Hit (3481) M-1878

Kuran ve Öteki

Yazar Adı : İlim Dalı : Tefsir
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-02-02 Güncelleyen : /0000-00-00

Kur’an ve Öteki

Batı kaynaklı sosyal bilimlerin ve din bilimlerinin son iki yüzyıldır din ve İslam araştırmaları üzerine etkisinin artmakta olduğunu ve buna paralel olarak İslam ve Kur’an araştırmalarında da batılı-oryantalist kavram ve terimlerin oldukça yoğun biçimde kullanılmaya başlandığını görmekteyiz.

İslam araştırmaları alanında çalışma yürütenler neredeyse ‘bu kavramlardan azade düşünce üretememe’ gibi kaçınılmaz bir sona ve belki de biraz saplantıya doğru sürüklenmektedirler. Dolayısıyla İslam ve Kur’an araştırmalarında bugün bu batılı-oryantalist dil ile birlikte, batılı-oryantalist bir düşünce de geliştirilmekte olduğunu söyleyebiliriz.

Söz konusu kavramlardan birisi de “öteki” (other) kavramıdır. Nitekim Ehl-i kitap gibi Kur’an’da yer alan farklı inanç mensupları üzerine yapılan modern incelemelerde oryantalizmin “biz ve öteki” kavramının kullanıldığı görülmektedir. Kur’an’da farklı inanç mensupları için ‘öteki’ ifadesini kullanmak Kur’an semantiği açısından ne kadar doğru olacaktır? ‘Kur’an’daki Ehl-i Kitap kavramını oryantalizmin kullandığı ‘öteki’ kavramı çerçevesinde incelemek Kur’an’ı anlamada bizi doğru bir neticeye ulaştırır mı?

Edward Said Batı’nın Doğu’yu tanıma ve tanımlama ameliyesi olan Oryantalizm üzerine yaptığı eleştirilerinde oryantalizmin Batı için çizdiği Doğu telakkisini, büyük çapta bilgi-güç arasındaki ilişkiye vurgu yaparak izah eder. Batının doğuyu objektif değil, Avrupa merkezli bir düşünce ile incelediğini iddia eden Said’e göre Batılı oryantalist literatürde Doğu ve Batı, coğrafi değil etnik merkezlidir (=ethnocentric). Batı’nın ve Oryantalizm’in bu karakteristik yapısına dikkat çeken Said’e göre her Avrupalı Doğu’ya dair söyleyeceklerinde sonuçta ırkçı, emperyalist ve hemen tümüyle etnik merkezlidir.1 Coğrafi anlamda Avrupa’nın güneyindeki Afrika’nın ve hatta batısındaki Meksika’nın ‘Doğu’ muamelesi görürken uzak doğudaki Avustralya’nın bir ‘Batı’ olması Said’in bu tezini doğrulamaktadır.

Bu etnik merkezcilik Avrupa merkezli (=Eurocentric) bir etnisite ile sınırlıdır. Avrupalı beyaz ırka mensubiyet olarak özetlenebilecek bu anlayışta, “Biyolojik ayırt edici özellikler ile toplumsal davranışlar arasında zorunlu bir bağ bulunur”2 ve doğal seleksiyon kuramını ortaya atan Darwin’in iddiaları ile eşzamanlı ortaya çıkmıştır. Öyle görünüyor ki özellikle 19. yy’da ve sonrasında “biz ve öteki” nin soyut teşekkülünde ırk ayrılığı tartışmaları gibi oldukça somut bir kavram etkili olmuştur. “Beyaz insan evrimleşen ve evrimin son halkasını oluşturan en mükemmel insandır” anlayışı, özellikle Nazi Almanya’sında politik uygulama zemini de bulmuş bir düşüncedir. Irkçı temellere dayanan bu düşünce sistemlerinde dışlamacılık oldukça belirgindir.

Avrupalının gözünde “öteki”nin karşısındaki “biz”i belirleyen en önemli unsurlardan biri de kültürel kimliğin belirleyicisi olarak din gelmektedir. Beyaz insan en mükemmel insan ise, bu anlayışa göre Hıristiyanlık da en mükemmel din olmalıdır. Öyle görünüyor ki, Hıristiyanlık bu mükemmelliği bizatihi değil, beyaz insanın dini olduğu için hak etmiştir. Zira Hıristiyanlık esas itibariyle Semitik kaynaklı olduğu halde, Semitik bir dinden ziyade Aryani ırkın bir dini olarak muamele görecektir. İçini etnik olduğu kadar dinsel boyutun da doldurduğu bu tür bir “biz ve öteki”, Batıda özellikle sömürge dönemi Hıristiyanlığı ile oldukça ileri safhalara taşınmıştır.

Beyaz ırk etnisiteciliği ve Hıristiyanlık’tan sonra Batılı “biz” kimliğini oluşturan en önemli unsurlardan biri de Roma ve Grek düşünce mirasıdır. Roma ve Grek düşüncesi ve tarihte sosyo-politik uygulamaları modern Batının oluşumunda önemli bir referans olarak görülmüştür. Örneğin modern batılı demokrasi, hukuk, sosyal yapılanma vs. ilk referanslarını Roma devlet sistemi ve sosyo-politik sitemi içinde aramaktadır. Aydınlanma dönemi sonrasında geliştirdiği bilimsel disiplinlerin ilk verilerini ve oluşumunu eski Yunan’da arayan Batı bugünkü kimliğinin oluşmasında Roma ve Grek mirasını önemsemiştir. Kendisini “öteki”den ayıran temel unsurlardan biri olarak görmüştür.

Buraya kadar tartıştığımız “Öteki nedir?” sorusunun yanıtını özetleyecek ve konumuz açısından değerlendirecek olursak; modern Batı düşünce sisteminde “Biz” üç temel özelliği kendinde barındırmalıdır.

Beyaz ırk (etnisite)

Hıristiyanlık (din)

Roma ve eski Yunan (kültür medeniyet)

Söz konusu bu üç temel özelliği kendinde barındırmayan her kültür, her topluluk ve her birey Batı için ‘öteki’ kavramı içinde değerlendirilir. Üstelik bu temel özelliklerden birinin mevcut olmaması o bireyin toplumun ya da medeniyetin Batı için “biz” olmasını engeller ve “öteki” olarak karşıda yerini alır. Bu temel özelliklerin hepsinin aynı anda bulunması da elzemdir. Bu nedenledir ki, bir Boşnak, Avrupalı ve beyaz olduğu halde Müslüman olduğu için “öteki”dir. Yine bu nedenledir ki Hıristiyan zenci asırlarca bir Hıristiyan olarak Avrupa topraklarında yaşıyor olsa bile Afrika kökenli olduğu için “öteki”dir. Burada dikkat edilirse özellikle sosyolojik boyutuyla “biz” ve “öteki”nde ırk ve etnisite önemli bir etkendir. Oryantalizm bu kimlik dışındakileri “öteki” sayar ve oryantalist söylemde her şey “biz” ve “öteki” düzleminde değerlendirilir. Batının Roma ve Helen dönemlerine kadar uzanan bir geçmişe sahip “öteki” ve “biz” kavramları sömürge döneminde sömürülen medeniyet ile batı arasındaki kalın çizgiyi belirlemede önemli bir rol oynamıştır.

Türkçemizde yer tutmaya ve sıkça kullanılmaya başlayan “öteki” “other”ın birebir tercümesi olarak Türkçe de kullanılmaya başlandığında aslında Türkçe’de var olan yalın anlamdaki öteki sözcüğüne “other” ın semantik bir anlam yüklemesi yapılmıştır (=semantic borrowing). Batı dillerinde yalın bir anlam ifade etmekten artık uzaklaşarak Oryantalist literatürde ikinci, üçüncü sınıf sömürge toplumlarını ifade eder hale gelmiştir. O halde İslam’da ve Kur’an’da öteki’den bahsederken etnik-dinsel-kültürel “biz ve öteki” den; dinsel/teolojik “biz ve öteki”ne semantik bir ödünç almayla, yeni bir dilde o dilin kalıbını verdiği; fakat ödünç veren dil ve kültürün içini doldurduğu bir terimle karşı karşıyayız.

Yukarıda da sunmaya çalıştığımız gibi, Edward Said’in tahlilleri bize oryantalist düşüncedeki “öteki” kavramının ne denli keskin çizgilere sahip olduğunu göstermektedir. Etnik merkezli “biz” ve “öteki” düşünce siteminde, Batılı için “öteki”nin “biz” olma imkânı adeta yok gibidir. Aradaki sınır oldukça kaba ve serttir. Batı sömürgesi “öteki” kavramına oldukça kötü bir anlam (pejorative meaning) yüklemiştir. Öte yandan Said’in Batı oryantalizminin sömürge ile olan sıkı bağını vurgulayarak, oryantalizmin Avrupa etnik merkezli düşünce sistemini ortaya koyması, “öteki” de olan anlamın daha da kötüleşmesini sağlamıştır. Artık “öteki” sıradan bir “öteki” değil aksine küçümsenen ve sömürgeciliğin ırkçı despotizmi ve şovenizmi altında ezilen bir “öteki”dir.

O halde soru şudur: sömürge hareketinin ilk günlerinden bu yana batının sömürgeci ve oryantalist çerçevesinde kavramlaşan “öteki” kavramının Kur’an’daki Ehl-i kitap gibi farklı inanç mensupları için kullanımı ne denli doğru olacaktır. Diğer bir deyişle, Kur’an’daki Ehl-i kitap öteki midir?

Kuşkusuz Kur’an ifadesinde “Yahudilik” ve “Hrıstiyanlık” birer kültleşmiş yapı olarak görülür. Bu nedenle Kur’an’ın bu gruplara hitabı her zaman için Tevhidi değerler üzerinden olmuştur. Bu değerlerin başında onlara hidayet rehberi olarak kendi içlerinden gönderilen peygamberler ve kutsal metinler gelir. Kur’an da geçen Beni İsrail, Ehlü’l -Kitap ve Ehlü’l İncil. Bu sebeple Hz İbrahim’in Yahudi ve Hrıstiyan olmadığını belirten Kur’an tarihsel süreç içinde Musa’nın ve İsa’nın mesajlarının kültleşmesinden önce olduğu vurgusunu yapar.

Kur’anda kitap ehline yapılan çağrı/davet ‘aradaki ortak kelime’yedir. Bu çağrı/davet ise sanki bir kopuşun akabinde yapılan ‘asla rücu’ daveti gibidir. Kitap ehline yapılan davet asıllarında olana çağrıdır. Öyle görünüyor ki Kur’an açısından kitap ehli dönüştürülmesi (=convert) gereken bir toplum değil aslına irca edilmesi gereken bir toplumdur. Kur’an bunu bazen doğrudan İsrail oğullarına hitap ederek yapar ki kuşkusuz İsrail oğulları sayısız ilahi nimetlere mazhar olmuş bir topluluk olarak Kur’an’da sıkça yer alır. Ancak bilgilendirme-serzeniş-çağrı sadece beni İsrail yani İsrail oğulları hitabıyla yapılmaz, serzeniş İsrail oğullarına ise de ehlü’l kitap hitabının tercih edildiğini görürüz. Nisa 4/153 ayet bu yaklaşıma en iyi örneklerden biridir.

Kur’an burada gönderilen yeni bir peygamber ve kutsal metinle özde tekrar yerlerini almalarını istemektedir. Bu gelen yeni elçi ve kutsal metne ittiba edilmesini salık veren Kur’an bu suretle kitap ehlini tekrar kazanmaya çalışmakta onları ötekileştirme yerine aksine kendi yaptıkları yanlışlıklarla ötekileşen/yabancılaşan insanları tekrar öze davet etmektedir.

Özetleyecek olursak; İslam araştırmalarında görülen batılı-modern kavramlar etrafında düşünce üretme temayülünün oluşmasında, dolaylı ya da doğrudan Batılı sosyal bilimlerin etkileri görülmektedir. Fakat bunları ‘batılı akademik dil ve üsluba özenti’ gibi indirgemeci bir açıklamayla geçiştirmek yeterli olmayacaktır. Bilgi ve güç denklemini göz önüne alırsak bu özentinin payı küçümsenmeyecek derecede etkili olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak kavramsal düzeyde gerçekleşen bu bilimsel uyarlamada ‘çağdaş İslam düşüncesinin ayakta kalma çabasının’ derin etkilerini görmek de gerekir.

Batı “öteki” vasıtasıyla “biz” diye merkeze aldığı kendini tanımlama imkânı bulmuş ve belli bir kimlik oluşturmada “öteki” üzerinden tanımlamaları önemli rol oynamıştır. Batının düşünce ve kültür temelleri Roma ve Grek dünyasına dayanır, etnik olarak beyaz ırka mensuptur din olarak Hıristiyan dini sistem içinde yer alır.

İslam teolojisine batılı ‘biz ve öteki’ ikiliği açısından baktığımızda Etnocentric oryantalist biz ve ötekinin aksine İslam’ın biz ve öteki ayrıştırmasının etnik merkezli değil düşünce/inanç merkezli olduğunu görürüz. İslam’da “Biz” tevhittir. “Öteki” yani periferide olan/marjinal kalan ise küfür/şirk/tuğyandır. Ehl-i Kitabın ötekileşmesi/yabancılaşması Kur’ani anlamda şirk/küfr bağlamında gerçekleşecektir. Ehl-i Kitap şirk küfür azgınlıklarıyla kendilerini ötekileştirmektedirler.

Kur’an’da kitap ehline yönelik ayetleri incelediğimizde oryantalist anlamda bir ‘öteki’den ziyade yabancılaşan bir kitap ehlini görmekteyiz. Kur’an adeta kitap ehlinin yabancılaşma süreçlerini haber vermekte (bilgilendirme) yabancılaşmalarını eleştirmekte (serzeniş) yabancılaşmalarını terk ederek Tevhide ve peygamberin mesajına sarılmalarını istemektedir (çağrı).

Kur’an ayetlerine baktığımızda aslında ortada ötekileştirilen bir Ehl-i kitabın olmadığını görürüz. Zira Kur’an ‘biz’e ortak bir geçmişi paylaştığımız insanlar hakkında bir bilgilendirmede bulunmakta, yaptıkları hataları dile getirerek ‘biz’e ve merkezden kopan bu insanlara örnek göstermekte ve çağrıda bulunarak ‘ortak yola’ davet etmektedir. Nitekim İslam ilahiyatında ve Kur’an anlayışında kitap ehli ve hatta farklı inanç mensuplarının, kâfirler/müşriklerin ‘Tevhid’i dile getirerek “biz” safında yer alma hakkı her zaman saklıdır.

O halde bütün bunlardan sonra sormak gerekir: Acaba Kur’an’da’ki Ehl-i Kitap “öteki” midir? Yoksa Ehl-i kitab’a veya farklı inanç mensuplarına “öteki” demek “öteki”nin kavramıyla düşünmek midir?

Not: Bu yazıda işlenen düşüncelerin geniş tartışması için bkz. Bilal Gökkır “Kur'an'daki Ehl-i Kitap "Öteki" mi? İslâm Araştırmalarında Oryantalizmin Kavramsal Etkisi” İslam Araştırmaları Dergisi, yıl: 2005 sayı: 14 s. 37-54.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.eilahiyat.com/component/content/article/79-dodr-bilal-gkir/534-kuran-ve-eki.html?directory=311