Hit (1499) Y-1147

Rahmi Özen

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Karaçalı köyü / Terme / Samsun D.Tarihi : 1949
Görevi : Gazeteci,Müdür Uzm.Alanı : Oyun ve Roman Yazarı
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Arabça, İngilizce Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-02-15 Güncelleyen : /0000-00-00

Rahmi Özen
Bazı eserlerinde Baha Rahmi özen adını kullandı.
İlkokulu doğduğu köyde okudu.
Ondokuz Mayıs Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu.
Bir süre Diyanet İşleri Başkanlığının çeşitli birimlerinde (1971-79) görev aldı. Samsun liselerinde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaparak emekliye ayrıldı. Çalışmalarını yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaparak sürdürdü.
1969 yılında Bugün gazetesinin açtığı makale yarışmasında ödül aldı.
Ömer Seyfettin'nin anısında 1991'de acılan hikâye yarışmasında Son Kurban, 1996 yılında Balık Kayası adlı eserleriyle iki kez ödül aldı.
Türkiye Diyanet Vakfının açtığı naat ve münacât yarışmalarında iki yıl üst üste ödüllendirildi.
Milli Eğitim Bakanlığının hikâye ve roman yarışmalarında çeşitli ödüller kazandı.
Tarım Orman ve Köyişleri Bakanlığı Roman Ödülü nü aldı.
Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.

ESERLERİ:

OYUN:

  • Zulmetten Nura Doğru (1971),
  • Mukaddes Çite (1974).
  • Töre Bitti (1995),
  • Boğaç Han Destanı 1996).
  • Boynu Bükük Çiçekler (1997),
  • Mey ve Ney (1997),
  • Hallac-ı Mansur (1999).
  • Çanakkale Diye Diye (1999).
  • Hacı Bayram Veli (2001),
  • Yürek Şöleni (2003).

HİKÂYE:

  • Son Kurban (1993), Bir Damla Su (1995).

ROMAN:

  • Yeşile Hasret Gözler (1995),
  • Yaralı Ceylan (1995),
  • Karartmayın Renklen (1999),
  • Zulüm Dağları Aşar Çanakkale İçinde (2000),
  • Banisi Beyrek ile Banı Çiçek (2000),
  • Çarşamba'yı Sel Aldı, Depreli Hasan (2001).

ARAŞTIRMA:

  • Yunus Emre'de Sevgi (1991),
  • Ekolojinin Dirilişine Vahiy Kültürünün Çağrısı (2000).

B. RAHMİ ÖZEN
2000'Lİ YILLAR GÜLİSTAN BANA
"Göklere merdiven ol," dersin bana. Ve uzatıp kollarımı; güneşi koparmamı istersin: zifiri karanlıkları yok etmem için. Evrene hayat olmam için; tohumun çatlamasını, filizin yeşermesini, başağın olgunlaşmasını istiyorsun.
Dahası; buz duvarlarının eritilmesini istiyorsun dağlarcasına duran... Yol görüyorsun beni ulaşılmayan tepelere.
Yıkmamı istiyorsun ak duygularımla; kapkara geceleri bir yıldırım hızıyla.
"Kalem, elinde kılıç, kitap önünde rehber, adımların ışık hızıyla mesafeler kat eder. Devir!" diyorsun, "Işığınla tepemizde dolaşan kara bulutları!" "Kaldır!" diyorsun "gücünle, kayalarca ağır, sularca bulanık perdeleri gözlerimizden!"
Gülbank mıyım ben ki; gül olup koklanmamı istersin rengarenk çiçekler arasında?
Sonra, güç veriyorsun bana, eski çağların Herkül'e verdiği gibi. "Bir elin güneşte, bir elin ayda ve yıldızlar gibi yavrularla serpilmiş bir dünyasın! Düğüme çözüm; hedefe umutsun!" diyorsun. "Gölgem ol" dersin. "Kökü varoluşa dayanan, dallan evreni kaplamış bir çınar gibi kavuran ateşin hararetine..." Ya kimi kez üşüdükçe; "Ateş ol!" demene ne dersin??? "Isıt bedenimi, ısıt üşüyen yüreğimi!" demene?
"Al." dedin bana, "al, ruh ve hayalleri ummanlar kadar engin, güvercinlerce masura, dünden habersiz, yarınlardan endişesiz, kötülerin elinde çürümeye mahkum, iyilerin elinde zümrüt ü anka, kalpleri karlarca ak, beyinleri ve duyguları nur gibi pak yavrularımı ellerinle şekillendir!"
Ve benim yüreğimdekiler, aşılmayan dağlarca engindi. Alâka duymadığım gönül, el uzatmadığım kimse, ilgilenmediğim hiçbir mesele kalmamıştı.
Yolların sonu görünürdü gözlerimin içinde. İnsanlığın gönül ufuklarına koyduklarım çözüyordu; katranlı bir gece gibi duran, böyle durduğu için insanlığı boğan çetrefilli düğümleri; çözümü güç problemleri... Hayatı, ben tatlandırırdım; sen benim adıma, benim yokluğumda rakımı yüksek tepelerde, bana sormadan kararlar alırken...
Sen, sıcak ve konforlu binalarda bana sormadan eğitim üstünde oynaşırken iplerde sallanan çocuklar gibi ben buz kesiyordum; tek pencereli toprak evler içinde senden kilometrelerce ötelere de... Ama üşümezdim, çünkü ateşten bir sinem,..
Kor kesilip gitmiştir gelenler semtimize... Ama dokunmamıştı ateşimiz hiç kimseye... Kararlar alıyordun, kararlar geçiliyordun beyaz sayfalar üzerine; kitaplarca...
Bin kere vaad ettin; "Seni göklere bayrak dikeceğim!" diye. Keşke bir kere vaadini getirseydin yerine...
Sen vaad ettikçe; ayaklarım heybelerde, beynim kavanozlarda hapsediliyordu durmadan. Yürü yürüyebilirsen, düşün düşünebilirsen... O kez, kurak toprakların yağmuru ben olacakken, karanlıklara gündüz ben olacakken, bülbülsüz kalmış dallarda ben şakıyacakken; yağmuru toprağa, gündüzü geceye, bülbülü dallara küstürdün...
İnlerken gök, çakarken şimşekler üzerimde; sen benden mavi bir sema, yeşil bir toprak, çiçek dolu bir bahçe istiyordun.
Bense öğretmenler Gününde, Kurum Doktoruma böbreğimdeki sancının geçmesi için bir "Baralgine" hapı yazdıramıyordum.
Bir düğüm vardı aramızda... Sen, yüksek rakımlı tepelerde özlük haklarım ve eğitim adına kararlar alırken; benimle diyalog kurmuş muydun? Benim ve Eğitimin sorunlarını bana sormuş muydun? Hayır...
Yanma aldığın inşaat mühendisine, ziraat mühendisine, avukatlara aldandın benim üzerimdeki kararlan... Ve koparmıştın benimle olan diyalogunu...
Bense ulaşamıyordum sana... Yönsüz bekliyordum çaresizliğin acı sokaklarında... Hüzün çizerdi yaralı sinem.
Çünkü ayaklarım başkasının heybesinde, beynimse kavanozlarda hapsedilmişti. Sonra çareyi; tablalarda simit ve jilet, kutularda limon, araba üstünde ıspanak satmada, şoförlük yapmada, piyango bileti satmada buldum.
Ve hâlâ bunlardan kurtulacak günü, kurtaracak kurtarıcımı arıyonun.
Çatlamış toprağın neye ihtiyacı vardır? Boynu bükük goncam, neyi arzu etmektedir? Bülbül, neden suskun ve hangi besteyi beklemektedir? ölüm sessizliğine bürünmüş bahçeye, hayat vermek istiyorum 2000'li yıllarda... Güllerimi yeniden açtıracak, bülbülümü dayanılmaz sessizliğinden kurtaracak ve toprağımı yeniden hayat suyu ile yoğuracak vefalı bir ele ne kadar İhtiyacım var; 2000'li yıllarda.
2000'li yıllar yaklaşırken aslî görevim öğretmenliğe döneceğim günü bekliyorum.
Herkül niteliğindeki gücüme kavuşacağım günü... Laboratuara, kütüphaneye döneceğim günü... Bilgisayar başına geçeceğim günü... Nefesimi tüketen doksan kişilik sınıflardan, otuz kişilik sınıflara döneceğim ve nefes vereceğim günü bekliyorum, "öğrencilerime döneceğim gün gelecek mi?" diye düşünürüm hep... Hüviyetime kavuşmak istiyorum 2000'li yıllarda.
Göklere açılan bir kapı önünde, gel yeniden buluşalım seninle! Paradokslar cenderesindeyim! 2000'li yıllara bu kamburla girmeyelim! Kurtar beni. Beni, seni ve milletimi...
O zaman yeni baştan yazarız 2000'li yılların destanını hep beraber. Gel! Gel insan meftun olduğu şeyin kollarında can verir.
Ne olur, gel barış benimle. Ben, uzatıyorum elimi. Haydi barışalım, birleşelim seninle!
(Umut Gazetesi)