Hit (3895) M-2145

Peygamberlik Sanatlardan Bir Sanat Değildir

Yazar Adı : Cemaleddin el Afgani İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Yazar Tanıtım
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2014-01-07 Güncelleyen : /0000-00-00

Peygamberlik Sanatlardan Bir Sanat Değildir

Nübüvvet, nebî, risâlet, irsal ve resûl kelimelerinin lügât ve örf bakımından manâları:

1— Nübüvvet, lügatte «irtifâ» manasınadır. Mevakıf’te böyle açıklanmıştır. Örf bakımından nübüvvet, insan-ı kâmilin Allah tarafından kendisine vahy olunan ahkâmı mahlûkata tebliğ ,„için; mahlûkatın cümlesine veyahut bazısına gönderilmiş olmasıdır.

2— Nebi, lügatte, bazılarına göre, «haber getiren» manâsındadır. Zirâ.Nebi, Allah tarafından haber getirir. Bazılarına göre de «irtifâ» manasınadır. Bazılarına göre de «tarîk» manasınadır. Zirâ nebi olan her zat, yücelik sahibi olması gerektiği gibi, Allah’a vasıl olmak için de bir sebeb olmalıdır.

Örfen ise, öyle bir zattır ki, Allah Tealâ Hazretleri kullarından seçip ona: «Ben seni şu millete gönderdim.» yahut «bütün insanlara gönderdim.» yahut «Seni taraf-ı İlâhiyemden İlahî ahkâmımı kullarıma tebliğ eyle.» diye hitab ettiği yüce zattır.

3— Risâlet, «irsal» den isimdir. Gerçek risalet, bir zatın başkasına, şu sözü veya başka bir şeyi fulâna ulaştır, diye emr etmesi ile ortaya çıkar. Risalet kelimesinin örfen manâsı ise, insanın Allah tarafından mahlûkatın hepsine, veyahut bazısına ahkâmını tebliğ için memur olmasından ibarettir.

4—îrsal, Allah’ın kullarına seçtiği zata, kendisine vahy olunan Îlahî ahkâmı bütün mahlûkata veyahut bazı mahlûkata tebliğ için emretmesinden ibarettir.

5— Resûl, risalet, manâsınadır. Örfen, Allah tarafından hükümlerini infaz ve ahkâmım tebliğ için halktan mükellef olanların hepsine veya bazısına gönderilmiş olan zat, demektir. Nebî ve resûl, manâda ve örfte birdir. Allâme Teftazanî [1]«Şerh-i Makasid» inde, resûl; kitap ve şeriat ile gelen zatın olduğunu, yazmıştır. Bu takdirde resul ile nebi arasında fark vardır. Yani, her resulün nebî olduğu ve her nebînin resûl olmadığı cihetle, resûl nebîden daha hususî olduğu anlaşılır.

6— Ba’s ve bi’set, bir şeyi başka bir yöne tevcih etmektir. Ba’s iki çeşittir. Birincisi beşerin ba’- sıdır. Bir işle birisinin irsali gibi. İkincisi Cenabı Allah’ın ba’sıdır. O da iki kısımdır. Birinci kısmı, eşyanın yokluktan vücuda gelmesi, icat ve yaratılmasından ibarettir. İkinci kısmı, ölünün diriltilmesi, manâsınadır. Birinci kısım icattır. Cenab-ı Hakka mahsustur. İkinci kısım, ölüyü diriltmektir. Allah’ın kudreti ile bazı büyük peygamberlerde ortaya çıktığı gibi, bazı büyük velilerde de ortaya çıkar. Kur’anda «ba’s» lâfzı, sekiz manâya gelmektedir: 1 — İlham, 2— İhya-ı mevt, 3 — Nevm’den ikaz, 4 — Teslît, 5 — Nasb-ı hakîm, 6 Ta’yin, 7 —Kabirden ihraç, 8 — İrsal’dir.

Tarif olunan ve İlahî emirden ibaret bulunan «irsal» bazı kere melek vasıtasıyle ve bazı kere de vasıtasız olur.

«Hani, Rabbi ona, mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle nida etmişti: (Haydi Firavuna git, çünkü o pek azdı.) [2]«Ateşe vardığı zaman şöyle çağırıldı: Ey Musa! Haberin olsun ben, senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar, çünkü sen, mukaddes vadî olan Tûvâ’dasın.» [3]ayetleri ikinci şıkka delildir.

Musa (a.s.) Medyen’de Şuayıb (a.s.)ın yanında üzerine aldığı on yıllık hizmeti eda ettikten sonra çoluk çocuğunu alıp, Medyen’den doğum yeri olan Mısır’a doğru yola çıktılar. Geceleyin soğukta, çöl ortasında yollarını kaybettiler. Aslında Tûr Dağı’nın sağ tarafına gelmişlerdi. O zaman Hz. Musâ (a.s.) uzakta, yani Tûr Dağı’nın bir tarafından ateş gibi bir aydınlık gördü. Bu ise ateş değildi. Allahın halk ettiği bir nûrdu. Hz. Musâ (a.s.) yanındakilere, «Siz burada oturunuz. Muhakkak ben bir ateş gördüm. Ümit ederim ki size ondan bir sûle götürürüm. Veyahut ateşin yanında bir yol tarif edici bulup yolumuzu öğrenirim.» deyip o tarafa yöneldi. Ne zaman ki ateş ümidiyle onun yanma geldi, o mübarek yerde bulunan derenin sağ tarafından ve ağaç arasından Musa (a.s.) çağrıldı. Yani Allah ona hitap etti.

Nitekim yukarıda beyan olunan İlahî hitap, ile şereflendikten sonra peygamberlik ihsan buyurularak Firavun’u imana dâvet için vazifelendirildi. İşte bu nidalar, bizzat Cenab-ı Allah’tandır.

Risalet ve nübüvvette şartlanma yoktur.

Bilinmelidir ki, risalet ve nübüvvette, şekavete düşmüş bulunan filozofların kapılmış oldukları şekilde riyazet ve mücahedelerle kazanılmış olan hallerden bir şart ile şartlanma olmaz. Yani nübüvvet ve risalet ne riyazet, ne mücahede ve ne de halvette oturmak ve halk ile ihtilâttan alâkasını kesmekle ve ne de cevher saflığı ve fıtrat zekâsından olan zatî istidâtlar ile kazanılır. Yalnız Cenab-ı Allah kullarından irade buyurduğu zatı, özel rahmet nûru ile yüceltir.

Bu izahattan anlaşılmıştır ki, nübüvvet; İlâhî meşiyyete bağlı bir rahmet ve mevhibedir. Cenab-ı Hak ise kendi risaletini ihsan edeceği mahalli bilir. Bu meselede iktisabın asla medhali yoktur. İşte bu mukarrer hüküm, «Mevakıf» te açıklandığı üzere doğru ve hak ehlinin inandıkları ve kabul ettikleri bir itikadî meseledir ki, bunda fail-i muhtar Allahtır. İlâhî iradesinin taallûk ettiği her şeyi ihtiyar edip fiil haline koyar. Hatta «Ezharü’r -Revzat» sahibi[4] şerh ettiği Revzatu’l Cinan’ın şerhinde «Nübüvvet, Ce- nab-ı Allahtan bir atiyyedir. Çalışıp kazanmakla elde edilecek bir şey değildir. Yalnız, Allahın hik- met-i İlâhiyesinin iktizasına göre kullarından ihtiyar ve irade buyurduğu zata nübüvveti vermiştir. Binaenaleyh, hiç bir fert, nübüvveti kendi kendine ne kesb ve ne de mücahede, riyazet ve zühd ile kazanmaya muktedir olur. Her ne kadar amel-i salih ye ta’b ile saf velayet mertebesine vasıl olursa da. Bundan dolayı nübüvvet vehbîdir. Ve velâyet ,kes- bidir, denilir.» diye tasrîh ve beyan etmiştir.

Bunun için Kadı Iyaz, «Şifa-i Şerîf» in «Hukuk-i Mustafa» yj tarif ettiği bölümde «filozoflar gibi nübüvvetin mücahede ile iktisabını tecviz eden şahıs, kâfir olur.» diye hüküm vermiştir.

San’at ve San’atkârlık

Kamusta ve diğer lügat kitablarında açıklandığına göre, san’at; amel, yani İş manasınadır. Bu takdirde rızık ve maişete medar olur. Hattâ «Bir de Dâvud’a, sizi harbin şiddetinden korumak için zırh - elbise san’atını öğrettik.» [5]ayetinde «san’at» kelimesi «amel» ile tefsir olunmuştur.

Allah’ın öğretmesi, bizzat bir varlığa ilim ve mağrifet halk etmesi yoluyla olur veyahut melek vasıtasıyle gelir. Beşer nev’inde olan ilme gelince, bu iki kısımdır. Birisi sırf vehbîdir ki onun tahsilinde kulun asla zahmet ve sıkıntısı yoktur.

İkincisi kesbî ilimdir ki, onun tahsilinde kulun kesbî ve Allahın yaratması vardır; gerek tasavvura ait olsun ve gerek tasdike ait olsun. İlmî nazariyeler gibi. Nitekim hak ehli nazarında mukarrer olan bu şekildir. Bir de başkasına ilim öğretmenin manâsı, başkasında ilim meydana getirmek ve başkasını bir işte, tasavvurî veya tasdîkî olsun, alim ve arif kılmak demektir. Bu da iki çeşittir. Birisi Allahın öğretmesidir ki Cenab-ı Hakkın «Allah bütün isimleri Adem’e öğretti.» [6]ayet-i kerîmesinden anlaşıldığı veçhile-- bizzat veyahut melek vasıtasıyle başkasıılda ilim halk etmesidir. İkincisi, çalışıp elde etmek suretiyle öğrenmektir ki, bizim talebelere öğretmemiz ve üstadla- rm geçim ve nzık sebebi olan san’atları çıraklarma Öğretmeleri buna birer misâldir.

«Amel» mihnet ve fiilin, yani, işlenecek işin ismidir. Araştırmacılar «amel» ile «fiil» arasında iki yönden fark bulmuşlardır. Birincisi, «amel», zamanın uzaması ile husule gelen iş manasınadır. «Ne isterlerse yaparlardı.» (Sebe’: 13) ayeti buna delildir. «Fiil» kelimesi ise, kendisinde zaman uzaması olmayan işten ibarettir. «Ashab-ı Fil’e Rabbin ettiğini görmedin, mi?» (el-Fil: 1) ayet-i kerîmesi bu manâya şahittir. Çünkü Fil ashabı hakkında olan helâk, çabuk bir şekilde vaki’ olmuştur. Bu bakımdan «fiil» «amel» den daha umumîdir. İkinci fark ise, «amel ancak düşünce ve görüş çihetin- den olan yerde kullanılır. «Fiil» kelimesinde ise düşünce, görüş ve niyet geçerli değildir. Bu yönden de «fiü» «amel» den daha umumîdir. Ragıb-ı İsfahani [7] «Müfredât» adlı kitabında bu şekilde yazmıştır. Bu bakımdan «amel» Cenab-ı Hakka nis- bet olunmaz. Zirâ Vacib - Tealâ düşünmek ve bak-maktan münezzehtir. Hattâ «Esma-i Hüsnâ» da «Fe’al» varid olup «amil» ve «ummal» varid olmamıştır. Bunun gibi Kur’an-ı Kerîm ve hadîslerde de geçmemiştir. Nitekim «amel» Allah’a nisbet olunmadığı gibi, insandan başka hayvanlara da nisbet olunmamıştır. Çünkü düşünce ve görüş hayvanlarda yoktur. Bir de «amel» akla tabi’ olup hayvanlarda ise, akü olmadığından amelin bulunmayacağı apaçıktır. Bunun için İmamı Saganî [8] «Fiilin terkibi, amel ve başka şeyden bir şeyin ihdası üzerine delâlet eder.» demiştir. Bu şekilde fiil amelden daha umumîdir. Zira fiilde düşünce ve görüş muteber değildir. Amel ise, düşünce ve görüşle bir şeyi ihdâs etmektir. Yani, ful bir şeyi ihdâs etmektir.

Amel ile san’at ve san’atkârlık arasında Örf ve lügata göre fark nedir?

San’atta mu’teber olan geçinmek ve rızka vesile olmak, cismanî ve mahsûs bulunmaktır. Amelde ise ne geçim, ve ne rızka vesile olmak, ve ne de cismanî ve mahsûs bulunmak mu’teber olmadığı «Kitabu’l i îber» [9] de yazılıdır. Yukarıda geçen Enbiyâ suresinin 80. ayet-i kerîmesinde buna işaret vardır. Bu bakımdan amel, san’at ve sanatkârlıktan daha umumîdir. Hattâ «Her san’at bir ameldir ve her amel san’at ve san’atkârlık- değildir.» denir. Mesela, namaz, oruç ve iman amel olup san’at değildir.

Allâme Seyit Şerîf Ma’muru’l-Cinân [10]Hazretleri «Ta’rifât» adlı eserinde san’at kelimesini; «Kendisinden düşünce ve fikir olmaksızın ihtiyarî fiiller sadır olan nefsanî bir melekedir.» diye tarif etmiştir. Bazıları san’at, amelin keyfiyetine taallûk eden işten ibarettir, demişlerdir.

Örf, dört çeşittir:

1)Örf-i kavlî: Bir lâfzın, bir manâya kullanılmasını halkın birbirine bildirmesinden ibarettir. Nebî’nin lâfzı gibidir ki, bu kelimenin halk arasında, Allahın İlâhî ahkâmını halka tebliğ için göndermiş olduğu bir zata ıtlakı bildirir. Bunun gibi san’at lâfzının da halk arasında rızka medâr olan amele ıtlakı bildirir. Bu durumda «nebî» lâfzı, İlâhi ahkâmım halka tebliğ için Cenab-ı Hakkın gönderdiği zat manâsında açık bir serahattır ki te’vîle ihtimali olamaz. Bunun gibi san’at, lâfızda, bir işi ihdas ve kesbetmek manâsındadır.

2)Amelî örf: Bu da insanların bir lâfzı ayrı ayrı ve iki manâya ıtlak etmelerinden ibaret olup, ancak bu lâfız o iki manâdan birine ıtlakında biri diğerine üstünlük sağlamış olmalıdır. «Lâhm-et» lâfzı gibi ki, domuz ve sair hayvanların etine ıtlak olunmuş bulunduğu halde, sonradan domuz eti yenmeyip, gayrisinin eti temiz ve yenir olduğundan bu manâda üstünlük sağlamıştır.

3)Lisanî örf: Bir lâfzın lügavî bakımdan konulduğu şekle göre kendisinden anlaşılan manâdan ibarettir.

4)Şer’î örf: Şer’î örfte bir manâdan ibarettir.

O manâya o lâfzı şeriat hami etmiş olduğundan her zaman o lâfızdan o manâ anlaşılmış olur ki onu, şeriat erbabı ahkâmın kaynağı saymışlardır.

Ef’al-i İlâhi’ye üç kısımdır:

îmam Ragıb-i Îsfahanî «Müfredât» ında: «Allahın ef’ali üç kısımdır: 1) îbdâ: Bir şeyi —diğer şeyden olmayarak bir defada, yani maddeye ve müddete tavakkuf etmeksizin eşsiz bir şekilde yaratmak ve icad etmektir. Nitekim, cüz-i lâ-yetecez- zâ (parçalanmaz en küçük parça; atom), ki onu Allah bir defada icat etmiştir. Cüz-i lâ-yetecezzâ’ya ilk unsurlar, denir. 2) Sun’: Cisimleri icad ve en küçük parçaları muhtelif şekillerde terkîbten ibarettir. 3) Teshir: Bir şeyi kendisinden maksut olan nesneye şevkinden ibarettir. Gerek isteyerek sevk olsun, insanda olduğu gibi, gerekse istem

Nübüvvet san’at değildir. السيوف القواطع لمن قال ان النبوة صنعة من الصنائع isimli eserin yedinci bölümünden onuncu bölümüne kadar olan metinden iktibas edilmişitir.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :