Hit (2862) M-2168

Kütübi Kelamiyenin İhtiyacatı Asra Göre İslah Ve Telifi

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2014-07-23 Güncelleyen : /0000-00-00

Kütübi Kelamiyenin İhtiyacatı Asra Göre İslah Ve Telifi Beynelmüslimin Mezahibi Muhtelifenin Tevhidi Medreselerde Tedrisin Islahı
Musa Kazım, Eşref Edip.

Sadr-ı İslam’da yalnız ahadis ve ayatın maani-i zahiresiyle iktifa olunurdu. Bilhassa peygamber zamanında herkes şüphe ettiği meseleyi bizzat Hz. Resule sorar, hallederdi. Kitap yazmaya okumaya lüzum yoktu. Gerek dine gerek dünyaya ait şeyler, her ne olursa olsun, böyle hallonulurdu. Kitap telifine lüzum görülmedi.
Sonra tabiin zamanında ihtilaf zuhur etti. Bunun üzerine ittihad-ı İslam için kitaplar yazılmaya başladı. Çünkü eğer teşettü ārā vuku bulursa, ihtilaf-ı ārā olursa; ahali-i İslamiye arasında tefrika meydana gelecek. Tefrika gelince kuvvet zail olur, sonra maazallah bütün ümmet mahvolur. Onun için ihtilafları kaldırmaya çalıştılar. Hakkı batıldan tefrike uğraştırlar. İşte o vakit kitaplar telifine başlandı.
Bilhassa ilm-i kelamda idi tefrika. Kitaplar yazıldı. Erbab-ı basiret olan hakkı kabul etsin, dinlesin. Ve faydası görüldü.
Fakat bunlarda felsefeden bahis yoktu. Ulum-i felsefe henüz İslam’a intikal etmemişti. Her mesele bir ayet, bir hadisle ispat olunurdu. Ulema-yı mutekaddimenin mesleği buydu. Çünkü ihtiyaç o nispetteydi.
Sonra ulum-i felsefe Arapçaya intikal etti. Tercüme edildi. Bunun üzerine bir çok meslekler, mezhepler daha zuhur etti. Mesela o vakte kadar “Meşşaiyyun” mezhebini bilmezlerdi. Çünkü bahsi yoktu. O meydana çıktı. Sonra “Tabiiyyun” ne demek olduğunu kimse bilmiyordu, böyle bir fikir yoktu.
Bu fikirler işte hep o mesleklerin içinde görüldü. Saliki olanlar oldu. Amma azdı. Sonra meşşaiyyun mesleği en çok meydan aldı. Salik olanları pek çoğaldı. Sonun üzerine onlara karşı müdafaa lazım geldi.
Böyle gerek İşrakiyyun, gerek Meşşaiyyun mesleklerine karşı müdafaa lüzumu hissedilince o yolda kitaplar yazılmaya başlandı; ki işte ulema-yı müteahhirinin ilm-i kelamı odur. Yani ilm-i kelama felsefe karıştırıldı. Çünkü öyle icap etti.
Fakat bu nasıl oldu? Evvela onları tahsil ettiler, sonra müdafaa eylediler. O yolda kitaplar yazdılar.
Bir hayli zaman böyle devam etti. Sonraları İşrakiyyun mezhebi pek revaç bulmadı. En çok müdafaa Meşşaiyyun’a karşıydı. Kitaplar göseteriyor. Bunlara müdafaa için çok kitaplar yazıldı.
Nihayet Meşşaiyyun mesleği de munkariz oldu. Yani fenler değişti. Fenler değişince Meşşaiyyun’un istinatkahı olan cihetler de altüst oldu. Şu halde onlara karşı müdafaada da bir fayda kalmadı.
Çünkü o fenlerin mültezimi yok, o mesleği iltizam ve terviç eden kimse bulunmuyor, ki onlara karşı müdafaalar meydana koyalım da o suretle ahkam-ı diniye muhafaza edelim.
Bunlar munkariz olunca yerine “Maddiyyun” kaim oldu. Şimdi bunlara karşı müdafaa lazım geldi.
