Hit (4418) M-261

Allahı Bilmede İstidlal mi Yoksa Tevhid mi Gerekir ?

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-03 Güncelleyen : /0000-00-00

Allah’ı Bilmede İstidlal mi Yoksa Tevhid mi Gerekir?

Allah (cc) insanı yarattı. Onu; akıl, düşünce, konuşma ve beyân yönüyle bütün canlı varlıklardan üstün kıldı. İlâhî tekliflere uygun davranışlarda bulunması için istidat (güç) ve ih-tiyarî fiilleri istediği gibi kullanmada kuvvet verdi. Ayrıca, insan için iki ev (dünya ve ahiret yurdu) yarattı. Deneme ve imtihan evi, salih ve fâsid amellerin arasını ayırdetmek, sevab ve cezayı gerektirecek fiilleri işleme evi olarak dünyayı yarattı ve o ev için sınırlı bir müddet koydu. Sonra insan, ceza ve mükâfatının karşılığını bulacağı ebedî ahiret yurduna dön-dürülecektir. Bu gerçek, Kur'ân'da şöyle açıklanır; "Mutlak hükümranlık elinde olan Allah yüceler yücesidir ve O'nun her şeye gücü yeter. O ki, hanginizin daha güzel davranacağınızı sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır." (Mülk, 67/1-2).

Allahu Tealâ, insanı yoktan var etti. Ona gündelik hayatında ihtiyaç duyacağı eşyayı, saadet ve mutluluğu kazanmada temyiz yeteneği olan aklı, fayda ve zarar verecek olan şeyleri birbirinden ayırabilmesi için düşünce ve buna gerekli olan işitme ve görme organlarını, kendisiyle çalışmaya güç yetirebileceği birtakım kuvvetleri ihsan etti. Kur'ân'da bu muazzam nimete şöyle değinilir: "İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan birşey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi? Gerçek şu ki, Biz insanı katışık bir nutfeden yarattık; Onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz Biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör." (İnsan, 76/1-3). Bir âyet-i kerimede de: "Hanginizin daha güzel amel edeceğini denemek (imtihan) için" (Mülk, 67/ 2) buyurulur. Ayette geçen "sınamak" kelimesi, insanın kendisi sebebiyle yaratıldığı gayedir. Allah bunu gündüzün aydınlığı gibi apaçık beyân etti: "Andolsun ki Biz Allah'a kulluk edin ve putlardan sakının diye (emretmeleri için) her millete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur." (Nahl, 16/36). Yine bir başka âyette insanın yaratılış gayesi ve dünya hayatındaki vazifeleri şöyle dile getirilir: "Senden önce hiçbir Resul göndermedik ki ona: 'Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım." (Enbiya, 21/25).

Kur'ân'da Allah'a ibadetin gerekliliğine işaret eden ve bunun insan için yerine getirilmesi ne denli lüzumlu birer ilâhî teklifler olduğunu beyân eden daha nice âyetler vardır. Öyle ki, birçok âyette Allah (cc) ibadeti terkeden ve ondan yüz çevirenleri cehennem azabıyla tehdit etti. Kendisine ibadete sarılanlara ve peygamberlere uyanlara ahirette güzel karşılık vereceğini vaad etti. Yapıldığında dünya ve ahirette hoşnut olacağını bildiren, ibadetten yüz çevirip yan çizenleri korkutan âyetlerin çokluğuna ve açıklığına rağmen insanların çoğu ya cehaletten dolayı, ya kasıtlı ya da küfr-i inadîlerinden dolayı Allah'a kulluk etmekten yüz çevirdi. Şüphesiz ki, insanları Allah'a kulluk etmeye ve peygambere tâbi olmaya sevkeden güç, Allah'a olan imanın kuvveti, salih amel işleyenler için hazırlanmış olan mükâfatlar; Allah'a isyan edenler için de hazırlanmış cezalardır. İnsanın Allah'la olan irtibatını sağlamada Kur'ân'da beyân edilen cezalarda caydırma, vaad edilen mükâfatlarda da bir motivasyon işlevi vardır.

A. İman ve Bilgi Münasebeti

İmanla birlikte bilgi de gereklidir. İnsanın hayatından iman ve bilgi kaybolduğu zaman ona, her türlü hayırdan uzaklaşma ve sapıklık hâkim olur. Bundan dolayı insan için birinci derecede önemli olan ilke, Allah'ın kendisini sorumlu tuttuğu görevleri hakkıyla bilmek ve bildikleriyle amel etmektir. Bu hususta şöyle buyurulur: "De ki: Eğer (haktan) saparsam, kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer doğru yolu bulursam, bu da Rabbimin bana vahyettiği (Kur'an) sayesindedir. Şüphesiz O, işitendir, yakındır." (Sebe, 34/50). Allah ve Rasulü'ne uymak (hidayet) vahiyle olur. Bu sebeple Allah, Kur'ân'ı okuyan ve işitenlere âyetler üzerinde derinlikli düşünmeyi emretti. Yine O, akıl sahiplerini Kur'ân âyetlerini düşünmeye, öğüt almaya, aklı kullanmaya, aklî tefekküre, anlamaya, etkilenmeye, ağlamaya; ondaki ilim ve hidayet hakkında haşyete teşvik etti. İnsanlara peygamber göndermenin ve kitap indirmenin gayesi ve hedefi, onların kötü durumlarını ıslâh etmek, niçin yaratıldıklarını öğretmek, bir olan Allah'a kulluğa çağırmak ve onları, her türlü şirk unsurlarından uzak kılmaktır.

İbadetin aslı, bedenî organların ibadetini gerektirecek olan kalbin ibadetidir. Kalp komutan, or-ganlar ise onun askerleridir. Komutan doğru, yani salih olduğu zaman, askerler de doğru yani salih olur. Bu husus şu hadiste ne güzel dile getirilmiştir: "Dikkat edin, şüphesiz cesedde bir et parçası vardır. O et parçası düzeldiği zaman cesed de düzelir. O et parçası bozulduğu zaman cesed de bozulur. Uyanık olunuz ki o et parçası kalbdir.'ri

B. Allah'ı Bilmede Kelâmcıların Metodu

Kalp, Allah (cc)'a ibadet ve ondan yardım istemekle sağlam bir rükne yapışmış ve dayanmış olur. Diğer bir ifade ile kalp, hidayete götüren sağlam bir delile sarılmıştır. İlim ve iman arttıkça insan cehalet ve dalâletten, kula kulluktan, şirk âmillerinden ve asrın getirdiği tereddütlerin her türlüsünden kurtulur. İnsan yaratılan ve sürekli eğitim sürecine katılan bir varlık olması hasebiyle, ilimde ve amelde Yaratıcısına dönecek, O'nun ilâhî hikmetiyle hidayet bulacak, O'nun için ibadet edecek ve bir gün tekrar O'na dönecektir. İnsanın Allah'a rağmen yaşamak istemesi ve hayatının her alanında O'ndan yüz çevirerek fânilere yönelmesi, onun helakinin ve fesadının tâ kendisidir. Allah'ın gücü her şeye yeter, ama hiçbir şey O'na bedel, denk değildir. İnsan için Yaratıcısını tanımak ve sadece kulluğu O'na has kılmaktan başka kurtuluş çaresi ve ümidi yoktur. Zaten bütün Allah elçilerinin gaye ve maksadı, hattâ toplumlarına ilk çağrısı ümmetlerini Allah'a kulluk ve O'na ibadet olmuştur. Kur'ân'da peygamberlerin davetinin peş peşe gelmesinden de anlaşıldığı gibi, her peygamber, davetine öncelikle felsefî kelâmcıların metodlarının aksine, bir olan Allah'a iman ve ibadete çağrı ile başlamıştır. Felsefî kelâmcılar ise akılla başlarlar, onun üzerine koydukları füruları asıl kılarlar. İlim hakkında, (nassın ölçülerine göre değil de) anladıkları gibi konuşurlar. Bu da bazen his ile, bazen akıl ile ya da her ikisi ile birlikte olur.

Kelâmcılar ve felsefeciler beş duyu organı ile kazanılan hissî ve delil aramağa muhtaç olmayan bedihî (zaruriyet) bilgileri ilmin aslı sayıyorlar. Diğer bütün ilimleri, ahlâk, riyaziye ve tabiî ilimler üzerine bina ediyorlar. Felsefî kelâmcılara göre zaruri olan aklî bilgilerden başka itimada değer bir şey yoktur. Örneğin; bir, ikinin yarısıdır. On, beşten çoktur. Bir cisim aynı zamanda iki mekânda bir anda bulunmaz. İki zıt varlık bir araya gelmez, beyaz ve siyah gibi demeleri... Bütün bu örnekler matematik ve tabiî ilimlerdendir. Ahlak'a gelince, ahlâk; ilmi, adaleti, cesareti, iffeti güzel görür. Sonra bu işlerden "âlem-i ulvi"ye geçtikleri zaman mütekellim felsefecilerin maksadı, kendi metodlarına göre âlemin Yaratıcısını isbatla nübüvveti isbat etmeye gitmektir. Nübüvvet sabit olduğu zaman onda "sem’iyyat" açığa çıkar. O da, Kitap, Sünnet ve İcmadır. İbn Teymiyye'nin kitaplarının çoğunda açıkladığı gibi, böylesi bir metodun vasıta (vesile) ve gayelerinde (makasıd) birçok fesad vardır. Vesilelere gelince, kendisindeki güçlüğe rağmen onda büyük tehlike ve hatalar vardır. Makasıda gelince, bu metodun gayesi, Allah'ın bütün bir kâinatın Rabbi olduğunu isbattır. O da, "çıkılması kolay olmayan bir dağın zirvesinde bir deve eti var, git onu al" demek gibidir.

a. Hudûs Delili ve Değeri

Yine mütekellim felsefecilere göre "Allah (cc), ancak âlemin hadis (sonradan meydana geldiğini) olduğunu isbat etmek ve bununla âlemin bir muhdise ihtiyacı olduğuna delil getirmekle bilinir. Âlemin hadis olduğunun delili onda olan arazlardır. Arazlar ise, cisimlerin sıfatlarıdır." Mutezile kelâmcıları bu delilin aynısını Allah'ın sıfatlarının nefyine delil olarak ge-tiriyorlar. Şöyle ki, "cisimlerin hareket ve a'razları, cisimlerin hudüslüğüne (sonradan meydana geldiğine) delâlet eder," dediler ve sıfatları a'raz diye isimlendirdiler. İlim, rahmet, gazap, rıza ve benzerleri gibi... "Allah bunlarla vasıflandığı zaman havadise (sonradan yaratılanlara) mahal olur. Havadise mahal olanın kendisi de hadis olur" dediler ve bu sebeple sıfatların nefyine gittiler.

Mutezile'den Kaderiyye, Allah'ı isbâtın, ancak kulun fiillerinin yaratıcısı olduğuna inandıktan sonra mümkün olacağına inanırlar. Onlardan çoğu bu yöntemi kendilerine temel metod edindiler. Böyle bir metod ancak insanı Allah'ı bilmeye ulaştırır. Kim ki böyle bir metod izlemezse Allah'ı bulması ve bilmesi mümkün değildir. Mütekellim filozofların (Mutezile) bu metodlarının bâtıl olduğu Kitap, Sünnet ve müslüman imamların icmâsıyla bilinir. Allah (cc) şöyle buyurur: "Dîni yalnız kendisine has kılarak Allah'a kulluk etmekle emrolundular." (Beyyine, 98/5). Bir diğer âyette: "Ey insanlar sîzi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki böylece korunmuş olursunuz" (Bakara, 2/21). Bu mânâdaki âyetler Kur'ân'da çoktur. Görüldüğü gibi Allah (cc) önce kendisine iman etmeyi, dini yalnız kendisine has kılarak kulluk görevinde bulunmayı emretmektedir. Hiçbir zaman peygamberler Allah'ın varlığını ısbatlamada mücerret olarak ilk etapta Kelâmcı âlimlerin "istidlal ve nazar" metodlarını kullanarak insanlara davet çağrısında bulunmadılar. Bilakis onların insanlara ilk çağrısı: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Hz. Muhammed (as)'in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmekti." Hz. Peygamber (sav) davetini yaymak için dünyanın değişik bölgelerine gönderdiği davetçi ve elçilerine insanları davette öncelikle Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (as)'in Onun elçisi olduğuna şehadet ederek Allah'ı birlemekle başlamalarını emretti. Sıhhatinde ittifak edilen Muaz Hadisinde olduğu gibi... Hz. Peygamber (sav) Muaz b. Cebel (ra)'i Yemen halkına gönderirken ona şöyle dedi; "Ey Muaz! Şüphesiz sen ehl-i kitaptan bir kavme gidiyorsun. Onları kendisine ilk çağıracağın şey; Allah'tan başka ilâh olmadığına Muhammed (as)'in Onun Resulü olduğuna şehadet etmeleri olsun. Şayet onlar sana bunda icabet ederlerse onlara Allah' ın gece ve gündüzde beş vakit namazı farz kıldığını şayet onlar bunda sana icabet ederlerse onlara, Allah'ın zenginlerinden alınıp fakirlerine verilen zekatı farz kıldığını öğret"2 Yine Buhari ve Müslim'deki Ebu Hureyre Hadisinde: "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Benim de Allah'ın elçisi olduğuma şehadet edinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Bunu yaptıkları zaman kanlarını ve mallarını benden korumuş olurlar"3, buyrulmuştur.

Şüphesiz sahabe ve onlardan sonra gelen müslümanların imamları kâfir bir kimsenin inancı ve ameli ne olursa olsun şehadete çağrılacakları konusunda icma etmişlerdir. Kelime-i şehadeti dili ile ikrar ettiği takdirde zahiren o kimsenin müslüman olduğuna hükmedilir. Eğer o kimse şehadeti söylemesinde iman ve amel bütünlüğü açısından sâdık ise, hem zahiren ve hem de bâtınen müslümandır. Eğer kalbiyle şehadeti yalanlıyorsa Allah nezdinde, kelâmî söylemle "münafık" kategorisine girer. Bu sebeple imanın temel rüknü kalbi tasdiktir. Dil ile ikrar, o kimseye müslüman muamelesi yapmak için geçerlidir. Müslümanın görevi insanları İslâm'dan çıkarmak için delil arama değil, İslâm'a dâhil etmek için delil aramadır.

b. İstidlâl-Nazar Delili ve Değeri

Allah'ın kitabında "nazar" (gözlem ve değerlendirme) metodunun ilâhî tekliflere muhatap olan kimseler üzerine ilk vazife olduğuna dair herhangi bir âyet yoktur. Hatta nazarın gerekliliğine dair de bir âyet yoktur. Ancak Kur'ân'da Allah'ın "nazarı" (bakmayı) emretmesi, bazen 'nazar' olmadan iman etmeyen insanlar içindir. Nitekim Allah'ın şu sözü gibi: "Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında (Muhammed'de) bir delilik yoktur. O, ancak apaçık bir uyarıcıdır. Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın yarattığı herşeye ve ecellerinin yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı? O halde Kur ân'dan sonra hangi söze inanacaklar?" (A'raf, 7/184-185). Meselâ, el-İrşad isimli kitabında Cüveynî'nin söylediği gibi (sh.3); "şer'an, buluğ ve ergenlik çağını tamamlamak suretiyle akıllı ve baliğ olan kimsenin üzerine ilk gereken şey âlemin hadis olduğunu bilmeye sevkeden sahih bir nazardır." Aynı görüşü el-Muhassal’ın 47. sayfasında Fahreddin Râzî, Mevâkıf’ın 32. sayfasında Îcî ve diğerleri paylaşırlar4. Bütün bu görüşler Allah'ın Kelâmına, peygamberlerin davetinden bilinene ve müslümanların imamlarının üzerinde icmâ ettiklerine muhaliftir. Şüphesiz bunlara teslim olunduğu kabul edildiği zaman ilk görev "nazar" veya "marifet" sonra da sahih olduğu gibi "şehadeteyn"dir. Bu konuda İbn Münzir şöyle diyor: "İlim ehlinden, yani kendisinden ilim alınan bütün İslâm bilginleri, bir kimse, "Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim. Muhammed (as)'in getirdiği şeylerin hepsi haktır, İslâm dinine muhalif olan bütün dinlerden uzağım derse" ve bu kimse âkil ve baliğ yaşına ulaşmışsa müslüman olduğu konusunda icma ettiler. Şayet bu merhaleden sonra İslâm'dan döner ve küfrünü açıklarsa mürted olur, onun hakkında mürtede uygulanan hukukî ilkeler tatbik edilir5. Bulûğ çağına ulaşan kimseye hemen ilk önce "nazar" işlemini yerine getir, nasıl denir? Ya da önce inkâr et, sonra iman et!. Bütün bu nazariyeler İslâm'ın ruhuyla bağdaşmaz.

Şüphesiz birşeyi gören ve işiten kimseye onu bilmiyor demenin mümkün olmadığı gibi, her kime Allah (cc) bulûğ çağından önce iman ve göğsünü İslâm'a açmakla nimet verirse nasıl iman ve marifetini bozacak şeyle emredilir?

C. Allah'ı Bilmede Selefin Metodu

Selef ve imamlar insana emredilecek ilk teklifin kelime-i şehadet olduğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Her kim bulûğdan önce bunu yaparsa bulûğdan sonra bunu yenilemekle emredilmez.

Şehadet, Allah'ı ve Resulü Hz. Muhammed (as)'i ikrar ve kabul etmeyi birlikte kapsar. Mücerred olarak Allah'ı bilmekle insan mü'min olmaz, her ne kadar O'nun herşeyin Rabbi olduğunu bilse de... Mü'min olabilmek için Allah'tan başka ilâh olmadığına Muhammed (as)'in O'nun elçisi olduğuna iman etmek gerekir. Bu Allah'ın kitabının işaret ettiği bir gerçekliktir. Allah (cc) şöyle buyurur: "Cinleri ve insanları yalnız bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zariyat, 51/56). Kulluk, yaratılmışların, yaratılışının gayesidir. Bu gaye ile Allah'a muhabbet hasıl olur. Bu Yaratan ve yaratılan arasındaki sevgi bağıdır ki, insanı dünya ve ahirette mutluluk ve kurtuluşa götürür. Allahu Tealâ, kullarının hepsini, diğer sevgilerin çeşitliliğinden dolayı kendisine kulluk edici kılmadı. Bu onların ibadetinden ve diğer bazı bozguncu davranışların meydana gelmesinden daha sevimlidir. Çünkü sevginin olmadığı yerde buğz vardır. Kur'ân'da şöyle buyurulur: "(Fakat) onlar ihtilâfa düşmeye devam edecekler, ancak Rabbinin merhamet ettikleri müstesna. Zaten Rabbin onları bunun için yarattı" (Hud, 11/118-119). Allah (cc) onların yaratılmasıyla onların kendilerine yönelecekleri rahmet ve ihtilâfı kevnî-kaderî bir iradeyle murad etti. Yüce Allah, "Ben insanları ve cinleri yalnızca Bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zariyat, 51/56) âyetiyle kendisiyle em-rolundukları gayeyi zikretmiştir. "Fakat onlar ihtilâfa düşmeye devam ederler" (Hud, 11/118) âyetinde ise kendileri için belirlenen gayeye rağmen nasıl davranacaklarını zikretmektedir. Her ikisi de Allah'ın mu-radıdır. Bunlardan biri, O'nun şeriatı ile olan diğeri bir realiteyi, kevnî vakıayı ifade eden muradıdır. Hz. Ali (ra), "ancak Bana kulluk etsinler" ayetini, "onlara ancak Bana kullukta bulunmayı emrediyor ve Bana kulluğa çağırıyorum" şeklinde yorumlamıştır. Müfessirlerden Mücahid de böyle yorumlamıştır. İbn Abbas (ra) ise "Ancak Bana kulluk etmeleri için" ayetini, isteyerek veya istemeyerek bana kullukta bulunmayı ikrar etsinler için, şeklinde tefsir etti. Süddî ise, "onları ibadet için yarattı. Onlardan bazıları faydalı, bir kısmı da Allah'ın buyurduğu gibi, yapılsa da, yapana (geçerli iman olmadığı için) fayda vermeyecek ibadetlerdir" dedi. "Onlara 'yeri ve göğü kim yarattı?7 diye sorarsan elbette Allah derler". (Lokman, 31/25). Böyle söylemeleri onlar için ibadettir, fakat, fayda vermez. Müfessir Kelbî de, "ancak bana kulluk etsinler" ayetini, "ancak beni birlesinler diye yarattım" mânâsına tefsir etmiştir. Mü'min kimse Allah'ı hem musibet ve hem de rahatlık halinde tevhid eder. Kâfir bir kimse ise nimetlere nail olduğu, rahata ulaştığı zaman değil de, belâ ve şiddet anında Allah'ı tevhid eder. Bu gerçek Kur'ân'da şöyle te'yid edilir: "Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak (ihlâsla) Allah'a yalvarırlar" (Ankebut, 29/65).

Bütün bu ilâhî sözler insan ve cinlerin Yaratıcıyı ikrar ettiklerini, O'nu tanıdıklarını, isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğdiklerini açıklar. İşte bu ma'rifet (bilgi) istisnasız bütün insan ve cinlerin yaratılış levazımatıdır. Bu bilgi sayesinde, kesinlikle Allah'ın birliğini ikrarın aslı ve O'nu Rab olarak itiraf etmenin bütün insan ve cinlerin kalbinde karar kılmış olduğu bilinir. Bu onların yaratılışlarının gereklerindendir ve onlar için zaruridir. Her ne kadar Rabb-i Tealâ'yı inkâr insanın hayatında arızî bir sebep olarak meydana geldiği takdir edilmiş olsa bile, gerçekte o bu sebeple zahir olur, açığa çıkar. Bu da Allah (cc) daha iyi bilir ki, Allah'ın şu âyet-i kerimesinde zikredilen şehadet ve ikrardır: "Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Ademoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şahit olduk, dediler. Yahut "Daha önce babalarımız Allah'a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl işleyenlerin yüzünden bizi helak edecek misiniz?" de-memeniz için (böyle yaptık)" (A'raf, 7/172-173). Kur'ân'da kişinin kendi aleyhine şehadetinden ikrarı murad edilir. Her kim doğruyu dile getirirse şüphesiz onunla kendi aleyhine şehadet etmiş olur. Allah (cc)'ın buyurduğu gibi... "Allah'a ortak koşanlar kendilerinin kâfirliğine bizzat kendileri şahitlik ederlerken Allah'ın mescidlerini imar etme salâhiyeti yoktur" (Tevbe, 9/17). Çünkü onlar küfür olan şeyi ikrar edicidirler. Bu da onları kendi aleyhlerine şehadetleri olmuştur. Şu ayette bu husus şöyle açıklanır: "Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bugününüzle karşılaşacağınıza dair sizi uyaran peygamberler gelmedi mi? Derler ki: "Kendi aleyhimize şahitlik ederiz". Dünya hayatı onları aldattı ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine şahitlik ettiler" (En’am, 6/130).

Onların kendi aleyhlerine tanıklıkları, bizzat kendi aleyhlerine ikrarlarıdır. Onların ''evet biz şahidiz" sözleri, Allah'ın Rableri olduğunu kendi dilleriyle ikrar etmeleridir. Kim kendisinden bir emirle haber verirse şüphesiz o, onunla kendi aleyhine şahitlik etmiştir. "onları kendilerine şahit tuttu" kavl-i celili ise, Allah'ın, onların kendilerini kendileri üzerine Allah'ın Rableri olduğuna şahitlik ediciler kıldığına delâlet eder. Bu şahitlik onları babalarının bellerinden almasıyla ikrar etmeleridir. Bu da babalarının sulbünden meniyi alıp annelerinin rahimlerine in-dirmekledir. O halde mânâ, babalarının sulbünden alındıkları zamanı, kendi nefislerine Allah'ın Rableri olduğuna şahitlik ettikleri, Yaratıcıyı ikrar ederek fıtrat üzere dünyaya gelerek yaratıldıkları zamanı hatırlamaktır, “ehaze: almak” kelimesi, onların yaratılmalarını kapsar. Şahitlik ise, Allah'ın Rableri olduğunu ikrara götürmeyi içine alır.

İşte bundan dolayı Allah'ın varlığını ikrar etmek burhana (delile) ihtiyaç duymaz. Şüphesiz selim bir insan fıtratı, fıtratının zaruretiyle ve düşüncesinin berraklığıyla hikmet sahibi ve her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve her şeyi yoktan var eden Yaratıcının varlığına şahitlik eder. "Yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah (cc) hakkında şüphe mi var"? (İbrahim, 14/10) "Andolsun onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan elbette 'Allah' derler" (Zuhruf, 43/87).

Rahat ve bolluk halinde bu fıtrattan gafil olan zor ve sıkıntı anında bu fıtrata sığınır: "Denizde başınıza bir musibet geldiğinde, O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında, (yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu çok nankördür" (İsra, 17/67). Bu âyet aynı zamanda insanın fıtratına Yaratıcıyı bilme duygusunun, yani din duygusunun Allah tarafından yerleştirildiğine bir delil teşkil eder. Yine bu âyet bir başka hakikate de parmak basar. İnsanlara teklif-i emir, kelâmcıların ve onların metoduna uyanların söylediklerinin aksine Allah'ın varlığını bilmenin vacip olduğu şeklinde gelmedi. Ancak emir, Allah'a ibadetin, O'nu birlemenin ve şirkten sakınmanın vacip olduğu şeklinde geldi. Hz. Peygamber (sav)'in "Allah'tan başka ilâh yoktur deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum" buyurmaları, insana öncelikle tevhidi ikrar etmesinin emrolunduğuna bir delildir. Yine bu gerçek şu âyette de vurgulanır: "O halde Allah'tan başka ilâh olmadığını bil ve günahının bağışlanmasını dile" (Muhammed, 47/19). İşte bu peygamberlerle ümmetleri arasında çekişme mahallidir. Peygamberlerin toplumlarıyla ilk karşılaşmalarında akideye yönelik ilk tebliğlerinde bu çatışmayı görüyoruz. Mesaj şöyle: "Andolsun ki Biz Allah'a kulluk edin ve putlardan sakının diye (emretmeleri için) her millete bir peygamber gönderdik. Allah onlardan bir kısmını hidayete erdirdi. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler" (Nahl, 16/36).

Sonuç

Bu âyetler de gösteriyor ki, ilâhî teklife muhatap olan her mükellefe vacip olan şey, istidlal değil tevhiddir; yani, vicdanında (yaratılıştan) meknî olan Allah bilgisi ve inancıdır. Bu inanç, daha sonra ulaşılması gereken kâmil şekliyle, Allah'ın ulûhiyyette bir olduğu ve denginin olmadığı; isimlerinde, sıfatlarında, zatında hiçbir benzeri olmayan ve bir olduğu; fiillerinde ve mülkünde ortağı olmayan ve bir olduğu üzerine bina edilmiştir. Elbette bir olan Allah'a kulluk etmek ve O'na bir başkasını ortak kılmamak gerekir. İbadette şirk, herhangi bir ibadet çeşidiyle kendisine yönelinen bir başka ilahla O'na ortak koşmaktır. İşte bu açıdan tevhidin üç kısmı vardır: a- İbadette Tevhid, b- Rububiyette Tevhid ve c- İsim ve sıfatlarda Tevhid. İşte bu, peygamberlerin Allah katından, mahlûkatın; gerekleriyle amel etmek ve O'na gerekli şekilde iman etmelerini getirdikleri dindir. O dinin özünü yasaklardan kaçınmak, emrettiklerini yerine getirmek, isim ve sıfatlarıyla bir bütün olarak O'na ibadet etmek ve yalnızca O'na yönelmek oluşturur. Burada bize düşen sorumluluk öncelikle peygamberlerin toplumlarına yaptıkları gibi ilahî mesajı duyurmak, şayet bu mesajda anlaşılmasında kapalılık ya da akledememe gibi bir durumla karşılaşılırsa o zaman Kelâmcıların ikna etmeye ve imanı pekiştirmeye yönelik enfûsî delilleri beyan etmektir. Böylesi bir metod da Selefin uyguladığı en güzel ve geçerli bir yoldur.

Kaynaklar:
BUHARİ, Muhammed b. İsmail, Câmiu' s-Sahih, İstanbul, 1979.
CÜVEYNÎ, İmamu'l-Harameyn, K. İrşad, Kahire, 1950.
EBU DAVUD, Süleyman b. Eş’as, es-Sünen, Beyrut, ts.
İBN ABDİLBER, Ebu Ömer, Camiül-Beyanil-İlm ve Fadlih, Mısır, 1346.
İBN MÜNZİR, Ebubekir Muhammed b. İbrahim, Kitabu' l-Evsât fi's-Sünen, Laleli 627 (III, 343 yk) y. 150.
ÎBN KESİR, İsmail b. Ömer, Muhtasar Tefsiru İbn Kesir (Tahk. M. Ali Sabunî), Beyrut, 1981.
ÎCÎ. Adudiddin, el-Mevâkıf fi İlmil-Kelâm. Beyrut, ts.
MÜSLİM, Ebu'l-Huseyn Müslim b. Haccâc, Sahihu Müslim, Mısır, 1955.
RAZÎ, Fahreddin, ei-Muhassal, Beyrut, ts.

Dipnotlar:
1) Bkz. Buharî, İman, 48.
2) İbn Abdil-Ber, Câmiu Beyâni"l-İlm, Mısır 1346, 2/72.
3) Buharî, Cihad, 102; İman, 17; Müslim, İman 8; Ebu Dâvûd, Cihad 104.
4) el-Cüveynî, İ. Harameyn, el-İrşâd, Kahire, 1950, s. 3; Fahreddin er-Râzî, el-Muhassal. Beyrut ts. s. 47; el-İcî, el-Mevâkıf, ts., 1/32.
5) Ebubekir İbn Münzir, K. el-Evsât fi's-Sünen, İst. Lâleli 627 (III. 343 yk.), v. 150
6) İbn Kesir, Muh. İbn Kesir, Beyrut 1981, 3/387

 

Bu âyetler de gösteriyor ki, ilâhî teklife muhatap olan her mükellefe vacip olan şey, istidlal değil tevhiddir; yani, vicdanında (yaratılıştan) meknî olan Allah bilgisi ve inancıdır. Bu inanç, daha sonra ulaşılması gereken kâmil şekliyle, Allah'ın ulûhiyyette bir olduğu ve denginin olmadığı; isimlerinde, sıfatlarında, zatında hiçbir benzeri olmayan ve bir olduğu; fiillerinde ve mülkünde ortağı olmayan ve bir olduğu üzerine bina edilmiştir. Elbette bir olan Allah'a kulluk etmek ve O'na bir başkasını ortak kılmamak gerekir. İbadette şirk, herhangi bir ibadet çeşidiyle kendisine yönelinen bir başka ilahla O'na ortak koşmaktır. İşte bu açıdan tevhidin üç kısmı vardır: a- İbadette Tevhid, b- Rububiyette Tevhid ve c- İsim ve sıfatlarda Tevhid. İşte bu, peygamberlerin Allah katından, mahlûkatın; gerekleriyle amel etmek ve O'na gerekli şekilde iman etmelerini getirdikleri dindir. O dinin özünü yasaklardan kaçınmak, emrettiklerini yerine getirmek, isim ve sıfatlarıyla bir bütün olarak O'na ibadet etmek ve yalnızca O'na yönelmek oluşturur. Burada bize düşen sorumluluk öncelikle peygamberlerin toplumlarına yaptıkları gibi ilahî mesajı duyurmak, şayet bu mesajda anlaşılmasında kapalılık ya da akledememe gibi bir durumla karşılaşılırsa o zaman Kelâmcıların ikna etmeye ve imanı pekiştirmeye yönelik enfûsî delilleri beyan etmektir. Böylesi bir metod da Selefin uyguladığı en güzel ve geçerli bir yoldur.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi : http://yeniumit.com.tr/
Makale Linki :
Otel Tekstili antalya escort sakarya escort mersin escort gaziantep escort diyarbakir escort manisa escort bursa escort kayseri escort tekirdağ escort ankara escort adana escort ad?yaman escort afyon escort> ağrı escort ayd?n escort balıkesir escort çanakkale escort çorum escort denizli escort elaz?? escort erzurum escort eskişehir escort hatay escort istanbul escort izmir escort kocaeli escort konya escort kütahya escort malatya escort mardin escort muğla escort ordu escort samsun escort sivas escort tokat escort trabzon escort urfa escort van escort zonguldak escort batman escort şırnak escort osmaniye escort giresun escort ?sparta escort aksaray escort yozgat escort edirne escort düzce escort kastamonu escort uşak escort niğde escort rize escort amasya escort bolu escort alanya escort buca escort bornova escort izmit escort gebze escort fethiye escort bodrum escort manavgat escort alsancak escort kızılay escort eryaman escort sincan escort çorlu escort adana escort