Paşanın yaşantısı siyasi hareketlerle bağlantısının esnek olduğunu göstermektedir. Birkaç kişinin yazdığına göre üst düzeyde siyasetle uğraşmış, gündelik siyasal gelişmeleri teferruat olarak görmüştür. Devlet adamlığı tecrübesi ve olaylara belli bir perspektiften bakabilme yeteneği onu döneminin diğer düşünürlerinden önemli ölçüde ayırmıştır. Devlet adamlığı tecrübesi olaylara tümüyle soyut bir şekilde bakmasını ve sadece pragmatik hal çareleri aramasını önlemiştir.
Siyasal yaşantısı ve soyutlama gücü bazı somut sorunlarda taraf tutmamasına yol açmıştır. Temel sorunu İslâm ve Batı sorunudur. Sosyal şartların belirleyiciliğini kabul etmesi çoğu konuya anlamlı yanıtlar getirmesi sonucunu doğurmuştur.
Osmanlı İmparatorluğu'nun sorunları üzerinde dururken bazı hususlarda hassas davranmıştır. Batı ve İslâm konularını esas alması Osmanlı toplumunun somut sorunlarını ve genelde İslâm dünyasının karşı karşıya kaldığı sorunları çözmek amacıyladır.
Osmanlı toplumunun sorunlarını çözümlemeye çalışırken bazı genellemeler yapmıştır. Bu genellemelerinde tarihsel ve toplumsal konular sürekli olarak gündemde olmuştur. Anayasa konusunu değerlendirirken siyasi gelişmelere nasıl baktığı da ortaya çıkmaktadır.
1969'da bir yazarın altını çizdiği "Sultan Hamid yaşamasaydı bile çağdaştan bir Sultan Hamid yaratırlardı" şeklinde özetlenebilecek düşüncesini daha geniş bir bağlamda yorumlamak denenmelidir. Said Halim Paşa İttihad ve Terakki'ye ilişkin olarak da benzeri bir değerlendirme yapmaktadır.
Said Halim Paşa'nın düşüncelerini açıklığa kavuşturmak için sözü edilen nitelemesinin ayrıntılı olarak bilinmesi gerekmektedir: "Bir idare yalnız bir adamın veya bir partinin değil, bütün bir neslin eseridir. Sultan Hamid kendi adıyla yâdedilen 'İdare-i Hamidiye'nin tek âmili ve kurucusu değildi. Belki bu idarenin mühim âmillerindendi, fakat Sultan Hamid dünyaya gelmemiş olsaydı, muasırları başka bir Sultan Hamid'in meydana gelmesine sebep olacaklardı... İdâre-i Hamidiye'den dolayı yalnız Sultan Hamid değil, muasırları da itham ve mesuliyet altında oldukları gibi, meşrutiyet idaresinden dolayı da en fazla itham ve mesuliyet altında bulunanlar İttihat ve Terakki değil, bugünkü nesildir. Çünkü her iki idare sırasında da muasırları en tabiî dönemini aşan siyasal gelişmeleri açıklamakta bile ipuçları sunabilecek bir yorum yapmıştır..
Yakın dönem tarihini değerlendirirken zorunlulukların siyaset ve devlet adamlarının davranışlarını bütünüyle belirlediği şeklindeki kolaycı bir anlayışa da yönelmemiş her devrin en önemli sorumlularının en çok yetkiyi taşıyanlar olduğunu öne sürmüştür.
İçtimai şartların yanında yöneticilere ve aydınlara önemli görevler yüklemiştir. En fazla sorumlu olanlardan bahsederken "en aydın ve en tecrübeli geçinenler" nitelemesini kullanmıştır.
Bu düşüncesini daha iyi anlamak için sonraki tarih kesitinde de etkinliğini sürdüren bir anlayışın üzerinde durmak yararlıdır: "Tarih ile sabittir ki, en ileri milletler, istek ve düşünceleri liderleri tarafından en güzel anlaşılan ve yerine getirilen milletlerdir." Demek ki, Said Halim Paşa içtimai şartların önemini belirtmesine karşın aydınların ve tecrübelilerin dışında liderlerin toplum sorunlarının halledilmesinde önemli sorumluluklar taşıdığı düşüncesindedir.
Bu nedenle de, değişik dönem liderlerini sadece içtimai şartların bir unsuru olarak değerlendirmemiş, onların işlevleri konusunda da genellemeler yapılabileceğini göstermiştir.
Çıkardığı sonuçlardan bağımsız olarak Said Halim Paşa'nın son dönem tarihini yorumlama açısından bazı önemli saptamaları olduğunu kabul etmek gerekmektedir. Hele İslamcı yazarların son dönemdeki yeni görünümlü çoğu düşüncelerinin vaktiyle Said Halim Paşa tarafından telaffuz edilmiş olması da ilginçtir.
İçtimai şartların bir sonucu olarak gördüğü değişime her yeniliğin olumlu olarak nitelenemeyeceğini belirterek yaklaşan Said Halim Paşa anayasa konusunda da eleştirel bir açıdan değerlendirme yapmıştır.
Ancak mutlakiyet idaresinin olumsuzluğu üzerinde dururken anayasaların amaçlanan değişiklikleri gerçekleştirememesini ülke şartlarının kavranılamamasına bağlamıştır.
Meşrutiyet idaresinin somut olumsuzluklarına karşın Osmanlı toplumunun artık mutlakiyet idaresine dönemeyeceğine, dönmemesi gerektiğine işaret etmiş, meşrutiyet idaresinin ülke şartlan çerçevesinde vazgeçilemez bir idare tarzı olduğunu savunmuştur.
Zaten II. Meşrutiyet'in ilânını Osmanlı toplumunun öğünülecek vakaları arasında görmüştür. Anayasa üzerinde düşüncelerini açıklarken Türkiye'de gerçekleştirilmeye çalışılan değişikliklerin siyasal düzeyde de eleştirisini yapmıştır. Son dönemde Batı sorununun kapsayıcı bir biçimde kendisini gösterdiğini,diğer toplum sorunlarını ikinci plana ittiğini öne sürmüştür.
Batı'nın ve Batılılaşmak eğiliminin gündeme gelmesiyle İslâmi kurumlar üzerinde en yıkıcı tesirlerin saptanabileceğini belirtmiştir. Nitekim uzun süre İslamcıların en önemli konusu Batı ve Batılılaşma olmuştur.
(TCT Ansiklopedisi, 1985)