Nasıl ki ulema-yı mütekellimin ve bilhassa müteahhirin hem Tabiuyyun, hem Meşşaiyyun, hem İşrakiyyuna karşı müdafaada bulundular, ve muvaffak da oldular; şimdi biz de zamanımızdaki muarızlara karşı müdafaada bulunmak lazım gelir.
- Biz kendimizden bir şey katarsak nasıl olur? Biz onların müdafaatını takip edelim, gidelim…
Denirse, deriz ki;
- Peki, fakat kime karşı? Şimdi bu meslekte erbab-ı ulumdan, tabir-i aharla felasifeden hiçbir fırka yok ki onlara karşı bu müdafaatı serdedelim.
“Bu alem on üç küreden ibarettir. İşte birincisi toprak, ikincisi su, üçüncüsü hava, dördüncüsü nar, dokuzda eflak var. Bunlar birbirinin içindedir. Ve bu eflak ezeli ve ebedidir. Sairleri de nevan ve cinsen ezeli ve ebedidir. Bu suretle alem kadimdir.”
Şimdi böyle diyen bir adam yok. O halde müdafaa edeceğiz diye: “Hayır, sizin kadim dediğiniz doğru değildir. Belki hadistir.” böyle kendi kendimize bağıralım. Ne çıkar? Bu günkü felasife bizim dediğimiz gibi diyor:
- Evet, küre-i arz hadistir. Ve üzerindeki mahlukat da hadistir.
Sonra: “Eflak dediğimiz şey, öyle Batlamyus’un dediği gibi dokuzu birbirinin içine girmiş değildir. Böyle eflak da yoktur.” diyelim. Kim dinler? Bir kere eflakın vücudunu kabul etmiyor ki “hadistir” diye ilzam edelim. Şimdiki felasifenin itikadı:
“Şu feza namütenahidir. İçinde bulunan ecram da kezalik namütenahidir. Ve bu ecram minhaysüssure hadistir. Yalnız kadim olan ecza-yı azliyesi, ecza-yı ferdiyesidir. Bu alemde hiçbir suret yoktur ki hadis olmasın. Hepsi hadistir, lakin ecza-yı ferdiye ebedidir.”
İşte bugünkü felasifenin fikri bu. Şimdi kalkıp bunlara karşı “Eflak kadim değildir, hadistir” dersek bize gülerler.
-Sen ne söylersin? derler.
-Sonra insan kadim değil, hadistir.
-Elbet hadistir. Arz bir çok tabakata munkasımdır. Tabaka-i ulyada insan hadis olmuştur. Senin demek ilm-i arzda bildiğin yok. Bedihi bir şey bu. Kim demiş insan kadimdir?
-Bilmem işte vaktiyle demişler. Ona karşı söylerim.
-onları bul da onlara karşı söyle! derler adama.
Şu halde görülür ki zamanımızda dersleri buna göre ıslah lazımdır. Zamanımızdaki felasifeyi reddederek kitaplar telifine ihtiyaç-ı şedid var.
Amma; -Biz evvelce söylenen sözleri tekrar edeceğiz… denirse, o başka. Onunla din müdafaa edilmiş olmaz.
Sonra Meşşaiyyun Cenabı Hakk’ın vücudunu musaddıktır. “Allah vardır, derlerdi. Elbet bu kainatın illet-i ulası vardır ki vacibu’l-vücuttur. Fakat o vacibu’l-vücut fail-i mucibtir. Fail muhtar değil. Bunun için alem kadimdir. Çünkü fail-i mucipten sudur eden şey ezeli olur. Binaenaleyh Allah muciptir. Alem kadimdir. Çünkü alem ondan sudur etmiş ve bilicap sudur etmiş…” böyle diyorlardı.
Biz buna karşı o zamanlar demiştik ki: “ Hayır Allah fail-i mucip değil fail-i muhtardır…” Şimdi felasife-i hazıraya karşı bunu söylesen bize gülerler:
-Sen ne söylersin? derler.
Onun nazariyesince Allah yok. Nerde kaldı ki mucib yahut muhtar olsun. Şu halde bunlara karşı fail-i mucib fail-i muhtar meselelerini zikirde fayda yoktur.
Hükema demişler ki: “Cenabı Hakk’ın sıfatı yoktur. Kendisi vahidi hakikidir. Binaenaleyh onda bir takım sıfat tasavvuru batıldır. Madem ki vacibu’l-vucuttur ihtiyaçtan varestedir. Eğer sıfat olursa nasıl vahidi hakiki olur? Sonra sıfatta ihtiyacı lazım gelir. Halbu ki ihtiyaç vucubu’l-vucuda münafidir. O bizatihi kaimdir. Bizatihi alim, bizatihi kadirdir. Bizatihi mürittir… vs. İlim, zatının aynı, kudret zatının aynı, bütün o sıfat dediğimiz şeyler zatının aynıdır.”
Mutezile de buna salik oldular. Kabul ettiler. Şimdi bu yolda müdafaada bulunsak: “Hayır, vardır. İlmiyle alim, kudretiyle kadır, hayatıyla haydır… Mesela iradesiyle mürittir, kelamıyla mütekellimdir.” diye muarızlarımıza karşı söz söyleyecek olursak bize gülerler ve derler ki:
-Biz esası kabul etmiyoruz. Nerede kaldı zatı, sıfatı meselesi!...
Hulasa bugün bizim muarızlarımız yani felasife fikr-i uluhiyet ve fikr-i nebveti kabul etmiyorlar. Vakıa tabiiyyundan bazıları uluhuyet kabul etmişler. Lakin onu da tamik edersek onların Allah dediği şey yine tabiat oluyor.
Şu halde bize en lazım cihet, ilmi kelam ciheti, yani ilm-i kelam kitaplarını ihtiyacat-ı hazıraya göre telif etmek. Bu da ne ile olur? Bir kere muarızlarımızın fünununu bilmekle olur. Bilinmezse onlara karşı söz söylenemez. Nitekim ulema-yı selef öyle yaptılar: zamanlarındaki felasifenin fenlerini tahsil ettiler. Sonra onların sözleriyle onları ilzam ettiler.
Şimdi biz kalkar da malumat-ı hazıramızla müdafaya yeltenirsek gülünç oluruz. Çünkü bilmiyoruz. Evvela o fenleri tahsil edelim. Sonra müdafaa edelim.
Artık bu ihtiyacı hissetmeliyiz. Bu hususta taassup göstermenin faydası yoktur. Bilakis mazarratı vardır. Burada taassup olmaz.
İşte asar gösteriyor ki bütün asarda da öyle yaptılar. Bütün ulema her asrın ihtiyacına göre kitap yazmışlardır.
Şu halde görülüyor ki ilm-i kelamı islah lazımdır. Mütekelliminin müteahhirini nasıl felsefenin Arapçaya intikaliyle bu ıslaha lüzum gördüler bize de zamanımızın ihtiyacına göre ilm-i kelam kitaplarını ıslah lazımdır.
Ondan başka fırak-ı İslamiye arasında bir çok nizalar olmuş. İslam tefrikaya düşmüş. Bir çok mezhepler çıkmış. O mezahipten bir kısmı elan baki. Mesela: Şafiye, Hanbeliye, Malikiye var. Bunlar Ehl-i Sünnet olmakla beraber ahkam-ı feriyede bize muhaliftir. Hepsinde değilse de bir çoğunda muhaliftir. Vakıa esasta ihtilaf yok. Fakat bazı ferde var.
Bu ihtilafı yek diğerimize karşı husumet suretinde göstermemeliyiz. Mesela Şafiyi kendimize karşı bir hasım addetmemeli. Onlar öyle yapar. Biz de böyle. İhtimal ki bizim, ihtimal ki onların yaptığı muvafıktır.. Bunlar mesail-i ictihadiyedir. Halbu ki mesail-i ictihadiye edille-i zanniyeye müstenittir. Her iki tarafın da delaili zannidir. Kati değildir.
Şu halde içtihatlar arasında bir fark olamaz. Onun için derler ki: içtihat ile içtihat nakz olunamaz.
Mesela: Hanefi mezhebinde bulunan bir fakih bilictihat bir mesele hakkında bir hüküm verir. Sonra diğerin onu bozmaya hakkı yok. Hakka bir Şafiye gösterilse o da bozamaz. İmzaya mecbur olur. Neden? Çünkü kendi içtihadı ötekinin içtihadından fazla değil ki. O da zanni o da zanni. Şu halde “Biz o mesele hakkında böyle içtihat etmişiz; falan da şöyle içtihat etmiş, amma haltetmiş, o kadar ileri gitmemeli.” demek hamakat olur.
İşte bu hal, tefrikaya sebep olmuştur. Kuvvet, İslam’ın kuvveti dağılmıştır. Şayanı teessüftür. İyi bir şey değil. Allah bize ittihadı emrettiği halde kendi kendimize ihtilaflar çıkarmışız, kendi kendimizi dağıtmışız. Birbirimizi hasım görmemeliyiz.
Bir mezhep diğer mezhep ehlini katiyen hasım addetmemeli. Addedersen işte ne hale geldin!...
Bu ihtiyacı anlamalıyız. Yani bu ihtiyacı bilmeliyiz ki aramızdaki bu ihtilafları izaleye çalışalım.
Mesela Besmele hakkında Hanefi, Şafiyi ikfar etmez. Çünkü ikisinin de delilleri kuvvetli. Her iki taife diğerini mazur görür.
Sonra bir Şii mezhebi var. Şiilerle Sünniler arasındaki husumet, adeta adavet derecesine varmış. Belki daha şiddetli. Bence bu iyi bir şey değil. Hele bugün bu husumeti kaldırmalı. Bugün bütün İslamların ittihadı lazım gelir. Katiyen ve katibeten böyledir. Çünkü bu ittihadı yapamazsak katiyen bilmeliyiz ki daha yarım asır sürmez Avrupalılar bizi bel eyleyecektir. Bütün Müslümanlar mahvolacaktır.
Bizi muhafaza için ittihattan başka çare yoktur.
Şii olsun, Sünni olsun, değil mi Lailahe illallah Muhammedun Resulullah diyor, kendini Müslüman addediyor, onu daire-i ittihada almalıdır.
Evet hataları vardır, yok değil. Fakat hatalarını ıslah edelim. Yekdiğerimize karşı ilan-ı adavet eylemeyelim. Hataları varsa ihtar ederek daire-i insafa davet edelim. Ama hasmane değil, hüsnü niyetle. Herkesin aklı fikri var. Elbet tashih-i efkar eder. Arkadan arkaya biz onları tazlil, onlar bizi tazlil… Bunlar çocuk işleri, böyle şanlı bir ümmete yakışmaz.
Onları davet edelim. Karşı karşıya ulemasıyla görüşelim. İnsancasına konuşalım, anlaşalım:
-Ya hu! Hepimiz Müslümanız. Nedir beynimizdeki bu mücadele, bu kavga? Bir meclis-i münazara teşkil edelim. Beynimizdeki ihtilafları mesele neyse halledelim…
Şii ulemasını davet eylemeliyiz. Bir meclis teşkil ederek ihtilafları halletmeliyiz. Bu hal-i tefrikaya nihayet vermeliyiz. Nedir bu hal?
İkimiz de Kur’an okuruz, ikimiz de Allah bir, peygamber hak itikat ederiz. Sonra anlara göre biz batıl bize göre onlar batıl. Ne hayattır, ne tefrikadır bu? Kuvvetin dağılması, Müslümanların inhitatı bundan neşet etti. Bu böyledir. Bu fikirler bu günkü ihtiyaçla mütenasip değildir.
Edip dairesinde münazara etmeli. Doğrusu budur. Mübahase edersek ben eminim ki onlar daire-i insafa gelecektir.
Gerisi gelecek….

Sırat-ı Mustakim, 20 Ağustos 1325/10 Şaban 1327 sayı. 52. Osmanlıcadan Çeviren: Veysel Bulut.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :