Hit (4930) M-2096

Duha Suresi Tercümesi

Yazar Adı : İlim Dalı : Tefsir
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2012-04-19 Güncelleyen : /0000-00-00

Duhâ Suresi

Tercümesi:

1. AYDINLIK sabahı düşün,

2. ve durgun, karanlık geceyi.

3. Rabbin seni ne unuttu ne de darıldı:

4. öteki dünya senin için [hayatının] bu ilk bölümünden mutlaka daha iyi olacak!

5. Ve zamanı geldiğinde Rabbin sana [kalbinden geçeni] bağışlayacak ve seni hoşnut kılacak.

6. O seni yetim olarak bulup bir sığınak vermedi mi?

7. Ve yolunu kaybetmiş görüp seni doğru yola ulaştırmadı mı?

8. İhtiyaç içinde bulup seni tatmin etmedi mi?

9. Öyleyse yetime haksızlık yapma,

10. yardım isteyeni asla geri çevirme,

11. ve [her zaman] Rabbini(n) nimetlerini an.

Çeşitli rivayetler bu surenin inişinin sebebi olarak, “Peygamber Efendimize inmekte olan vahyin bir aralık kesilmesidir.” noktasında birleşirler. Bunun üzerine “Allah Muhammed’i bıraktı, gazabına uğrattı.” zannedenler veya öyle diyenler ortaya çıktı. Bizim için zan yahut inat sevkiyle bu sözü söyleyenlerin kimler olduğunu araştırmaya gerek yoktur. Kesin bir şey varsa o da surenin ilahî üslubundan anlaşılan şu hakikattir: Cenab-ı Hakk’ın, birer birer saydığı şu nimetleri bu suretle vurgulayarak Muhterem Nebi (s.a.v) Efendimizin arzulu isteğinden dolayı kendisine güven vermek hakkında geçen o nimetlerin ilâhî ihsanın eseri olduğunu düşündürüp geçmişte kendisinden yardımını esirgemeyen Allah’ın gelecekte de esirgemeyeceğini delille anlatmayı amaçlamasıdır.

Üstat Muhterem Şeyh Muhammed Abduh diyor ki:

Surenin tertibinde o dönemin muhatap aldığı müşriklerin yahut başkalarının kastedildiğini gösterir hiçbir işaret yoktur. Zaten müşrikler vahyin seyrekleştiğini nereden bilecekler ki tutsunlar da dedikodu yapsınlar! İşin hakikati (a.s) Efendimizin vahiydeki derin lezzete özlemidir. Tabiidir ki özlem helecanı, helecan (titreyiş) ise mutlaka korkuyu doğurur. Zira Hz. Peygamber de insandır, kendisini diğer insanlardan ayıran üstünlük yalnız vahiydir. Nitekim “يُوحَىٰ إِلَيَّ قُلْ إِنَّمَا أَنَا بَشَرٌ مِثْلُكُم.” gibi birçok ayetler bu hakikati açıkça söyler.

Demek, Cenab-ı Hakk peygamberini başkalarının kederine veya sevincine karşı değil, onun kendi özleminden kendi helecanından dolayı yatıştırıyor. Vahiydeki ara dönemin, öyle hatırına gelen sebeplerden olmadığını yemin ile garanti ediyor.

Yaratılış âlemindeki şeylerden yahut âlemlerdeki olaylardan birine yemin etmek Kur’an’da geçen ilâhî sünnet gereğidir. Bundaki hedef, onun adına yemin edilen şeye ezelde emanet bırakılan hikmeti ihtar etmek; insanlar onda bir çeşit kötülük sezmişlerse hata ettiklerini, zira fenalığın, kötülüğün o gibi şeylerde olmayıp onları kullananların yahut o şekilde inananların kendilerinde olduğunu anlatmaktır.

وَلَلْآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ الْأُولَىٰ ayeti kerimesi sonradan gelecek vahiylerin evvelkilerden daha hayırlı olacağını çünkü dinin tamamlanmasının, ilahi nimetin bütünlüğünün onlar sayesinde mümkün olabileceğini müjdeliyor. Yoksa (a.s) Efendimiz için ahiretin dünyadan daha iyi olması çok açıktır. Onun için آخِرَةُ kelimesine ahiret أُولَىٰ ‘ya dünya mânâsını vermek o kadar uygun düşmüyor. Hakikat, vahyin başlangıcı ile sonları arasındaki fark ne büyüktür! “….اقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ ayetlerindeki kısa ifadeler nerede! Sonraları inen ayetlerde o inanca, hükümlere ait açıklamalar nerede!

Hz. Peygamber’in yetim olup evvela dedesi Abdulmuttalip, sonra amcası Ebu Talib’in himayesi altında yaşadığı bilinmektedir. Burada açıklamaya gerek görmüyoruz.

Gelelim “وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَىٰ ayetine… (a.s) Efendimiz daha çocukluğunda iken muvahhid idi (Allah’ın birliğine inanıyordu.). Ahlâkın en temizine sahipti. Hiçbir puta tapmadı, hiçbir kötülük yapmadı. O derecede ki kavmi arasında doğruluk timsali olarak tanınır, herkes tarafından ‘el-Emin’ diye anılırdı. Şirkten veya nefse yenik düşmekten ileri gelecek herhangi bir sapma onun zâtından dünyalar kadar uzak durur, tertemiz etrafına yaklaşmaktan korkardı. Gönderildiği yere muhterem bir şahıs görülsün de sözü dinlensin, gösterdiği yola gidilsin diye Cenab-ı Hakk onu daha çocukluğunda şirk, ahlâksızlık gibi iki lekeden arındırmıştı.

Demek, ayet-i kerimedeki ضَالًّ bu manaya asla gelmez. Ancak dalaletin diğer bir takım çeşitleri vardır ki biri de insan için karşısına çıkan yollardan hangisini tutmak gerektiği hususunda şaşkınlığa düşmektir.

Evet, (a.s) Efendimiz daha peygamber olmadan önce kavmi arasındaki müşriklerin dinine bakıyor, batıllıklarını görüyordu. Diğer taraftan her ikisi de tevhid dini olan Hıristiyanlık ile Yahudilik vardı. Acaba gerek kendi gerek kavmi için bu iki dinden birini seçmek iyi olur muydu? Fakat ümmi olduğundan kitap okuyup bu iki dinin hükümlerini araştıramıyordu. Şu da var ki Yahudilerle Hıristiyanların hali müşriklerinkinden pek farklı değildi. Onların da inançları şirkle, amelleri fesatla karışmıştı. Sonra Hz. Peygamber asıl dalaletin yani hayretin büyüğüne Arapların haline baktığı zaman kapılıyordu: Kötü inanç düşkünlüğü olarak temelsiz fikirler ve hurafeler içinde çalkalanıp duran bu kavim birbirinin kanını içtikçe bir anlaşmazlıktan diğerine düştükçe bir taraftan Habeşlilerle Acemlerin diğer taraftan Romalıların boyunduruğu altına girip helak uçurumuna yuvarlanmaya mahkûmdu.

Evet, bunları kurtarmak lazımdı. Fakat inançlarını düzeltmek, cahiliye adetlerinin baskısını kaldırmak için ne yapmalıydı? Hangi yoldan gitmeliydi? İşte (a.s) Efendimiz’i şaşırtan buydu. Bir de Hz. Peygamber’in daha çocukluğunda muvahhid olduğu bir gerçektir. Allah’ın bütün âlemi yarattığını, ondan başkasının asla ibadet edilmeye hakkı olmadığını anlamıştı. Fakat yaşadığı şirk çevresi içinde ilâhî vahiy olmaksızın Yaratıcı’ya nasıl ibadet edileceğini, onu nasıl tenzih etmek, hangi vasıf ile nitelemek gerekeceğini kendiliğinden nasıl bilebilirdi?

İşte Cenab-ı Hakk’tan vahiy ininceye kadar (a.s) Efendimiz bu haldeydi. Vahiy indikten sonra ise kavmini, ardından bütün cihanı kurtarmak, yaratıcısını tenzih etmek için tutacağı yolu öğrenerek dalaletten yani hayretten kurtuldu. Görülüyor ki “وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَىٰ ayetindeki şaşkın sıfatı Hz. Peygamber için utanç değil bilakis şereftir.

وَأَمَّا السَّائِلَ فَلَا تَنْهَرْ ayetindeki سَّائِلَ kelimesini müfessirlerin çoğu ‘dilenci’ mânâsında almış iken merhum Muhammed Abduh doğrudan doğruya ‘bilmediğini soran’ ibaresiyle tefsir ediyor. Delil olarak da diyor ki: Eğer سَّائِلَ kelimesi ‘sadaka isteyen’ mânâsında olsaydı “وَوَجَدَكَ ضَالًّا فَهَدَىٰ sözüne karşılık gelmesi buyrulmazdı, belki “وَوَجَدَكَ عَائِلًا ayetine karşılık gelirdi. Bununla birlikte bu ikinci ayete de karşılık gelmesi asla doğru olamaz. Zira Cenab-ı Peygamber عَائِلً yani fakir idi fakat hiçbir zaman سَّائِلَ olmamıştı.

Sebîlürreşad Dergisi, cilt 1–8, sayı 2-3, 25 Rabiü’l-Evvel 1330/ 1 Mart 1328 ve 2 Rabiü’l-Ahir 1330/ 8 Mart 1328 Perşembe günkü yazı Medeniyet Mektebi için Leylâ Bayırcın tarafından latinize edilmiştir.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :