Hit (1345) Y-1019

Ömer Seyfettin

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 19.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Gönen / Balıkesir D.Tarihi : 1884
Ö.Yeri : İstanbul Ö.Tarihi : 1920
Görevi : Asker-Komutan,Edebiyatçı,Öğretmen,Yazar Uzm.Alanı : Hikâye Yazarı
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Arabça, Farsça, Fransızca, Osmanlıca Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2014-07-05 Güncelleyen : /0000-00-00

ÖmerSeyfettin
Ayaş, Camsâp, C. Nazrai, C. Nizami, Ç. Kemal, F. Nezihi, Feridun Perviz, Kâf-ı Farsi, Kaygusuz, M. Enver, M. Enver Perviz, Ömer, Perviz, Süheyl Feridun, Şit, Tarhan, Tekin imzalarını da kullandı.
Babası Kafkas kökenli Ömer Şevki Efendi, annesi İstanbullu Fatma Hanım'dır.
Dört yaşındayken Gönen'de Mahalle Mektebine başladı.
Medrese usûlü eğitim ailesinin hoşuna gitmediği için okuldan alındı ve Ayancık'ta o zamanın ilkokulu olan Sıbyan Mektebine başlatıldı.
Burayı tamamlamadan annesinin eşliğinde İstanbul'a götürüldü (1892) ve Mekteb-i Osmaniye kaydedildi. Bir süre sonra babası tarafından ortaokul dengi olan Eyüpsultan Askeri Baytar Rüştiyesine yerleştirildi.
Burayı bitirince (1896) Edirne Askerî İdadisine (lise), orayı bitirince de 1900'de istanbul Mekteb-i Harbiye-i Şahane (Harp Okulu)'ye girdi ve 1903'te mezun oldu.

Mülazım-ı Sani (üsteğmen) rütbesiyle ilk görev yeri ve merkezi Selanik'te olan Üçüncü Orduya bağlı İzmir Redif Tümeninin Kuşadası Redif (Yedek Asker) Taburuna (1903-07) atandı.

Ardından İzmir'de Jandarma Okulunda öğretmenlik yaptı.
1909 yılı başlarında Üçüncü Ordu merkezi Selanik'e gönderildi; ancak bölge karışık olduğu için seferi görevlerle daima yer değiştirdi.
Görev yerleri Makedonya Menlik kazası, Manastır Pirlepe kazası, Velmefce, Osenova, Demirhisar, Balâ, Razlık, Köprülü Köy vb.dir.

1912'de askerlikten ayrılarak Selanik'e gitti. Ancak Balkan Savaşı çıkınca yeniden askere alındı, üstteğmen rütbesiyle Garp Ordusunun 39. Alayına katıldı (14 Eylül 1912).

Önce Komanova'da Sırplara, sonra Yanya'da Yunanlılara karşı savaştı. Kanlıtepe'de Yunanlılara tutsak düştü (1913).
20 Ocak-28 Kasım tarihleri arasındaki on aylık esirlik dönemi hakkında bilgi yoktur.

23 Şubat 1914'te askerlikten bir kez daha ayrılarak Kabataş Sultanisinde (lise) öğretmenliğe başladı, ölümüne kadar bu okulda çalıştı (1914-20).

Ayrıca İstanbul Üniversitesinde kurulan Tetkikat-ı Lisaniye Encümeni üyeliği ve İstanbul Erkek Muallim Mektebinde edebî kıraat öğretmenliği de yaptı.

Otuz bir yaşında iken İttihat ve Terakki Fırkasının ileri gelenlerinden Dr. Besim Ethem Bey'in kızı Calibe Hanımla evlendi.
1916'da Fahire Güner adlı bir kızı doğdu. Eylül 1918'de eşinden ayrıldı.

Hayatını, Kalamış Koyu'ndaki küçük köşklerden birinde tamamladı.
Şubat 1920'de hastalandı, 4 Mart'ta Haydarpaşa Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı, orada şeker hastalığına yenik düşerek öldü.

Önce Kadıköy Kuşdili Mahmut Baba Mezarlığına gömüldü, mezarlık tramvay garajına dönüşeceği zaman kabri Zincirlikuyu Mezarlığına (1939) nakledildi.

Ömer Seyfettin, edebiyata 14 Temmuz 1898'de Pul'da (sayı: 12) yayımlanan "Lane-i Garam"şiiriyle adım attı.
Bunu, on yedi ay sonra Mecmuayi Edebiyye'de (1900) "Terane-i Giryan" ve "Hiss-i Müncemid" yayınlarındaki şiirleri izledi, ilk yazısı "Elektrik Lem'ası", Mecmua-yi Edebiyye'de (Mart 1902); ilk öyküsü "Tenezzüh", Sabah gazetesinde (13.4.1902) yayımlandı.

İzmir'de bulunduğu dönemde Baha Tevfik, Sahabettin Süleyman, Hakkı Tarık Us ve Yakup Kadriyle tanıştı. O yıllarda İzmir'de çıkan Serbest İzmir, Sedat ve Muktebes gazete ve dergilerinde yazılan yayımlandı.

Baha Tevfik'in yönlendirmesiyle Batı edebiyatı ve düşüncesiyle ilgilenmeye başladı.
İzmir'den ayrılıp Rumeli ye geçince İttihat ve Terakki Fırkasıyla ilişki kurdu.

1909-12 yıllarında şartlarının uygun olmamasına karşın okumaya ve yazmaya ara vermedi.
Bu dönemde, daha çok şiir, günlük, az sayıda öykü yazdı ve Fransızcadan çeviriler yaptı.

Bunları, Selanik ve Manastır'da çıkan Bahçe, Kadın, Hüsün ve Şiir; İstanbul'da çıkan Eşref, Musavver Hâle, Piyano dergilerinde yayımladı.

Meşrutiyet'in ilanından (1908) hemen önce Selanik'ten Ali Canip'e edebiyatın bir amacı olduğunu, dilin buna hizmet ettiğini anlatan bir mektup yazdı. Bu, Milli Edebiyat dönemini başlatan bir mektup olarak sayılabilir. Çünkü Genç Kalemler dergisinin içeriğini değiştirmesine aracı oldu.

Derginin kadrosunda Ömer Seyfettin ve Ali Canip'ten başka İttihad ve Terakki'nin genel merkez üyesi Ziya Gökalp de vardı. Üçü. Milli Edebiyat akımının öncüleri oldular.

Ömer Seyfettin, Millî Edebiyat akımının kuruluş bildirgesi sayılabilecek Yeni Lisan adlı yazısında (11.4.1911) Servet-i Fûnün edebiyatının ağır ve güç anlaşılır diline karşı çıkarak halkın konuştuğu dille yazmanın gerekliliğini savundu. Bunun edebiyattaki ilk örneklerinden biri de Genç Kalemlerde yayımlanan Bahar ve Kelebekler hikâyesi oldu. Aynı dergide yayımlanan ikinci hikâyesi Pamuk İpliği, onun Edebiyat-ı Cedidecilerden ayrılığını belli etti.

Birinci Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde, ilkesi "Halka doğru gitmek, halk için çalışmak" olan Türk Sözü dergisinde başyazarlık yaptı.

Hikâyelerini, çoğunlukla, Yeni Mecmua'da (ilk sayı 1917), daha seyrek olarak da Şair (1918-19), Vakit, Türk Dünyası, Akşam (1918-20) dergi ve gazetelerinde yayımladı.

Yeni Mecmua'da yoğun olarak sekiz ay yazdı. Ardından yazmaya başladığı edebî incelemeleri Vakit, Zaman, Diken, Büyük Mecmua, İJham, Yeni Dünya, Türk Kadını gazete ve dergilerinde yayımladı.

Ömer Seyfettin, lttihad ve Terakki Fırkası içinde yükselmeye niyet etmedi, Hürriyet ve İtilafçılarla da dostluk kurdu. Ittihadçılar tutuklanmaya başladığında kaçmadı, ama tutuklanmadı da.

Konularını çocukluk anıları, gündelik hayattaki gözlemleri, halk menkıbe ve efsaneleri ile daha çok tarihten alıp millî duygulan işlediği yüz kırk kadar hikâyesini üç yıl (1917-20) gibi kısa bir süre içinde yazdı. Yazarlık açısından en verimli dönemi 1913-20 yıllan arasıdır.

Anadolu Romanı adını verdiği Yalnız Efe hikâyesini önce Büyük Mecmua'da tefrika etti. Kitaplarının çoğu ölümünden sonra çıktı. Yeni Mecmua'da yayımlanan hikâyeleri, başlangıçta tarihi-epik bir tarzda idi.
Zamanla yerini güncel olaylara yönelik mizahi hikâyeler aldı. Hayatının son yıllarında Kadıköy, Kalamış, Bahariye çevrelerinde yaşayanlann alafranga yaşamını, millî değerlerden uzaklığım mizahî hikâyelerinde malzeme olarak kullandı.
Yayımlanmış eserlerinden başka dergi sayfalannda kalan Balkan Harbi Ruznamesi adlı günlüğü 1927'de Hayat Mecmuası'nda. (sayı: 26), Ömer Seyfeddin'in Anı Defterinden Tahir Alangu tarafından Yeni Edebiyat dergisi özel sayısında (sayı: 5, Mart 1970), Ömer Seyfeddin: Günlük, Türk Dili Dergisi'nde (sayı: 127, Nisan 1962) yayımlandı.

Yayımlanmamış Canlar ve Patlıcanlar, Temaşa dergisinde (sayı: 20, Mart 1920) çıkmış ihtiyar Olsam da.., Katil Kim, Nasreddin Hoca, Telgraf adlı piyesleri vardır.

Yalnız Efe adlı romanın bir kısmı Yeni Mecmua'da tefrika edildi, ama kitap olarak yayımlanmadı.
Ararken, Sultanlığın Sonu ve Foya adlı üç romanı yayımlanmadı. Gustave le Bonn'un eserlerinden faydalanarak hazırladığı psikoloji kitabı Psikoloji ve Beş Türlü Mantık yayımlanmadı ve ele geçmedi. İvan Vazof, Catulles Mendes, Mau-passant, F. Coppee, Georges Corteli-ne, Edmonde Amicis, de Lisle, Maksim Gorki gibi şair ve yazarlardan çevirdiği şiir ve yazılar yanında gazete ve dergi sayfalannda kalmış on yedi mensur şiiri ile dil, edebiyat, Türkiyat, ahlâk, aktüalite gibi konularda yazdığı muhtelif makale, fıkra, deneme ve polemik yazılan vardır.
"Realist hikâyenin tohumunu Sâmipaşazâde'de aramak, bir edebiyat tarihi modasıdır. Küçük Şeyler istediği kadar mütevazı bir isim taşısın; zaman ona lâyık olduğu şeref damgasını vurdu.
Yalnız şu var ki Sezai'de realizm, dalgalı bir şeydir. Onu, bir kül, bir bütün olarak ele alınca, sık sık aksadığını görürüz.
Gerçek realizm, asıl Ömer'dedir. Küçük hikâye, bütün inceliği, olanca kıvraklığıyla onda yaşar.
Yıllar onun kemiklerini eriteli hanidir!. Fakat sönen, biten bu gövde Ömer'in arkasında, ruh ömer bir dev gibi, ehramlar gibi zamanı ayaklan altına alarak yükseliyor.

Çiçek bozuğu pembe bir yüzü, azgın bir beynin itip fırlattığı, çıkıntılı bir alnı vardı. Bitmez bir hayretle kalkık gölge kaşları, küçük mavi, kirpiksiz gözleri, gaga burnu, kısa kesilmiş dağınık, bakımsız saçlarıyla hiç de güzel değildi. Yalnız o mavi, o kirpiksiz gözlerden öyle zengin, öyle tılsımlı bir tan aydınlığı dökülürdü ki, bu tşıkla yıkanan yüz, ansızın parlar, sevimli, cana yakın, vazgeçilmez bir şey olurdu.
Ruh Ömer, zaman gibi, akarsular gibi her saniye başka bir adamdı. İnsanları tarif ve tahlil edebilmek için onlarda sabit hallere muhtacız.
Bu sabit hallere itiyat deriz.Tanıdıklarımıza dair düşüncelerimizi, bir hükme bağlamak isteyince, itiyat ölçüsüne, itiyat çerçevesine başvururuz.
Onda ise itiyat yoktu. Neyi sever, neden nefret eder, kime dost, kime düşmandır? bilinmezdi.
Şimdi hayran olduğuyla biraz sonra alay eder, onda akla hayale gelmez gülünçlükler bulur, zavallının iç çizgilerinde korkunç bir karikatür fırçası gezdirerek kepazeye çevirirdi. Hicivci zekâsının kendi irade frenlerine de baş eğmediğini kaç kere görmüşümdür.
Ömer'in bulunduğu mecliste baş misafir kahkaha idi. Alaylarına an latılmaz bir saffet sindirir, kırmadan, incitmeden istediğini söyleyebilirdi. Şilep gibi yüklü hafızası, siperlere kadar taşıdığı kitaplardan toplanmıştı. Kendini sanata verenler içinde onun kadar çok okumuş pek az adam bulunur sanırım. Neleri merak etmezdi ki...
Dünya şaheserlerini, fikir tarihinin asırdan asra geçen mirasını, yaratıcı insanlığın bıraktığı ruh ve kafa izlerini, ta kaynaklarına inerek incelemişti. Onun gibi taşkın, tez canlı ve akıcı bir varlığın bunu nasıl yapabildiğine şaşmamak kabil değildir.
Ömer Seyfettin, neşesini herkese cömertçe harcar, sıhhatini ruhlara, gönüllere ışık gibi dağıtırdı. Fakat onu dinliyenler, bu taşkın keyfin, nasıl bir iç yarasının sargısı olduğunu bilmezlerdi.
Ondaki bu çılgınca neşe. amansız bir can sıkıntısının telli pullu duvağı idi. Ömer, ancak büyük yaratıcılara nasip olan o derin ürperişti doğum sancılarından muztaribdi.
Yükseklere tırmananların nefes darlığı çektikleri gibi. iç Himalayalar'ında dolaşanların alınlarına da bu türlü buhranlar yazılıdır.
Duyarlar, çekerler ve inlemeden doğururlar.
Ömer'de çılgınlık derecelerine varan taşkın neşe. işte böyle bir ruh çarpışının eseri idi.
Efruz Bey'ine dikkatle bakın, hu kahramanın hayat ve hâdiseler karşısındaki düşünüşünü tahlil edin; onda Ömer Seyfettin'inin kendi kendini yuğurarak sanat potasında nasıl pişirdiğini görürsünüz.
Bu sanatkâr, bakarken orta düşünürken gerçekten büyüktür. Derler ki Fidyas, bir tek tırnaktan, o tırnağın sahibi olan aslanı mermerde canlandırırmış. Ömer de en küçük bir vesileden çok kere bir hiçten psikolojisi, mantıki birbirinden üstün hikâyeler yaratırdı.
Onu otuz altı yaşımla katiben Dallan meyvelerinin ağırlığı ile esmeyip sarkmış bir ağaçtı. Gür bir yıldırım onu yere serdi. Onun ölümü, eceli kanlı bir cinayet iğrençliğine sokmuştur." (Hakkı Süha Gezgin)
"Bu hikâyelerin bir kısmında, sosyal problemleri mizaha imkân hazırlayan bir kuruluş içinde dikkatlere sunduğu görülür. Hatta denilebilir ki Ömer Seyfeddin, hikayeleriyle Birinci Dünya Savaşı sonlarındaki Türk insanındaki değişmeyi tespit etmiştir. Bu yazılarda modern yaşama biçimi ile alışılmış hayat tarzı arasındaki çatışma asıl unsur olarak karşımıza çıkar. 'Çirkinliğin Esrarı', 'Antiseptik', 'Havyar', 'Tos' adlı hikâyeler bu bakımından önemlidir.
Aynı yıllarda, yazarın, çocukluk cennetine sığındığını düşündüren hikâyeler kaleme aldığını "da görüyoruz: 'Kaşağı' ve 'İlk Cinayet.'(...)
"Onun hikâye tekniğinde Guy de Maupassant'ın tesiri olduğu açıktır. Bu Fransız yazarı, II. Meşrutiyet sonrası Türk hikâyeciliğine tesir etmiştir. Ancak tesir kelimesini tema, konu, şahıs kadrosu ve hikâyede bir durumdan diğerine geçişte başvurulan anlatma oyunu ile sınırladığımız takdirde, Maupassant ile Türk hikayecileri arasındaki ilişkinin pek büyük olmadığını görürüz.
Maupassant'dan Türk hikâyeciliğine gelen asıl unsur, mekân insan ilişkisinin okuyucuda gerçeklik duygusu uyandıracak tarzda tanzimi; hikâye zamanının düzenlenmesi ve olayın mekân-insan ilişkisi gözden uzak tutulmadan geliştirilmesidir." (Şerif Aktaş)
"Türkçeciliği hiç bırakmaz Ömer Seyfettin. Köken Türklüğüne de yönelmediğinden olacak 'Türkçeleşmiş Türkçedir!' kuralına uyar ve yerleşmiş sözcükleri kökenlerine bakmaksızın alır kabul eder.
Sözcüklerin kökleri değil, kullanılıp kullanılmadıkları önemlidir onun için. Ölçüsü de konuşma dili. Yani halk / millet. Bu halk / millet, Türkçe konuşur ve Müslümandır. Türklüğü buradan gelir. 'Genç Kalemler'in, Ömer Seyfettin 'in ve azınlıklar dışında hemen herkesin paylaştığı görüşlerdir bunlar. Siyasal amaç ise sınırları korumak, İmparatorluğun parçalanmasını önlemek. Yani Osmanlılık anlamında bir Türklük söz konusu Türklük." (Necati Mert)
"Fantastik' ile 'tekinsiz' ayrımları her şeyden önce dünya görüşlerini gösterir. Somut evrene ilişkin yanıltıcı ve bulanık betimlemeler yaparak anlatıyı belirsizlikle bitirmek, usa, bilime, güveni sarsmaya yarar. Oysa Ömer Seyfettin, öbür ürünlerinde olduğu gibi, Perili Köşk öyküsünde de, geride hiçbir giz ya da gizem bırakmayacak denli aydınlatıcı bir tutumla, karanlığın içindeki gizin üzerindeki ak çarşafı kaldırır ve ak çarşafın altında gizli olanı açığa çıkarır. Ortaya çıkardığı, siyasal gericilik ile tecimsel vurgunculuktur. " (Ertuğrul Efeoğlu) "özellikle alafrangalık ve döneminin gözde eğilimi olan "Batı tipi aile" özentilerine sert tepkiler göstermiştir.
Ömer Seyfettin tüm yazarlık yaşamı boyunca Türkçülüğün savunucusu olmuş, hem yazdığı makalelerle hem de öyküleriyle bu görüşünün haklılığını ispatlamaya çalışmıştır.
Bu anlamda o tümüyle kendisini misyonuna adamış bir sanatçıdır. Edebiyatı bir araç olarak görmüş, mesajsız, saf edebiyata karşı olmuştur. Bunun sonucunda da inandığı ideoloji doğrultusunda tezli öyküler yazmıştır.
"Ömer Seyfettin angaje bir yazar olarak öykülerinde bir yandan Türkçülük fikrini temellendirirken bir yandan da dönemin gözde fikir akımlarıyla bir bir hesaplaşmıştır. Pek çok öyküsünde ülkedeki Osmanlıcılık ve Batıcılık akımlarının ağır eleştirisini yapmıştır. "Bir geçiş dönemi öykücüsü olarak Osmanlı ve Cumhuriyet arasındaki değişim ve yaşanan çarpılmalar, çözülmeler, gelişmeler, fikir tartışmaları onun öykülerinde yer bulur.
Ve her biri tarihi, sosyolojik değer taşırlar. Evlilik kurumu, maziye bakış, burjuvazinin oluşumu, Batılılaşma, dinsel bakıştaki değişim, dönemin fikir akımları, aydınları öykülerde ağırlıklı olarak işlenir." (Necip Tosun)

ESERLERİ:

ROMAN:

  • Ashab-ı Kehfimiz (1918),
  • EfruzBey (1919),
  • Harem (1918)


HİKÂYE:

  • Yüksek Ökçeler (1926),
  • Gizli Mâbed (1926),
  • Bahar ve Kele­bekler (1927),
  • Beyaz Lâle (1938),
  • Asilzadeler (1938),
  • Bomba (1938),
  • İlk Düşen Ak (1938),
  • Dalga (1943),
  • Nok­ta (1956),
  • Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1958).
  • Ölümünden sonra hikâyeleri Bilgi Yayınevi'nce konu benzerlikleri esas alınarak 1970-73'te şu on kitaplık dizide toplandı:
  • Efruz Bey (1970),
  • Kahramanlar (1970),
  • Bomba (1970),
  • Harem (1970),
  • Yüksek Ökçeler (1970),
  • Kurumuş Ağaçlar (1971),
  • Yalnız Efe (1971),
  • Falaka (1971),
  • Aşk Dalgası,
  • Beyaz Lale,
  • Gizli Mabed. (Hikâyeleri çeşitli yayınevleri tarafından değişik adlarla yayımlanmaya devam etmek­tedir).

ŞİİR:

  • Ömer Seyfettin'in Şiirleri (der. Fevziye Abdullah Tansel, 1968).

DENEME (Muzaffer Uyguner tar. der)

  • Dil Konusunda Yazılan (1989),
  • Sanat ve Edebiyat Yazılan (1990),
  • Olup Bitenler,
  • Toplumsal Yazılar (1992),
  • Türklük ve Türkçecilik Yazılan (1993).

İNCELEME:

  • TürkMasalları(1906),
  • Milli Tarihimizden Çıkanlmış Ameli Siyaset (Tarhan takma adıyla, 1912), Turan Devleti (1914),
  • Yazmak Sanatı (1919).



ANI:

  • Ömer Seyfeddin: Türklük Ülküsü (haz. Sakin öner, 2. bas. 1977).

BROŞÜR:

  • Vatan! Yalnız Vatan(Ziya Gökalp, M. Nermi, Kâzım Nami,
  • Ali Caniple, 1911).

TİYATRO:

  • Mahcupluk İmtihanı (hikâyeler ekli olarak, 1938).