Hit (3875) M-248

Hurma Ağaçlarının Aşılanması İle İlgili Rivayetlerin Tevhidi Rububiyet Açısından Değerlendirilmesi

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-04 Güncelleyen : /0000-00-00

Hurma Ağaçlarının Aşılanması ile İlgili Rivâyetlerin Tevhîd-i Rubûbiyet Açısından Değerlendirilmesi

Giriş: Sebep-Netice Münasebeti

Ele alacağımız hadis-i şerifte Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) vermek istediği mesajın daha iyi anlaşılabilmesi için, sebeplerin varoluştaki tesirine değinmemiz gerekmektedir.

Kâinatta hangi olaya bakılsa, başından sonuna kadar bizim anlayabileceğimiz bir ölçü, bir denge, bir intizam içinde yürüdüğü görülür. Meselâ, tohumu toprağa atarız; sonra sularız, bekleriz, filiz verir ve neticede ağaç olur veya bir taşı bırakırız, yere düşer.

Varlıkta bir sebepler çizgisi (tertib-i esbab) vardır. Belli sebepler belli sonuçlardan önce gelir. Yüce Yaratıcı (c.c) eşyanın tabiatını, olayların işleyişini böyle takdir etmiştir. Bu genel ‘oluş’, bize değişimlerin altında hükmeden nizamı gösterir. Sözgelimi, bütün sebepleri hazır edip tohumu toprağa attığımızda, her zaman değil de bazen filiz verip bazen vermeseydi, burada bir nizamdan söz edemezdik. Ya da taş bazen düşüp bazen düşmeseydi, ‘yerçekimi kanunu’ diye bir kanun söz konusu olmazdı. Veyahut bir insanın vücudu başka türlü, bir diğerinin ki başka türlü çalışıyor olsaydı, bugün elimizde tıp bilimi ve tıbbî kanunlar olmazdı. Ama şükür ki, dünya böyle değil. Her bir “tabiî” olay, dünyanın her bir köşesinde aynı tarzda gerçekleşir. Yani dünyada yeknesak bir düzenlilik ve devamlılık (istimrar) vardır. Biz, kanunları işte bu istimrara dayanarak keşfederiz.

Allah’ın eşyayı bu âlemde sebeplerle belli bir nizam içerisinde yaratması, O’nun başka türlü ve onlarsız yaratamayacağı anlamına gelmez. Cenab-ı Hak dilediği şekilde yaratabilir, zira “O dilediğini yapa(bile)ndir” (Hûd Sûresi, 11/107), ama O, hikmet diyarı olan bu âlemde, sonuçları sebeplere bağlı bir yaratma şeklini takdir buyurmuştur. Bununla O (c.c.), olayların tertibindeki maksat ve maslahatlara dikkat çekerek varlığın yaratılışındaki kast ve hikmeti anlatmıştır. Şu âyet bu hususu gayet açık bir şekilde beyan etmektedir:

“Allah O’dur ki, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti, sonra Arş üzerine istiva buyurdu (onları hakimiyeti altına aldı ve onlar üzerinde hükmünü yürütmeye başladı) Ve (O), güneşi ve ayı, hizmet etmeleri için sizin emrinize verdi. Hepsi belli bir süreye kadar akmaktadır. Bütün işleri O yönetir. Âyetleri size açıklar ki, Rabbinize kavuşacağınıza yakînen iman edesiniz (Râ’d Sûresi, 13/2).

İşte bize düşen, Cenab-ı Allah’ın eşya ve olayları yaratmadaki hikmetine göre davranmaktır. Ancak, birisi kalkıp da varlığı sebeplere vererek, meselâ ‘bir buğday başağının toprak, su gibi haricî sebep olmadan olgunlaşması imkânsızdır, o hâlde Yaratıcı buğday başağını ancak böyle olgunlaştırabilir, başka türlü olgunlaştıramaz’ diyemez. Çünkü buğday başağının topraksız olgunlaşması sadece –sebepler dairesinin şartlarına uymakla yükümlü– bizler açısından imkânsızdır. İmkânsızlık sadece bizi bağlar, sebepleri yaratan Allah’ı değil. Buğday başağının bu dünyada toprak olmadan olgunlaşamaması, Cenab-ı Allah’ın bu dünyadaki icraatının gereğidir. hâliyle bu, onu öyle kılmayı takdir edeni bağlamaz. Hz. Allah (c.c.), pekalâ başka türlü de yapmaya muktedirdir. Zira “Göklerin ve yerin mülkü ve hâkimiyeti Allah’ındır, (O) dilediğini yaratır.” (Şûrâ Sûresi, 42/49).

Başak örneğine tekrar dönersek, sebepler dünyasında toprak vs. olmadan başağın olmadığını görürüz. Ancak bundan, olgunlaşmayı gerçekleştirenin toprak olduğu sonucu hiçbir zaman çıkmaz. Zira ne aklı ne şuuru, ne de gücü olan ve kendileri yapılmaya muhtaç bulunan sebeplere yaratıcılık vasfı vermek ciddi bir aldanıştır. Kur’ân-ı Kerim bu noktada “Şimdi söyleyin bakalım, o ektiğinizi siz mi bitiriyorsunuz, yoksa Biz miyiz bitiren?” (Vâkıa Sûresi, 56/62-63) diyerek insanların varoluştaki rollerinin sadece ve sadece sebeplere riâyetten ibaret olduğunu, bundan ötesinin bütünüyle yüce Yaratıcı’ya ait olduğunu ifade buyurur. Ayrıca, yüce Yaratıcı’nın bir isminin de ‘tohumları ve çekirdekleri açan’ anlamında ‘Fâliku’l-habbi ve’n-nevâ’ (En’am Sûresi, 6/95) olduğu vurgulanarak, eşyadaki istidadı (potansiyelleri) inkişaf ettirenin bizzat Yaratıcı’nın olduğunun hatırlatılması da gayet dikkat çekicidir. Bir tohum veya bir ağaç, kendisine verilen maddî özelliklere sahip olarak yaratılmış olsa da, onların, bu maddî potansiyelleriyle İlâhî tasarruftan bağımsız olarak sonucu meydana getirdiğini söylemek mümkün değildir.

Cenab-ı Hak (c.c.), varlıkta zahirî bir illiyet ilişkisi/bağı kurmuştur. İşte, sebep ve sonucun zahirde birbirine yakın ve bitişik (mukarin ve muttasıl) gözükmesi, sebeplere tesir vermek isteyenleri aldatan bir etken olmuştur.

Onlar sebebi, sonucun illeti sanmışlardır; oysa iktiran (beraber olma) ayrıdır, illet (asıl ve gerçek sebep) olmak ayrıdır. Varoluşta illet, İlâhî İrade ve Kudret’tir. Zira ne toprakta ne suda, ne havada, ne ağaçta ve ne de ışıkta bir meyveyi yapacak bir bilgi, irade, rahmet ve kudret göremeyiz.

Bu âlemde sonucun (ma’lulün) sebepler olmaksızın meydana gelmemesi, sonucun sebep tarafından meydana getirildiğini değil, sadece bu beraberliğin bozulmadığını gösterir. Yani, bizim gördüğümüz, sadece sebep ile sonucun bir arada olmasıdır.

Madde ve sebeplerin çeşitli terkip ve çözülmelerde birer eleman olarak kullanılmaları ve zahirî bir kısım fonksiyonların onlara isnat edilmeleri mecazen bahis mevzuu olsa bile, varlığın çehresinde görülen bunca maslahat ve faydaları, şuursuz atom parça veya parçacıklarında aramak asla tutarlı bir yaklaşım değildir. Zira, sebepler de birer yaratıktır. Onların düzenlenişi, yeni bir varlığın ortaya çıkışı doğrudan Allah’ın eseridir:

Gökten su indirip yeryüzünde her güzel/hoş çiftten bitirmişizdir. İşte bu(nların hepsi) Allah’ın yaratışıdır. O’ndan başkasının ne yarattığını bana gösterin! Hayır, gösteremezler, (gerçek şu ki inkârcı) zâlimler besbelli bir dalâlet içindedirler (Lokman Sûresi, 31/10-11).

Allah gökleri ve yeri yaratan, su indirip onun ile rızık (olarak) meyveler/ürünler çıkarandır (İbrahim Sûresi, 14/32).

Bu son âyet bize –su-bitki örneğinde görüldüğü gibi– bitkiye hayat verenin su olmadığını, ancak mutlak bir Yaratıcı’nın bitkiye su ile hayat verdiğini anlatmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, materyalist kâinat anlayışına karşı ‘tevhid’ hakikatini sunarken hâlihazırdaki gözlemlenen kâinatın Yaratıcısının kim olduğunu tanımaya çağırır. Sözgelimi, su bitkiyi tanır mı? Bitkiyle ortaya çıkan faydaları önceden düşünüp ona göre tedbir alabilir mi? Kendisinden faydalanacaklara acıyıp hazırlık yapabilir mi? İşte Kur’ân, bu noktada yönelttiği sorularla bitkiyi su ile bitiren, hem bitkiyi hem de suyu kâinat tezgâhında en mükemmel bir biçimde yapan sonsuz sıfatlara sahip bir Yaratıcı’nın var olduğunu ve buna inanmanın aklî-vicdanî mecburiyetini vurgular (Ayrıca bkn: En’am Sûresi, 6/46, Hacc Sûresi, 22/18, Nur Sûresi, 24/41-44, Ankebût Sûresi, 29/20, Rum Sûresi, 30/50, Nuh Sûresi, 71/15).

Kelâm âlimleri, Kur’ân’ın zihinlere yerleştirmek istediği ‘tevhid’ hakikatını izah ederlerken konunun bu yönünü ‘tevhid-i rubûbiyet’ olarak ele almışlardır. Bunun anlamlarından biri ise, yaratmanın sadece Allah’a ait olduğunu kabul ederek O’nun dışındakilerin sadece adî birer sebep olduklarına inanmaktır. Buna göre O (c.c.), yaratmanın yanında âlemi tek başına idare de eder. O’ndan başka yaratan, yaşatan ve rızık veren yoktur. O, âlemde dilediğini yapandır. O’nun izni olmadan hiçbir şey yokluktan varlığa çıkmaz, çıkamaz (İbn Abdi’l-İzz 1988, s: 79; el-Cisrî, s: 48-49).

Netice olarak diyebiliriz ki, sebepler, merhameti ve hikmeti sonsuz yüce bir Kudret’in –âdeta– perde arkasından nimet ve ihsanlarını takıp hayat sahiplerine uzattığı ipler/şeritler gibidirler. Bir diğer ifadeyle sebepler, o Hikmeti Sonsuz’a açılan pencerelerdir ki, biz bu pencerelerden O’nun fiil ve icraatlarını seyrederek O’nu tanımaya çalışırız. Veya –tabir yerindeyse– sebepler, O’nu sıfatlarıyla tanıtma vazifesi gören birer ayna gibidirler. Şu hâlde, her bir mevcut/sebep, kendi acziyle yüce Yaratıcı’nın Kudreti’ne, kendi bilgisizliğiyle O’nun İlmi’ne, kendi yok olup, yerini başkalarının almasıyla O’nun bekasına işaret eden âyetler olup, asla O’nun yaratma ve icraatında şerik ve ortağı değillerdir.

Sebeplerin varoluştaki rolüne bu şekilde kısaca temas ettikten sonra şimdi de, Resûlullah Efendimiz’den hurma ağaçlarının aşılanmasıyla ilgili olarak rivâyet edilen hadis-i şeriflerin tahliline geçebiliriz.

İlgili Rivâyetler ve Kritiği

Konuyla ilgili olarak İmam Müslim Sahih’inde art arda şu üç hadisi rivâyet etmiştir. Anlam olarak birbirleriyle benzerlik ifade eden ilk iki hadisi mealen, üzerinde önemle duracağımız sonuncu rivâyeti ise metniyle birlikte ele alacağız:

1. Talha b. Ubeydullah, “Resûlullah’la birlikte hurmalıklarının başında bulunan bir kavme uğradım.” diyor. Allah Resûlü (s.a.s.), (orada bulunanlara bahçelerinde çalışanlarla ilgili olarak) “Bunlar böyle ne yapıyorlar?” dedi. Onlar da, çiçeğin erkeğini dişininkine aktarmak suretiyle aşılama yaptıklarını söylediler. Bunun üzerine Resûlüllah Efendimiz, “Bunun bir fayda sağlayacağını zannetmiyorum.” buyurdular. (Aşılamayla uğraşan kişiler) Resûlüllah’ın bu haberini alınca yapmakta oldukları işi terkettiler. Sonra (onların aşılamayı) terkettikleri haberi Resûlüllah’a ulaştırılınca şöyle buyurdu: “Bu, onlara bir fayda temin ediyorsa bunu yapsınlar. Ben sadece bir zannımı (kanaatimi) ifade ettim, beni zannımdan dolayı muaheze etmeyin. Ancak size Allah adına konuştuğumda onu alınız/tutunuz, zira ben O’na asla yalan isnat etmem (Müslim, “Fedail”, 139; İbn Hanbel, Müsned, 1: 162; İbn Mace, “Ruhûn”, 15).

2. Nebi (s.a.s.) Medine’ye gelmişti. (O sıralarda Medine halkı) hurma ağaçlarını ıslah ediyorlardı. (Halk bunu yapanlara) ‘aşılama yapıyorlar’ diyorlardı. Resûlüllah onlara, “Böyle ne yapıyorsunuz?” diye sorunca onlar, “Biz bunu (öteden beri) yapıyoruz.” dediler. Resûlüllah, “Belki siz böyle yapmasanız da netice iyi/müspet olur.” buyurdu. Bunun üzerine onlar yapmakta oldukları işi bıraktılar. (Derken ertesi yıl) hurmalar yemişlerini döktü yahut azalttı (yani verim düştü). Bu durumu Hz. Peygamber’e bildirdiklerinde şöyle buyurdu: “Ben bir beşerim. Dininizle alâkalı size bir şey bildirdiğimde onu alınız. Ancak kendi görüşümle size bir şey emrettiğim zaman, (şunu biliniz ki ben de bir beşerim).” (İmam Müslim, senette yer alan İkrime’nin rivâyetle ilgili olarak, “veya buna benzer bir şekilde” biçimindeki ifadesini de bize aktarır) (Müslim, “Fedail”, 140; İbn Mâce, “Ruhûn”, 15).

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), sebepleri hiçbir zaman yok saymamıştır. Onun beyanları bir bütün olarak ele alınıp değerlendirildiğinde, onun sebeplere riâyet etmeyi bir mükellefiyet ve vazife olarak gördüğü anlaşılacaktır. Meselâ O, “..Allah’ın kulları! Tedavinizi görün, zira yaşlılık hariç Allah’ın verdiği hiçbir hastalık yoktur ki, onun için bir deva yaratmamış olsun.” (İbn Mace, “Tıbb”, 1) beyanıyla, tedavi konusunda sebeplere sarılmanın ufuk noktasını gösteriyordu. Yine onun bulaşıcı bir hastalık olan vebayla ilgili olarak, “Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz; bulunduğunuz yerde veba meydana gelirse oradan da çıkmayınız!” (İbn Hanbel, Müsned, 1:192) şeklindeki ikazı da, onun sebeplere verilmesi gereken önemi verdiğini ortaya koyar. Ve yine onun (s.a.s.), devesini kastederek, “Bazen bağlar tevekkül ederim veyahut serbest bırakıp tevekkül ederim.” diyen kişiye, “Onu bağla, sonra tevekkül et!” (Tirmizî, “Kıyame”, 60) şeklindeki ikazı da, onun sebeplere riâyeti bir görev olarak addedip öğrettiğine çarpıcı bir misaldir. Burada sadece bir fikir vermesi bakımından serdettiğimiz bu misaller çoğaltılabilir.

Peki Resûlüllah Efendimiz (s.a.s.), ele aldığımız hadisteki “Bunun bir fayda sağlayacağını zannetmiyorum”, “Belki siz böyle yapmazsanız da netice iyi/müspet olur.” ifadesiyle neyi anlatmak istiyordu? O, cahiliye akıl ve mantığına karşı savaşıyordu. Şöyle ki, cahiliye devrinde çeşitli sebeplere hakikî tesir veriliyordu. Meselâ hadis kitaplarında, o dönem insanlarının “yağmuru bize nev’ verdi.” (Nesâî, “İstiska”, 16; İbn Hanbel, 2:526) şeklinde bir inançlarının olduğu anlatılmaktadır. Yani falan yıldız çıkınca bulut teşekkül eder ve o yıldız bize yağmur verir. Böyle bir anlayışa Hz. Peygamber’in tavrı gayet kesindir: “Yıldızın zuhuruyla yağmur geldi diyenler kafir oldu, yağmuru Allah verdi diyenler de mü’min..” (a.y.) hadisinin bize anlattığından da anlaşılacağı üzere, o devirde, bugünkü materyalist bilim anlayışında olduğu gibi, sebeplere hakiki tesir verme çok yaygındı. İşte bu anlayışı/inanışı kökünden kesip atmak ve her şeyin Allah’ın elinde olduğunu göstermek için Hz. Peygamber Efendimiz mesajını gayet net olarak veriyordu. Daha açık bir ifadeyle Resûlüllah (s.a.s.), Allah’ın, umum varlığın sahibi olarak ulûhiyetinde tek olduğu gibi, bu varlığın terbiye ve idaresinde de icraat sahibi olarak ‘tek’ olduğunu vurguluyordu.

Bu çerçevede hatırlatılması gereken başka bir misal de şöyledir: Bir gün bir bedevi Resûlüllah’ın huzuruna geldi ve “Ya Resûlellah, devem uyuzlu develerin yanına bağlandığından uyuz oldu.” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz buyurdular ki: “O uyuzlu deve, uyuzu yanına bağlandığı deveden aldı, öbürü nereden aldı?” (Buharî, “Tıbb”, 25; Müslim, “Selem,” 101). Yukarıda zikrettiğimiz “Bir yerde veba olduğunu işitirseniz oraya girmeyiniz; bulunduğunuz yerde veba meydana gelirse oradan da çıkmayınız!” hadis-i şerifiyle tezatmış gibi görünen bu hadisi bulaşıcı hastalığı nefyettiği şeklinde anlamak yanlış olur. Bu hadis-i şerifinde de Efendimiz (s.a.s.), incelemekte olduğumuz hurmaların aşılanmasıyla ilgili hadislerinde olduğu gibi, hastalığın arkasında da sebepleri yaratan asıl Kudret Eli’ni görmeyip, sadece sebeplere saplanıp kalan zihinleri uyarmaktadır. Bunun yanısıra, söylediğinin elbette bir başka önemli gerçek payı daha vardır ki, o da, meseleyi devir ve teselsül zemininde devir ve teselsülün batıl olmalarıyla noktalamakta ve sebepleri Yaratan’a dikkatleri çekmektedir. Ayrıca, elbette her hasta olan kişi, o hastalığı bir başkasından almakta değildir ve dolayısıyla her hastalığın kendine ait sebepleri de vardır.

3. Hurmaların aşılanması konusunda, üzerinde daha ayrıntılı durmaya çalışacağımız üçüncü rivâyet ise şöyledir:

Nebi (s.a.s.), aşılama yapan bir topluluğa uğradı. Onlara - Siz bunu yapmamış olsanız da (hurma) olur!” buyurdu. (O sene) hurmalar koruk çıkardılar (iyi bir verim alınamadı). Hz. Peygamber (s.a.s.), (neden sonra) onlara (tekrar) uğradı ve “Hurmalarınız ne durumdadır?” diye sordu. - Şöyle şöyle buyurmuştunuz, (biz de öyle yaptık ve sonuç böyle oldu).” dediler. (Bunun üzerine Resûlûllah):- Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” dedi.” (Müslim, “Fedail”, 141).
Şimdi, hadis-i şerifin ifadelerindeki incelikleri cümle cümle görmeğe çalışalım:

- Siz (aşılama) yapmamış olsanız da (hurma) olur.” Yani, sebepler dairesinin şartlarına uymakla yükümlü olan siz insanlar için aşısız iyi bir verim zor olsa da, bu zorluk Allah için söz konusu değildir. Başka bir ifadeyle, her hangi bir sebebin terkine bağlı olarak meydana gelen bir zorluk sadece sizleri bağlar, sebepleri de sonucu da yoktan yaratan Allah’ı değil. Zira O (c.c.) sebepli veya sebepsiz Her türlü yaratma şeklini bilendir (Yâ-Sîn Sûresi, 36/79) ve dilediğini dilediği şekilde yaratmaya muktedirdir. Bu ifade, hiçbir zaman “Aşı yapmasanız daha iyi olur.” manâsına gelmez. Vurgulanmak istenen, arzettiğimiz gibi, şudur:

Şu hâlde bu nebevî ifadeyle verilmek istenen mesajın iyi düşünülmesi lazımdır. Bizce, Hz. Peygamberin onlara –biraz önce de değindiğimiz gibi- tevhîd-i rubûbiyet çerçevesinde vermek istediği mesaj şuydu: Sonucu (iyi bir verimi), sizin baş vurduğunuz sebep (aşılama) değil, böyle bir sebebe riâyetinizin karşılığı olarak Allah yaratmaktadır. Bu itibarla, eğer O dilerse, başvurduğunuz sebep olmadan da iyi bir netice mümkün olur.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.s.), burada sadece su, toprak ve hava gibi aşının da varoluş olgusunda bir yaratıcı değil, çeşitli terkip ve çözülmelerde Yüce Yaratıcı tarafından zahirde kullanılan birer sebepten ibaret olduklarına dikkat çekerek sonucu belirleyen ve yaratan gücün sadece ve sadece mutlak kudret sahibi Allah olduğunu hatırlatıyordu. Diğer bir ifadeyle O (s.a.s.), zahiri bir kısım fonksiyonların kendilerine isnat edilmeleri hasebiyle sebeplerde sonucu belirleyen bir güç, bir tesir vehmedilmemesine dikkat çekerek, ‘ortaya çıkan her türlü sonucun tamamen Allah’ın eseri olduğu gerçeğini’ zihinlere yerleştirmeyi hedefliyordu.

Hemen ifade etmiş olalım ki, Müslim’in tahriç ettiği ikinci hadisten de anlaşılacağı üzere bu hâdise, Resûlullah’ın Medine’ye gelişinin akabinde meydana gelmişti. Yani o gün Hz. Peygamber’in muhatabı olarak hurmalıklarının başında bulunan söz konusu bu topluluk İslâm’la yeni tanışmıştı. Dolayısıyla onların öteden beri içinde bulundukları cahilî bir toplumun telakkilerinden bir anda kurtulmaları veya arınmaları mümkün değildi. Kendilerine verilen tevhidî bir hakikati de zahiriyle değerlendirip, hangi stilde aşı yapıyorlarsa onu bırakmış, yani Resûlullah’ın ifadesinden aşıyı terk etme anlamını çıkarmışlardı. Netice olarak, mevsim sonunda iyi bir verim alınamadı. Bunun zahirî sebebi de, Resûlüllah’ın tevhid-i rubûbiyet gerçeğiyle alâkalı vurgulamak istediği bir hususu, kendilerince ‘bırakma’ şeklinde anlayıp aşılamayı terk etmeleriydi. Bununla birlikte, o sene ağaçların hurma vermemesini aşılamanın ihmaliyle izah edebileceğimiz gibi, doğrudan doğruya “o sene Allah’ın muradının öyle olduğu” şeklinde de açıklayabiliriz ki, buna hiçbir şey mani değildir. Zira O ne dilerse o olur. Nitekim bazen sebepler dairesinde yapılması gerekenler tam olarak uygulanır ama yine de bir netice alınamaz. Meselâ zeytin bazı seneler olur bazen de olmaz.

Hadisin devamında, Peygamber Efendimiz’in aynı topluluğa ertesi yıl da uğradığı ve “Hurmalarınız ne durumda?” sorusuna, “Siz şöyle şöyle buyurmuştunuz (biz de öyle yaptık ve sonuç bu oldu)” cevabını aldığını okuyoruz. İhtimal onlar, Cenab-ı Peygamber’in tevhid-i Rububiyet adına, hem de uygulamalı olarak vermek istediği bir dersi zahiriyle değerlendirip aşılamayı bırakmayı Allah Resûlü’ne itaat olarak değerlendirmişlerdi. Bunun üzerine Allah Resûlü, dersini tamamlama sadedinde, “Siz dünyanızın işini daha iyi bilirsiniz.” buyurdu. Bu sözde, “Ben bilmem” manâsı yoktu. İkinci olarak, sözde, “Dünya işinizde, o işin tecrübeli yapanları, hattâ mütehassısları olarak, sebep dairesinde ne yapmak gerekirse yapmanız gerekir. Fakat, bilmeli ve inanmalısınız ki, neticeyi yaratan Allah’tır. Dolayısıyla, hurmaların olmasını ve olmamasını aşılamaya değil, Allah’a vermeli, ama olması için de ne yapmanız gerekiyorsa yapmalısınız.” manâsı vardı. Üçüncü olarak, bu üçüncü rivâyeti diğerleriyle birlikte değerlendirdiğimizde, Din’le alâkalı şu çok önemli gerçek de ortaya çıkmaktadır:

Din’de her mesele vahye dayanmaz. O’nda bilhassa dünya işleri noktasında geniş bir mubah sahası vardır ve bu sahada bilgi, tecrübe çok önemlidir. İşte Allah Resûlü, bu sahayla ilgili meselelerde mutlak manâda vahiy aramayın; bunlar bilgiye, tecrübeye, araştırmaya dayanan meselelerdir. Bu konuda söz, mütehassıslarındır demek istiyordu.

Konuyla İlgili İki Husus ve İzahı

Birincisi: Mademki Resûlullah onların durumu kavrayamadıklarını gördü, o hâlde neden onların yanlış anlamalarını orada hemen tashih etmedi?
Bu noktada Hz. Peygamber’in ‘insanları seviyelerine ve ufuklarına göre muhatap alan’ terbiyeciliğini hatırlatarak deriz ki, Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), o insanlara vicdanî bir tecrübe ve zamanla kazanacakları tevhid-i rubûbiyete ait ince ve derin bir gerçeği hemen açmayı uygun bulmayıp zamana yaymayı tercih etmiş, uygulamalı bir eğitim metodu ortaya koymuştur. Başka bir ifadeyle, tekemmül sürecindeki akıl ve vicdanlara zamansız bir hitapta bulunmamıştır.

Bu hususu tarihten başka bir misalle de açıklığa kavuşturmamız mümkündür. Hudeybiye’de müşriklerle yapılan musalahayı içine sindiremeyip Mekke’ye ne pahasına olursa olsun girilmesini isteyen Hz. Ömer’in (r.a.) heyecan dolu çıkışları karşısında ve onun “Sen Allah’ın Resûlü değil misin?”; “Biz hak üzere, onlar batıl üzere değiller mi?” şeklindeki sorularına Peygamber Efendimiz “Evet!” kelimesinden başka bir cevap vermemişti. Yani Resûlullah, Hz. Ömer’e (r.a.) bu anlaşmanın Müslümanlar için ne büyük tarihî bir fırsat ve bir fetih vesilesi olduğunu tek bir kelimeyle anlatmamıştı (İbn Hişam 1994, 3: 252, Buharî, “Şürut”, 15). Daha sonra Hz. Ömer, bu durumdan dolayı hayatı boyu istiğfar etmiş, ayrıca sadaka vermiştir. O (s.a.v.) bu gerçeği onun bizzat kendisinin yaşayıp kendisinin görmesi için tabiî bir sürece bırakmıştı. Nitekim netice de öyle olmuştu.

İkinci olarak, yukarıda arz edildiği gibi, Peygamber Efendimiz (s.a.s.), ziraat veya zenaat gibi dünyevî sahayla ilgili olarak insanların hayatlarının her noktasına doğrudan doğruya teşrî maksadıyla katılıp karışmamıştır. Şayet karışıp her şeyi talim etseydi, gerek o dönemin insanları gerekse biz bu emirlere de diğer teşriî emirler gibi uymak zorunda kalacaktık.

Sözgelimi, her şeyi bilen Allah, vahiy yoluyla peygamberine bildireceği bir usulle kullarının tarım alanında bire yüz alabilmelerini sağlayan bir yol gösterebilirdi. Ancak Allah peygamberleri vasıtasıyla beşeri böyle bir yola mecbur etmemiştir. Zira O (c.c.) beşere eşyaya müdahale hakkını vermiştir. Ona verilen bu müdahale hakkı aslında onun iradesinin varlık sebebi ve yüce Yaratan’a halife olmasının bir neticesidir. Dünyevî işlerde de Hz. Peygamber’in müdahil olması, beşerî ilgi ve bilgi kaynaklarının kuruması ve onların tecrübî birikimlerinin heba olup gitmesi anlamına gelecektir ki, bu, beşerin fıtratındaki istidatları inkişaf ettirme maksadıyla gelen zatın fıtratla zıtlaşması demek olurdu (Şahin, 2: 152).

Sonuç

Her şeyi yaratan Allah’tır ve hiçbir şey O’nun sonsuz İlim, İrade ve Kudreti’nden hariç değildir. Kâinatta sebepler ve sonuçlar olarak görünen eşya bütünüyle Allah’ın eseridir, zira sebeplerin kabiliyeti ile sebep oldukları sonuçtaki mükemmelliğin birbirinden sonsuz derece uzak oldukları görülmektedir.

İslâm açısından sebeplere riâyet etmek bir vazife, neticenin Allah elinde olduğuna inanmak ise, ‘tevhid’ akidesinin bir gereğidir. Bu cümleden olarak denilebilir ki, yerine getirmekle yükümlü olduğumuz sebepleri reddetmek düşünce adına bir sapma olduğu gibi, her şeyi onlara vererek ‘sebepsiz bir şey olmaz’ iddiasıyla sebeplerin arkasındaki Sonsuz Kudret’i görmezlikten gelmek de ‘tevhid’ adına ayrı bir sapmadır. Şu hâlde ne sebepler yok sayılıp, bu âlemin nizamı inkâr edilmeli; ne de sebeplerin varlığını kabul ederken onlarda sonucu belirleyen bir güç, bir tesir vehmedilmelidir.

Sebeplere hakiki tesir veren cahiliye dönemi insanlarında aşılama, hurmanın meydana gelmesinde âdeta ‘olmazsa olmaz’ bir sebep olarak telâkki ediliyordu. İşte Hz. Peygamber (s.a.s.) böyle bir yanılgıya dikkat çekmek için “şayet Allah dilerse/dilemişse aşı olmadan da netice hasıl olur” anlamında “siz (aşılama) yapmamış olsanız da (hurma) olur.” buyurmuştu. Bu ikazıyla O, sebep ve vasıtaların sonucu belirleyen bir güç ve tesirlerinin olmadığına dikkat çekiyordu. Diğer bir ifadeyle O, zahirde sebeplerle ilişkili olarak cereyan eden her şeyin Allah’ın emir, irade ve kudretiyle varlık sahasına çıktığını zihinlere yerleştirmeyi hedefliyordu.

 

Kaynaklar:

- el- Cisrî, Hüseyn, Savabu’l-Kelâm fî Akâidi’l-İslâm/İslâm İtikadında Sözün Doğrusu, (Çev.: Mustafa Zihnî), Sebat bas., Konya ts.
- Şahin M. Abdülfettah, Asrın Getirdiği Tereddütler, İzmir 1994, c: 2.
- İbn Ebi’l-İzz, Ali b. Ali, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahaviyye, el-Mektebu’l-İslamî, Beyrut 1988.
- Özler, Mevlüt, İslâm Düşüncesinde Tevhid, Nûn yay., İstanbul 1995.
- Sabık, Seyyid, el-Akaidu’l-İslamiyye, Daru’l-Fikr, Beyrut 1997.

Allah’ın eşyayı bu âlemde sebeplerle belli bir nizam içerisinde yaratması, O’nun başka türlü ve onlarsız yaratamayacağı anlamına gelmez. Cenab-ı Hak dilediği şekilde yaratabilir, zira “O dilediğini yapa(bile)ndir” (Hûd Sûresi, 11/107), ama O, hikmet diyarı olan bu âlemde, sonuçları sebeplere bağlı bir yaratma şeklini takdir buyurmuştur. Bununla O (c.c.), olayların tertibindeki maksat ve maslahatlara dikkat çekerek varlığın yaratılışındaki kast ve hikmeti anlatmıştır.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :