Hit (3482) M-2134

Cemaleddin Efgani

Yazar Adı : Cemaleddin el Afgani İlim Dalı :
Konusu : Dili : Arabça
Özelliği : Makale Türü : Yazar Tanıtım
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2014-01-08 Güncelleyen : /0000-00-00

Cemaleddin Efgani (1838-1897)

Tahtavî ve Hayrettin, Avrupa'nın sadece bazı yeni fikir ve icadlarından bahsediyorlardı. Avrupa'nın bu fikir ve icadlar yolu ile elde ettiği mukavemet edilmez kudreti üzerinde pek durmuyorlardı. Gerçi Hayrettin, Osmanlı meseleleri üzerinde Avrupa'nın tesirlerinin artmasının tehlikelerinin farkında İdi. Fakat buna, liberal devletlerin yardımı üe mukavemet edilebileceğini düşünmüştü. Zaten Avrupa devletleri de, henüz, siyasî hayatın asıl meselesi olacak kadar büyük olmamışlardı. Bu bakımdan onlar için asıl mesele, tıpkı XVII ve XVIII. yüzyılın Osmanlı yazarları gibi, içerde görülen gerileme, bunun açık­lanması ve durdurulması meselesi idi. Bunlar için, Avrupa'nın siyasî fikir ve bazı pratik hükümlerini benimsemek zarurî ve bu sebeple de Avrupa bir öğretmen ve Osmanlı toplumunun hayatını değiştirmek isteyenler için siyasî bir müttefik idi. Eğer Tahtavî ve Hayrettin, eserlerini bir müddet sonra yazmış olsalardı, şüphesiz bunları değişik bir açıdan kaleme alırlardı. Zira 1875 ile 1882 yıllan arasında olan olaylar, Avrupa ile Yakın Doğu arasındaki ilişkilere yeni bir anlayış getirdi,

1875-78 Doğu krizi gösterdi ki bur Avrupa devletinin orduları, imparatorluğun kalbine kadar sokulabilir ve bunun durdurulması ancak bir diğer Avrupa devleti sayesinde mümkün olabilîrdi. Bu sırada im­zalanan Berlin Antlaşması (1878) da ortaya koydu ki, imparatorluğun kaderi, artık kendi elinde değildir.

1881'de Fransa, Tunus'u; 1882'de de İngiltere Mısır'ı işgal etmiş, bu zamandan itibaren de Yakın Doğu'nun siyasî düşüncesinde radikal bir değişme meydana gelmiştir. Yakın Doğu hristiyanları için, Avrupa işgalinin iyilik ve kötülükleri, belki birbirini karşılayabilirdi, fakat, ister türk, ister arap olsun, bir müslü­man için Avrupa işgali, kendi toplumunun tehlikede olduğu mânâsına geliyordu. Ümmet, kendisini siyasî hayatın her şeklinde tezahür ettiren siyasî hir toplum idi ve kudreti olmayan bir toplumun, sonu gelmiş demekti. Iç çöküntü meselesi, hâlâ zihinleri meşgul etmekte idi fakat şimdi yeni bir mesele, ayakta kalma, yaşama meselesi ortaya çıkmıştı. Müslüman memleketleri, dışardan gelen yeni tehlikeye nasıl mukavemet edebileceklerdi ?

Bu sıralarda Bulgarlar ve Bosnalılar, isyan halinde idiler. Bu­nun sebebi, XIX. yüzydda yapılan reformların, imparatorluğun hristiyan tebaasına, hürriyet vermesi fakat onlara sadakat prensibini vermemiş olması idi. Bu hürriyet, onlara kendilerini imparatorluktan kurtarma iktidarım vermiş; yabancı devletler, özellikle Rusya, bu husus­ta onları cesaretlendirmiş, yardım etmişti. Bu durumda bütün bu un­surların hirliğini temin edecek bir prensibe ihtiyaç vardı. Bu prensip, bu muhtelif ırklar için, müşterek bir vatan yaratacaktı. Böyle bir prensip, ancak herkesin hak ve vazifelerini garantiye alan bir Anayasa ile veri­lebilirdi.

Bunlar, görüşleri esas itibariyle Genç Osmanlılarla aynı olan Mithat Paşa'nın sözleri idi. Ancak Mithat Paşa'nın onlarla her zaman uyuştuğu söylenemezdi. Genç Osmanlılar, Mithat Paşa'nın otokratik temayüllerinden şüphe etmekte idiler.

1876 Mayısında isyanların başladığı ve Rus müdahelesinden korkulduğu bir sırada Mithat Paşa, bir darbe hazırlamış, Abdülâziz'i tahttan indirerek Murad'ı geçirmiş fakat Murad'ın deli olduğu anlaşılınca tahta II. Abdülhamit'i geçirmişti.

Bu yılın sonunda da Anayasa ilân edilmiştir. Bu Anayasa'ya göre sorumlu na­zırlar tayin edilmiş, bir Ayan (Senato), seçilmiş bir Millet Meclisi (Mec­lis-i Meb'usan) kurulmuş oluyordu.

1877'de ilk Millet Meclisi seçimi ya­pıldı. Seçilenlerin hepsi, türkçe konuşamadığı gibi, parlamento müzakere­lerinin nasıl olacağı hakkında bir bilgileri de yoktu.

Meclis Reisi Ahmet Vefik Paşa idi. Ona göre, imparatorluğu ayakta tutan kuvvetleri, yani hükümdarın otoritesini ve müslüman unsurun hakimiyetini zayıflatacak hiçbir şey yapamazdı. Bütün bunlara rağmen, gerçek mânâda tartışma ve müzakereler yapılıyor, siyasî fikirler ifade ediliyor, nazırlar ve saray memurları tenkid ediliyor ve bir muhalefet grubu ortaya çıkıyordu.

Fakat Anayasa'nın düşmanları vardı. Ulema, muhafazakârlar ve sultanın kendisi. Tahta geçmeden önce Genç Osmanlılarla teması olan Abdülhamit, şahsî kudretinden fedakârlık etmek istemiyordu. Halbuki Parlamentodaki muhalefet, sertleşiyor, itimat etmedikleri nazırları, değiştirmek istiyor ve eski Başvekil ile Ruslara karşı olan son savaşta başarı kazanamıyan generallerin cezalandırılmasını istiyorlardı.

Abdülhamit, Anayasa'yı İlga etmemekle beraber, Parlamento'yu belirsiz bir zaman için kapattı, Mithat Paşa da, Abdulazizin katili olarak itham edilerek tevkif edildi ve ölüme mahkûm edildi. Ölüm cezası değiştiri­lerek, Hicaz'da mecburî ikamete çevrildi ve bir kaç yıl sonra da orada öldürüldü,

Böylece tarihimizde ilk Anayasa hareketi durdurulmuş oluyordu. Abdülhamit, artık en üstün otorite idi ve kendinden önceki hükümdar­ların durumunu iktisap etmiş oluyordu, idarî reformlar yapılacak fakat hu reformlar, yukardan olacaktı. İlk yıllarda bu siyaset yürütüldü. Adalet ve idare cihazının modernleştirilmesi, merkeziyetçilik, ilk defa telgraf kullanılması, demiryolları yapılması, göçebelerin yerleştiril­mesi, tarımı teşvik, türlü dereceden okullar açılması gibi.

Fakat zamanla yalnız siyasetinde değil, ayni zamanda onun çözüm şeklinin tabiatînde de bir değişiklik oldu. Liberal bir hükümdar olarak II. Mahmut dev­rinden beri gelişerek oluşmuş olan bütün müslüman, hristiyan ve yahudi tebaasının babası, batı istikametindeki reformcu kuvvetlerin lideri durumundaki sultan anlayışı, ortadan kalkmadı fakat, yavaş yavaş diğer bir anlayışla gölgelendi.

Bu da onun yeryüzünde Allah'ın gölgesi ve ümmeti savunmak için taht etrafında bütün müslümanları toplama amacını güden sünnî müslümanlann sultanı olması idi. Onun hac yol­larının hamisi olması meselesine önem verildi.

1903'de başlıyan Şam-Mekke demiryolu, 1908'de tamamlandı.

Sultanın, halife olduğu yolundaki iddiası üzerinde de duruldu. Bu iddia üzerinde, ilk defa 1768-74 savaşı sonunda Rusya ile olan müzakerelerde bir pazarlık meselesi yapılarak durulmuş, bu iş, Abdülâziz zamanında da ciddî bir şekilde benimsen­mişti. Anayasa'da da sultanin halife unvanı ve müslüman dininin hamisi olduğu belirtilmişti.

Abdülhamit zamanında bu iddia, daha da ileri götürülmüştür. Bu konu üzerinde durulmasının sebebi Avrupa devletlerine karşı yürütülen bîr siyaset olması idi. Zira Rusların, Kafkaslar ve Türkis­tan'da, Fransızlann Kuzey Afrika'da, İngilizlerin Hindistan'da müslü­man tebaaları vardı. Eğer bu devletler, sultan üzerinde baskılanın artıracak olurlarsa, bu müslümanlar arasında karışıklık çıkarılabilirdi.

Bu siyaset ile aynı zamanda imparatorluğun müslüman tebaasının sadakatini kuvvetlendirmek amacı güdülüyordu. Hukukun lâikleş­mesinin, liberal ya da milliyetçi düşüncelerin, bu bağlılığı zayıflatabileceğî düşünülüyordu.

Saltanatın, Türkler için millî bir karakteri vardı. Bu bakımdan sultan ile halk arasınndaki sıkı bağ, imparatorluğun son günlerinde olduğu gibi kopmamıştı. Bu bakımdan bir islâmî siyaset, daha çok Arnavutlara ve özellikle de araplara karşı idi. Araplar, im­paratorluk içinde, en büyük müslüman grubu teşkil ediyordu. Dillerini bütün ümmete yaymışlardı. Asya ve Afrika'da Halife-Sultan lehine onların desteğini kazanmak lâzımdı. Onlar, özellikle Afrika için bir köprübaşı, bir anahtar durumunda idiler. Onlar yoluyla, impara­torluk, Afrika'da Avrupa kontrolüne karşı koyabilirlerdi. Belki de is­lâm'ın yayıldığı yerlerde yeni araziler kazanabilirdi. Böylece Pan-İslâmcı propaganda, esas itibariyle Arap idi ve Arap menşeli kimseler vasıtasiyle yapıldı.

Ahmet Farİs el-Şidyak, Abdülâziz devrinde bu maksat için kullanılanların ilki idi.

Abdülhamit, etrafına başka­larını topladı. Sarayında her biri bir takım tarîkatlerle ilgili bir takım Arap meşayihi vardı. Şazeli tarîkatinden Mekkeli Şeyh Muhammed Zafîr, Hadramevtli Alevî ailesinden Şeyh Fadl, en nüfuzlularından biri olarak da Rıfa'î tarîkatinden Şeyh Ebu'l-huda el-Sayyadî bunlar arasında idi.

Bu zat, Halep bölgesinde, en az iki nesil tasavvufî tarîkatlerde ün sahibi kişiler yetiştirmiş bir aileye mensuptu. Kudretli bir şahsiyeti vardı. Bağdad'a, sonra İstanbul'a gelmiş, Abdülhamit üzerinde büyük bir nüfuz kazanmıştı. Bu kısmen, insan üstü kudretlere sahip olduğu yolundaki ününden, kısmen de siyasî anlayısından idî. Sultan'ın dinî siyaseti üzerinde önemli bir rol oynadı. Mensur ve manzum bir çok eserler yazdı. Bunlarda, aynı konu işleniyor, Rifaî tarîkatinin başarıları ile kendi cedleri anlatılıyordu. İslâm'ın tasavvufî bir açıklama­sı yapılarak, onun, Vahhabîlik ve benzeri cereyanlara karşı savunması yapılıyordu. Aynı zamanda Sultanın, halife olduğuı fikri savunuluyor ve bütün müslümanlar, onun etrafında toplanmaya çağırılıyordu.

Onun iddiasına göre, halifelik, İman için zarurîdir ve Ebubekir'den bu tarafa Osmanlılara meşru olarak geçmiştir. Halife, yeryüzünde Allahın gölgesi, onun emirlerinin icracısıdır. Bütün müslümanlar, ona itaat etmeli, doğru iş yaparsa, ona müteşekkir kalmalı, yanlış bir şey yaparsa, sabırlı olmalıdır. Hatta halîfe, onlara Allahın kanunlarını bozmayı emrederse, ona itaatsizlikten önce, onun için dua etmelidirler. Bilmelidîrler ki, Allah, onu değiştirmek iktidarına, onlardan daha çok sahiptir.

Devrimci Pan-islâmizm

Bununla beraber, müşterek düşman karşısında Islâm'ın birliği gayesini güden diğer bir fikir hareketi daha vardı. Bu fikir hare­ketine Devrimci Pan-islâmizm adı verilebilir.

Dinî, millî duygular ve Avrupa'nın radikalizmi, bu hareketin temsilcisi Cemaleddin Afganî (1839-1897) 'nin kişiliğinde birleşmiş gibidir.

Çok canlı ve hareketli bir hayatı olan Afganî'nin, hayatının gene de esrarlı kalmış tarafları vardır. Menşei dahi açık olarak belli değildir. Peygamberin soyundan gelen bir "seyyid" olduğu dahî iddia edilmiştir. Acaba o, kendisinin söylediği gibi bîr Afgan, yoksa düşmanlarının iddia ettiği gibi bir İranlı mıydı?

Düşmanlarından Şeyh Ebu'l-Huda,"el-muta'afgin'' demekte, gerçekte Mazenderan'Iı bir İranlı olduğunu iddia etmektedir.

O, eğer İranlı ise, şii olması gerekir. Kendisinin bir Afgan olduğunu söylemekle o, belki de bunu inkâr etmek istemiştir. Zira hayatının büyük bir kısmı, sünnî memleketlerinde geçmiştir. Yeğeni olduğunu iddia eden bir İranlı, Afganî'nin doğuşu itibariyle Iranlı olduğunu, Necef ve Kerbelâ gibi şiî kutsal şehirlerinde tahsil ettiğini iddia etmektedir.

Bu hususun doğru olması, muhtemeldir. Zira yazıları ve konuşmaları, onun İslâm felsefesini, hususiyle İbn Sina'yı iyi bildiğini göstermektedir. Bu bilgilerin ise, o zaman, sünnî merkezlerden ziyade, bunların canlı bir şekilde muhafaza edildiği şiî okullarından edinilmesi mümkün idi.

İslami geleneğe göre, İyi bir tah­sil yapmış olan Afganî, ilk gençlik yıllarında Hindistan'da modern Avrupa'nın matematik ve diğer ilimleri ile temasa geldi. Bundan sonra Afganistan'da, hükümdarın teveccühünü kazanmak suretiyle, siyasî faaliyetlerde bulundu. Fakat düşmanlarının baskısı ile oradan ayrılmak zorunda kalarak İstanbul'a gitti. İstanbul'a giderken kısa bir müddet Mısır'da kaldı. Orada, Ezher'in Muhammed Abduh isimli genç bir Öğrencisi ile tanıştı.

İstanbul'da kudretli bir hami bulmuştu. Bu reform taraftan devlet adamı Âli Paşa idi.

Fakat verdiği bir kon­feransta, İslâm filozofları gibi felsefeyi, peygamberlik seviyesine çıkarmış göründüğünden muhafazakârların düşmanlığını celbetti, 1871 de Mısır'a gitti. Liberal görüşlü bir nazır olan Riyaz Paşa, ona maaş bağladı.

Mısır'da sekiz yıl kaldı. Bu zaman, hayatının en verimli devresi idi.

Bu sırada esas itibariyle Ezherli bir grup genç adamın, yol gösteri­cisi ve gayri resmi öğretmeni oldu. Bunlar, Mısır'ın hayatında önem­li roller oynadılar ve daima Afganî'nin tesiri altında idiler.

Muham­med Abduh'dan sonra bu grup, elli yıl sonra, Mısır milletinin lide­ri olacak olan Sa'd Zaglûl'ü de ihtiva ediyordu.

Afganî, bunlara, genellikle kendi evinde Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf ve Felsefe dersleri veriyor, onun anladığı gerçek İslâm'ı anlatıyordu.

Fakat onlara bir şey daha Öğretiyordu ki bu da, Avrupa müdahalesinin tehlikesi, ona mukavemet edebilmek için milli birlik ihtiyacı, müslüman milletlerin da­ha geniş bir birliğe olan ihtiyacı., hükümdarın kudretini sınırlamak için bir Anayasa'nm zorunluluğu.

Öğrencilerini yazmaya, gazete çıkarmaya, bir kamuoyu teşkiline teşvik etti ve onlar yoluyla millî şuurun ilk uyanışın­da, Hidiv İsmail zamanındaki memnuniyetsizliklerde onun da hissesi olmuş oldu. O sırada İsmail'in oğlu Tevfik ile dostça münasebetleri vardı fakat hükümdar olarak Tevfik, veliahdliğinden daha az liberaldi ve "Hidiv" olduğu zaman, ya İngiliz konsolosunun baskısı, ya da onun aydınlar üzerindeki tesirinden korkulması yüzünden Afganî'yi Hin­distan'a gönderdi,

Afganî, bundan sonra Hindistan'da yaşadı, Mısır'ın İngilizler tarafından işgali sırasında muhafaza altında tutuldu.

Fakat 1884'de Pariste idi. Orada Muhammed Abduh ile buluştu. Beraberce İslâm'ın birliği ve İslâm dünyası için gerekli reformlar üzerinde çalışmak üzere, gizli bir cemiyet kurdular. Cemiyetin Tunus'da bir şubesi olduğu bilinmektedir. Cemiyetin, ayrıca el-urva el-Vuska adlı arapça derginin 18 sayısını çıkardığı bilinmektedir.

Dergi, kısmen büyük devletlerin İslâm memleketlerindeki siyasetlerinin, özellikle İngiltere'nin Mısır ve Sudan'daki siyasetlerinin tahliline, kısmen de İslâm dünyasının iç zayıflığının açıklanması ve müslümanların kendileri üzerinde düşün­celeri ve kendilerini tedavi etmeleri için gerekli yolların neler olabileceği konularına tahsis edilmişti. Derginin adı Abduh'un, fikirleri Afganî'nin idi. Ancak gerek fikirleri ve gerekse dili bakımından bu, en müessir arapça dergilerden biri oldu. İngiliz kontrolü altındaki memleketlere sokulması yasaklanmış olmasına rağmen, hemen her tarafa yayıldı.

Paris'te bulunuşu sırasında kişiliği ve düşünceleri, İslâm dünyası île ilgilenen Avrupalılar arasında son derece ilgi uyandırdı. İslâm'ın ilme karşı olan durumu hakkında Renan ile ihtilâf halinde idi. 1884-5 de Mısır ve Sudan'ın istiklali hakkında İngiliz devlet adamları ile olan müzakereleri idare etti. Bu müzakereler, Wilfrid Blunt'ın aracılığı ile başlamıştı.

Blunt, A. Hourani'nin yazdığı üzere, şair, aristokrat ve yeni emperyalizmin kabalığı ile ürkmüş eski moda bir vatan severdi. XIX. yüzyıl makine medeniyetinden nefret eden bir romantik idi. Garip yer­leri ve Arap atlarını seviyordu. 1877-8'de karısı île Suriye ve Arabistan çöllerini dolaştı. 1879'da Necd'e kadar vardılar. Orada İbn Reşid'in küçük krallığı, kaba müsavatçılığı ve patriarkal adaleti ile ilk Vahhabî devletinin harabeleri üzerine kurulmuştu, iptidai sertliğine rağmen, bu, onlara insan hürriyetinin idealini kavrıyor gibi göründü.

1880'de bîr müddet, arapçasını ilerletmek ve İslâm'ın modern hareket ve mese­leleri üzerinde çalışmak üzere, Mısır'a yerleşti. Orada Abduh'a rastladı ve İlk defa Afganî'nin adını duydu ve böylece de İslâm dünyasındaki yenilik ruhunu tanımış oldu. Bir seri makale halinde yazdığı müşahade ve düşünceleri 1882'de The Future of islam {İslâm'ın geleceği) başlığı ile bir kitap halinde basıldı.

İngiliz işgali altındaki Mısır'da gelişen olayları yakın bir şekilde takip etti ve bu tecrübe, onun, Mısır'da olduğu kadar İrlanda ve Hindistan'daki millî hareketlere de sempati besleme­sine sebep oldu,

1881-2 Mısır buhranında gerçekten mühim bir rol oynadı. Urabi Paşa hükümeti ile Gladstone arasındaki bağı muhafazaya çalıştı. Fakat Gladstone üzerinde müessir olamadı ve belki de böylece kendi nüfuzu ve ingiltere'nin yapmak istediği şeyler hususunda Mısır'lılara yanlış bir intiba vermiş oldu. Şimdi, o, İngiltere'nin Mısır ve Sudan'­daki siyaseti ile ilgileniyordu. Sudan'da Mehdî hareketi gelişmekte idi.

Afganî, Ezher'deki eski Sudanlı öğrencileri aracılığı ile Mehdî ile temas etti. O sırada onun adına hareket etmesi için kendisine selâhiyet verilmiş olması da mümkündür.

1885'de Afganî'yi o sırada kısa iktidarının zirvesinde olan Lord Randolph Churchill ile Mısır'ın geleceğini tartışmak üzere, bir müddet kaldığı Londra'da görüyoruz. Bu sırada Afganî, İslâm dünyası için Rusya'nın, Ingiltere'den daha büyük bir tehlike olduğu kanaatinde idi. Rusya, Orta Asya'ya doğru ilerlemekte idi. Bu sebeple o, bîr Anglo-îslâm yakınlaşması istemekte idi. Bu husustaki görüşmeler, bir netice vermedi,

Afganı'nin Londrayı ziyareti de, hoş olmıyan bir olay ile sona erdi. Blunt'in evinde iki doğulu arkadaşı kavga ettiler ve şemsiyelerle- birbirlerinin kafalarına vurdular. Blunt, bu olay ile ilgili olarak ‘’OnIara, her ikisine de, evi terketmelerini rica etmek mecburiyetinde kaldım ve Seyyid onları takip etti. Seyyid'e de başka bir yere yerleşmesi gerektiğini tavsiye ettim" diye yazmakta­dır.

Böylece Afganî Anglo-lslâm anlaşması hususunda ümitsizliğe düşmüştü. İran'a, başka imkânları denemek üzere Rusya'ya gitti.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :