Hit (3697) M-1855

Mesneviyi Okumak Mevlanayı Anlamak

Yazar Adı : İlim Dalı : Tasavvuf
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-29 Güncelleyen : /0000-00-00

Mesnevî’yi Okumak; Mevlânâ’yı Anlamak

Şiir, günlük dille ve üslupla ifade edilemeyecek kadar ince ve derin olan derûnî hallerin ve tasavvufî hakikatlerin ifade edilmesini sağlayan en önemli araçtır. Erken dönem zahidlerinden itibaren bu amaçla kullanılan şiir, İbn Arabî ve İbn Fârıd ile birlikte VII. / XI-XII. Yüzyıllarda artık tasavvufun en ince öğretilerini ifade etmek için kullanılan mükemmel bir araç haline gelmiştir. Artık şiir Arapça tasavvufî şiirin üstadlarından sonra, Arap ve Fars dünyasında yüzyıllarca tasavvuf erbabının bir aracı olmaya devam etmiş; günümüze kadar da Arapça, Farsça, Türkçe ve diğer dillerde bu gelenek süregelmiştir. Bununla birlikte İslam Dünyasındaki mutasavvıf şairlerin görüş ve düşüncelerinin tesiri Müslüman olmayan şairlerde de görülmüş ve bu durum araştırmacılar tarafından ortaya konulmuştur.

Bu şairlerden biri olan Dante, sadece kutsal metinlere ve kendi şiirine ilişkin olarak değil bütün yazılar için lüğavî anlam, siyasi-sosyal anlam, felsefi anlam ve özünde metafizik olan inisyatik-ezoterik anlam olmak üzere dört anlamdan bahsetmektedir. Ona göre, aynı zamanda bu farklı anlamların hiçbir şekilde birbirlerini yok etmeleri veya birbirine zıt olmaları mümkün değildir; aksine onların bir bütünün parçaları veya tek bir sentezin kurucu unsurları gibi birbirlerini tamamlamaları ve uyumlu olmaları gerekir. Hatta bu anlamlardan ezoterik karaktere sahip olan anlam bir çok yorumcunun gözünden kaçar. Halbuki bu anlam bilinmezse ya da kabul edilmeyecek olursa, diğer anlamlar ancak kısmen anlaşılmış olabilecektir. Çünkü bu derin anlam diğer anlamların aslı ve ilkesi durumundadır; diğerleri ancak buna nisbetle birbirleriyle uyumlu olabilir ve birliktelik arz ederler.1

Dante"nin bu önerilerine yönelten asıl neden bizzat dinlediğim bir sempozyum bildirisi olmuştur: “René Guénon, Dante ve Ortaçağda Dinî Sembolizm (çev.İsmail Taşpınar, İstanbul, 2001) isimli çalışmasında Dante"nin şiirlerinde zahiri ve gizli manaya dikkatlerimizi çekmektedir. Zaten Dante, kutsal metinlere ve kendi şiirine ilişkin olarak dört anlamdan bahsetmektedir. Bir kelime, dört farklı anlamda kullanılmış olabilir diyor. Bunlar, lüğavî anlam, siyasi-sosyal anlam, felsefi anlam ve ezoterik anlam. Esasen bu okuma biçimleri bizim geleneğimizde de vardır, farklı mezhep ve tarikatların ortaya çıkması bu okuma farklılıklarından kaynaklanır. Bir de bilhassa Türkçe"deki telmih, cinas ve mecaz gibi söz ve mana sanatları, bu okuma biçimlerini güçlendirmektedir.”2

Dante"nin özellikle kendi şiirlerine, genel olarak ise kutsal metinlere ve hatta bütün yazılı kaynaklara dair bu okuma önerileri, zamanımıza kadar Doğu ve Batı düşünce ve kültür dünyasında en çok tesir etmiş olan Müslüman sufilerin başında gelen ve tesiri hala görülmeye devam eden Mevlânâ Celâleddîn Rûmî için de düşünülebilir. Öncelikle onun eserlerini ve onların en önemlisi olan Mesnevî-i Ma"nevî"yi zahiri anlam olan lüğavî anlamıyla okurken, hiç şüphesiz bu anlamın altında bir felsefî anlamın olduğu; hatta hikmet dediğimiz İslam dünyasına özgü felsefî bir ilahiyat anlamının bulunduğu görülebilir. Bu anlamların yanında yaşadığı zaman, yetiştiği siyasi-sosyal kültürün izlerinin görülebileceği; bazen bunları anlamaya yarayan, bazen de bunlarla anlaşılabilecek bir siyasi-sosyal anlamın varlığı inkar edilemez. Ancak, hiç şüphesiz Onu anlamak için metafizik karakterdeki ezoterik anlamı kabul ederek okumak gerekmektedir.

Mevlânâ"dan bu güne kadar yapılan Mesnevî şerhleri de onun kastettiği derûnî ezoterik anlamı açıklamaya çalışmışlar ve bunu amaçlamışlardır. Ancak her şârih kendi mistik tecrübeleriyle bunu başarmaya çalışırken lüğavî ve felsefî birikimleri ölçüsünde bunu yapmaya çabalamıştır.

Bazen de mistik anlamlar ihmal edilerek o sadece bir filozof olarak görülmüş ve bu şekilde anlaşılmaya çalışılmıştır. Özellikle Batı düşünce dünyasında bu metod hakim olmuştur. Bazı Mesnevî yorumcuları ise yaşadığı zamanın kültürünü bile sarf-ı nazar ederek ve lüğavî anlamla sınırlı kalarak, son derece sathî yorumlar yapmışlar ve onu gece ve gündüz kadar asıl kastettiğinden farklı bir şekilde izah etmeye kalkışmışlardır. Halbuki onun mistik tecrübeleriyle söylediklerini ihmal eden bütün yorumcular ve Mevlânâ okuyucuları, böyle davranmanın farklı düzlemlerdeki konuları birbirine karıştırmaktan başka bir şey olmadığının farkında bile olamamışlardır. Mevlânâ"yı ve Mesnevî"sini anlamanın; -Dante"nin önerdiği anlamları kavrayabilmenin ve en önemlisi ezoterik-mistik anlamı eksen alabilmenin- ancak Mevlânâ"nın yaşadıklarına en azından benzer duygu ve vecdlerin yaşanmasıyla anlaşılabileceğini söylemek istiyoruz. Bu anlamda Mevlânâ gibi hissetmeden Mesnevî"yi gerçekten anlayabilmenin mümkün olamayacağı kabul edilmelidir. Nitekim Ali Nihat Tarlan"ın tespitleri bizim teorimizi destekler mahiyettedir: “Mevlânâ anlatılmaz. Çünkü anlaşılmaz. O sadece mümkün olduğu derecede duyulur. Onu anlatmaya çabalayanlar derece derece onun dış çizgilerine yanaşabilenlerdir.”3

Mevlânâ da, kendisini anlayanların azlığını şu sözleriyle ifade etmektedir:

“Benim nefesim, âlemlerde ne ateşler yakmıştır.

Benim bu fânî sözlerimden ne bekâlar coşup zuhûr etmiştir.

Kulaklar ancak benim sözlerimin dışını anlıyor.

Canımdan kopup gelen feryatları kim anlayacak?”4

Mesnevî başta olmak üzere Mevlânâ"yı eserlerindeki ifadelerin sadece zahirî ve lüğavî anlamlarıyla humanist bir düşünür olarak tanımlamak veya arka planını göz ardı ederek, irfânî derinliğini fark etmeksizin mutlak bir aşk felsefesinden bahisle onu söylediklerinden farklı tanıtmak son derece yanıltıcı olabilir. Mevlânâ, öncelikle İslam toplumunda yetişmiş, İslam ilkelerine sıkı sıkıya bağlı bir sufîdir. Onu humanist olarak sınırlandırmak veya aşka aşık bir şahsiyet olarak göstermek hem onun gerçek fikirlerini, hem de onun beslendiği ulvî zenginliği yok saymaktan ibarettir; belki de onun hayranlıkla kendisinden sonrakilere aktarıp öğretmek istediği, eserlerinin oluşmasında yegane sebep sayabileceğimiz başta Şems-i Tebrîzî olmak üzere Hz. Peygamber"e kadar bütün İslam büyüklerinin hayatları ve hayata bakışlarını görmemezlikten gelmektir. Bu da onun arzuladığı hedefle, bugün bazı Mevlânâ okuyucularının ona isnad ettikleri noktanın Doğu ile Batı kadar birbirinin aksi olduğunu göstermektedir. Çünkü, Seyyid Hüseyin Nasr"ın dediği gibi, kendinden önce var olan bazı felsefî ekollerde de görülen doktrinel formüller kullanması nedeniyle, onun İslâmî olmadığını ileri sürmek tümüyle saçmadır; Onu velilerden biri yapan, kendinden önceki filozoflarda da görülen bazı fikirleri değil "Muhammedî bereket"tir, tasavvufun usul ve adabının sağladığı "İlâhî Huzur"dur.5

Gerçekten Mevlânâ varlık, oluş, ahlak gibi konularda derûnî ve ezoterik fikirler ortaya koymuş bir filozof mu, İslam akidesine bağlı, marifetullahı anlatan ve öğreten bir velî midir? O, hangi dinden olursa olsun, insanları dergahına davet ettiğinde kendisine, kendi şahsî fikirlerine mi, İslamî bir eğitim yuvası olan dergahının şahsiyet-i maneviyesinde mündemic olan İslam'a ve o eğitim yuvasının teselsülen asıl muallim ve mürebbisi olan İslam'ın Peygamber'ine mi davet etmektedir? Yaşar Nuri Öztürk"ün Mevlânâ"yı anlamak hususunda söylediği sözlerindeki gerekçeleri bu konudaki sorulara cevap olmaktadır: “Mevlânâ"yı anlamak için geniş anlamda İslam"ı, özel olarak da Kur"ân"ı anlamak gerekir. Bunun iki temel sebebi var: Birincisi, Mevlânâ, kültür zemini ve bilgi mirası tamamen Kur"ân ve İslam olan bir mistik düşünürdür. İkincisi, Mevlânâ, imanı, aşkı ve cezbesi bakımından bir Muhammedîdir.”6 Mesnevî"den nakledeceğimiz beyitler de onun Hz. Peygamber"e hayranlığını ve bağlılığını göstermektedir:

“Hz. Muhammed(S.A.V.) baştan başa kulak ve gözdür. O mürebbî, biz de sanki Onun çocuklarıyız.”7

“Müslümanların arasında bulun. Her an Ahmed (S.A.)"in sünnetinin hükmüne tâbi ol.”8

Aslında ezoterik ve inisiyatik tecrübelerin ve bunlara bağlı söylemlerin dinin zâhirinden oldukça farklı göründükleri muhakkaktır. Ancak tamamen bâtinî ve dindışı söylemlerle dinin zâhirine münakız olmayan bâtınının birbirinden ayrı ve farklı şeyler olduğunu da unutmamak gerekir. Özellikle İslam Düşünce tarihinde bazı inisiyatik karakter gösteren söylemleri ifade edenlerin sapkınlık ve sapıklıkla tavsif edilmeleri iki şekilde değerlendirilir. Bunlardan birincisi Batınî ve dindışı söylemleri ifade edenlerdir ki; bunlar gerçekten mensup olduklarını iddia ettikleri hakikatleri bozmaya ve kendileri için o hakikatleri feda etmeye yönelmiş olanlardır. İkincisi ise, yüksek hakikatlerin bilgisine henüz hazır olmayan zihinleri karışıklığa sevk edeceği endişesini oluşturan ve aynı zamanda toplumsal düzeni sarsabilecek bazı uygun olmayan ifşalara girişmiş olanlardır. Mevlânâ"nın bu iki kısmın her ikisine de mensubiyeti iddia edilemez. Ancak ikinci kısımdan sayılabilecek birçok evliyâ gibi o da İslâm"ın manevî ağacının meyvelerinderdir.

Bu yüzden Mevlânâ'nın eserlerinin yalnızca zâhirine bakarak onu temsil ettiği dinin itikadî veya amelî hükümlerine uymayan sıfatlarla nitelendirmek, bir ağacın, kökleri kendisini besleyen toprağa dalmaksızın meyve vermesini iddia etmek olur. Çünkü manevî bir ağaç için toprak "İlâhî Vahiy", kökler de dinî bir gelenekte her manevî tezâhürü onun kaynağına bağlayan bu doğrudan bağ olmalıdır.

Nitekim Mevnevî-i Ma"nevî"nin Mukaddime"sinde Mevlânâ, eserini tavsif ederken Kur"ân"ı tefsir etmek için yazdığını ifade etmekte ve yazılmasının ilham olduğunu söylemektedir:

“Bu Mesnevî kitabı, visal ve yakîn sırlarının çözülmesinde dînin asıllarının asıllarının asılları olup o, Allah"ın en büyük fıkhı, en güzel şeriatı, en açık ve kuvvetli delilidir. Onun mana nurlarının ziyası ışıklar saçan sabahlardan daha aydın, kandillikte parlayan bir kandile benzer. Ve bu Mesnevî kitabı, Mısır"ın Nil"i gibi sabırlılara su; Firavun"un soyuna ve kafirlere hasret ve ziyandır. Nitekim Allah Azîmuşşân, "Bir çoğunu onunla dalalete, bir çoğunu da hidayete ulaştırır. Onunla, ancak fâsık olanları dalalete sevk eder." 9 diye buyurmuştur.

Ve bu güzel kitap, gönüllerin şifası, hüzünlerin gidericisi ve Kur"ân-ı Kerîm"i açıklayıcıdır. Ruhânî rızıkların bolluğuna, ahlakın güzelleşmesine sebep olur. Ancak âlemlerin Rabb"ının ilhamıyla, hayır sahibi kâtiplerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkasının el değdirmesine mânî olunup, yani içindeki ilâhî sırların inceliklerini ve gerçeklerini inkarları sebebiyle, onlar bundan men olunurlar. Mesnevî, âlemlerin Rabb"ı tarafından indirilmek hasebiyle onun önünden ve arkasından batıl, yol bulamaz. Zira Allah Azîmuşşân, koruyup, gözeticidir. O, en iyi koruyan ve merhametlilerin en merhametlisidir. Bu Mesnevî için nice güzel lakaplar daha vardır ki, onları da yüce Tanrı takmıştır..

Allah Azîmuşşân"ın maddî ve manevî rahmetine muhtaç bu zayıf kul, Belh"li Hüseyin oğlu Muhammed oğlu Muhammed"dir. (Allah Mesnevî"sini kabul buyursun.)..”10

Tasavvufun kuruluş safhasında, muhtelif ayetler üzerine yapılan ve genellikle şifahi yolla nakledilen tefsirlerde, başlangıçta yalnız bazı ayelerin iç manaları aranırken, gittikçe her ayetten nice manalar çıkarma yoluna gidilmiş ve Kur"an"ın manasının nihayetsiz olduğu hükmü hakim hale gelmiştir. Bunun sonucunda, Kur"an"da herşeyin mevcud olduğuna hükmedilmiştir. Nitekim Sehl b. Abdullah Tüsteri, “De ki: Rabbimin kelimelerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenir. Bunun bir mislini daha getirmiş olsak (yine Rabbimin kelimeleri tükenmez)”11, ayetinin tefsirinde “eğer kul, Kur"an"ın her harfine bir mana verse, yine Allah"ın o harfte bulunan ilminin sonuna varmış olamaz. Çünkü Kur"an, Allah"ın kelamıdır. Kelam Allah"ın sıfatıdır. Nasıl Allah"ın sonu yoksa, kelamın da sonu yoktur. Ancak Allah, vekillerinin kalblerine ne kadarını açmışsa o kadarını anlayabilirler. Allah"ın kelamı yaratılmış değildir, yaratılanların anlayış ve akılları onun sonunu bulamaz,” demektedir12. Mevlânâ"nın Mesnevî"sine dikkatle bakıldığında da, onun söylemek istediklerini ayet, hadis ve halk deyimlerine bağlayarak, kimi zaman bunları tefsir ederek, şerh ederek eserini kuvvetlendirdiği görülmektedir. Bilinen Kur"ân tefsiri formlarında olmasa da bir çok ayeti işarî olarak tefsir etmiştir. Çünkü aynı zamanda “evliyânın şiiri tamamen Kur"ân tefsiridir.”13 Diğer bütün eserleri gibi Mevlânâ"nın Mesnevî"si de Kur"ân-ı Kerîm"in tam bir aynası ve şerhidir. Mevlânâ bütün kıssalarında ve hikmet pırıltılarında mutlaka bir ayete ve hadise dayanmış, onlardan hareket ederek söylemiştir.

Bütün bunlarla birlikte, Mevlânâ"nın bütün eserleri gibi, en son ve mükemmel eseri olan Mesnevî de aynı zamanda bir edebiyat şaheseridir. Bir duygu veya düşüncenin sözden faydalanmak suretiyle heyecan ve hayranlık uyandıracak şekilde ifadesi olan, nazım veya nesir türünde yazılmış bir edebiyat eseri; üç unsurun o eserin sanatkarı tarafından birşeyler ortaya koymanın cazibesi içinde meydana geldiği özel bir terkiptir. İşte, terkip halindeki bu eser, muhteva, yapı ve dil unsurlarından teşekkül etmektedir. Muhteva, yapı ve dil üçlüsünün terkiplenip bir bütün halini almasında ihtiyaç duyulan sentez, eserin vazgeçilmez unsuru olan üslupta kendini gösterir. Şair veya yazarın, eserini teşkil eden –yukarıdaki unsurlar başta olmak üzere- her türlü unsuru, kendine has ve tamamen orjinal bir tarzda, belli bir terkibe kavuşturmasındaki tavır ve yöntem, üslubunu oluşturur.14 Her sanatkarın kendine has üslubu olmasının yanı sıra, inceleme ve eleştiride (: en-nakd ) esas olabilecek, eserlerin muhteva, yapı ve dil unsurlarından hareketle, üslubun tarif ve tasnifini yapmak gerekmektedir.

Üslup, hangi eserde olursa olsun, yazarının gizli kalmış maksadlarını ve nefsindeki kapalı kalmış özellikleri yansıtıp gösteren bir aynadır. Kelamdan kasdedilen gayeye en yaklaştırıcı ve işitilenleri daha tesirli bir surette maksada ulaştırıcı; telif edilmiş lafızlardaki manalar demek olan farklı üslupların, üslup tahlilinden önce bilinmesi gerekir. Şair veya edibin; düşüncesini, duygusunu, tefekkürünü, hissettiklerini, hayal ettiklerini kendine has bir ifade tarzıyla anlatması için, sözlü veya yazılı cümlelerinin bütününe ayırıcı keyfiyet kazandıran özelliklerin tümüne üslup denilir. Bu da onun, maksadını anlatabilmek ve söylediğine özellik katabilmek için dille ilgili kural ve imkanları kendine has ölçülerle kullanılışıdır.15

Sanat, onu var edecek olan malzemenin işlenmesiyle ortaya çıkar. Bu yüzden sanat; sanatkarın, elindeki malzemeyi zekâ, beceri, gayret ve sabrıyla yenmesi; duygu, düşünce ve hayallerinin ifadesi haline dönüştürebilmesidir. Edebiyat da, bir dil sanatı olarak, sanatkar olan yazarın, dil malzemesini işleyebilmesi, eserini duygu, düşünce, hayal ve müşâhedelerinin en güzel ifadesi kılabilmesidir. Bu da ciddî bir dil kültürü ve zevk-i selimi gerekli kılmaktadır. Yazar, büyük bir duyarlılıkla, zihnindeki manayı veya ruhundaki duyguyu en iyi ifade edebilecek kelimeyi seçebilmeli; seçtiği kelimeleri cümle içinde en uygun biçimde yerleştirebilmelidir.

Mesnevî gibi, edebî üslupla yazılan bir eserin, okuyucuyu sarıveren derinliği, zenginliği, ahengi ve güzelliği, dil unsurlarının en üst derecede kullanılması ile elde edilebilir. Böyle bir eser, ilk kelimeden son kelimeye kadar, kullanılmış bütün dil unsurlarının meydana getirdiği bir terkiptir. Böyle bir metinden bir kelimeyi çıkarmak veya yerini değiştirmek şeklindeki herhangi bir müdahale, bütünün terkibinde gizli olan güzellik ve ahengin bir anda bozulması ve yok olmasına neden olacaktır.16

Lafız ve manada güzellik, edebî üslubun en bariz sıfatı ve onu diğerlerinden en açık şekilde ayıran özelliğidir. Çünkü bu üslupta parlak bir hayal, ince bir tasvir, konu olan şeyler arasında uzak benzerlik yönlerinin tekrarı, manalara hissedilmiş olanın elbisesini giydirmek ve duyularla hissedilmiş olanı mânevî surette açıklamak, izhar etmek gibi güzellikler vardır.17

Hakîkatin hangi yönü ümit ve endişemiz için ya da arzu ve irademiz, fiil ve icraatımız için önemli görünüyorsa, bir isim ile belirlemek suretiyle bir mefhuma dönüşür. Başka bir deyişle, bu mefhumun, dile ait özel bir vurgu ile sabit hale getirilmesindeki kalıp, isim dediğimiz şeydir. Aslında, biçimsiz olan mevcudiyet yumağı üzerine insan aklı sınırsız çizgiler çekmiş, onu küçüklü büyüklü kısım ve parçalara ayırmıştır. Bu şekilde hakîkat alemi, dile ve mefhuma ait şekillenmenin damgasını yemiştir. Kelimeler ve bunların temsil ettiği manalar, birçok tecridden meydana gelen kompleks bir düzen oluştururlar. Nesnelerden oluşan tabiî dünya, kendine ait tecrid ve bölümleriyle, nizam ve intizam içinde ve bütünüyle düzenli olarak göz önündedir. Yapılanın, son derece basit olarak bu düzenli alemi algılamak, zihinlerde, tabiattaki kısımlar adedince mefhum oluşturmak, bunlara isim vermek ve bu şekilde kelime hazinesini meydana getirmek olduğu sanılır. Halbuki, kelime dağarcığı halinde hazır bir sistem, her zaman kendimizden önceki atalarımızdan miras olarak mevcuttur ve biz bunu çocukluğumuzda anadilimiz olarak öğrenirken özümleriz.18

İşte ilimlerin, felsefenin, onlardaki belağatin ve dilin dayandığı ilk ve en temel nokta isimdir. Tıpkı Kur"an"da denildiği gibi; “Ve (Allah) Adem"e bütün isimleri öğretti..”19 Tabii olarak, insanlar kelimelerle düşünürler. Dolayısıyla kelimeyle ifade edilmemiş bir şey, insan için hiç bir zaman var olmamış demektir. Zihnî ve hissî olan bütün her şey, ancak kelimeler içine sıkıştırılınca, yani kendilerine bir isim verilince gerçeklik kazanırlar. Aslında her kelime, başlangıçta düşünmek için vaz" edilmiş olmasa da, sarf edilen her kelimenin sihirli bir gücü vardır. Çünkü her hangi bir şeyin ismi bilinmiyorsa, onu kavramak imkansız olmaktadır. Sanki isim, o şeyin mahiyetinin bir parçası olmuş ve ona karışmış gibidir. Herhangi bir şeyin ismi, onun mahiyetinden ayrılmayan bir varlık olarak görülebilir. Bu durumda isim, sanki bir işaret ve sembol değildir. 20

Varoluşun ilk anda algılanan hakîkati ne olursa olsun, bizim fikrî faaliyetimize varoluş, asıl ve tabiî şekli ile değil, daha çok kelime dağarcığımızda kayıtlı bulunanlar yolu ile ulaşmaktadır. Bu semboller, sadece bir taklitten ibaret ya da aslî hakîkatin sadece bir kopyası olmadığı gibi, hakîkatin biçimleri ile tam bir uygunluk halinde de değildir. Bunlar daha çok, bizim fikrî faaliyetimizin eseri olan biçimlerdir; herhangi bir şeyin bizim zihnî idrakimize konu olabilecek hakîkî bir nesne haline gelmesi, sadece bu biçimler aracılığı ile gerçekleşmektedir.

Her toplumun ve hatta her sosyal topluluğun kısım ve birim tecridinde kendine has bir yolu vardır. En önemlisi, bundan dolayı söz konusu kısım ve birimlerin ilgili topluma ve topluluğa has oldukları değil, kendi aralarında bir sistem oluşturduklarıdır. Bunlar son derece kompleks ama oldukça düzenli bir bütün teşkil ederler. Bir araya gelişleri ve birbirleriyle alakalarının belirleniş tarzı, kısımların kendi tabiatları kadar sözü edilen topluma ve sosyal topluluğa da hastır. İşte her toplumun kendine has olan kelime dağarcığı bu bütündür. Her dil, hakîkatin şartlı bir tahlilidir. Çünkü dil, tabiatı farklı bir biçimde böler. Aynı tür sıradan bir tecrübe bile, genellikle farklı diller ve o farklı diller içinde yer alan farklı topluluklar tarafından farklı şekilde kısımlandırılmaktadır. Böylece her dilin kendi kelime hazinesi oluşur. Özetle ifade ettiklerimizin neticesinde, “her kelime hazinesi, yahut işaretler sistemi” diyor Toshihiko Izutsu, “ham deneyim malzemesini anlamlı, tefsir edilmiş bir dünya haline getiren belli bir dünya görüşünü temsil ve ihtiva eder.”21

Öncelikle, dile ait malzemenin kullanılmasında; edebi türün, çevrenin, dilin kazandığı zenginliklerin ve hitap sanatlarının dikkate alınması ve değerlendirilmesi gerekir. Metin incelenirken asıl gaye ise, metinde dil malzemesinin nasıl kullanıldığı, bu malzemeye ait farklı unsurlar arasındaki ilişkilerin ne olduğu ve niçin kullanıldığını cevaplamaktır. Nazım veya nesir, herhangi bir metinde karşılaştığımız bütün unsurları gramer kitablarından ve lügatlardan hareketle izah edemeyiz. Ayrıca herhangi bir dil unsurunun veya kaidenin metin içinde kazandığı değeri iyi anlayabilmek için dilbilimin dışına çıkmaya ihtiyaç vardır. En azından metnin tamamını ve varlık sebebini dikkate almak gerekir. Bu da, metni meydana getiren dil malzemesinin, söz konusu metin içerisinde yüklendikleri, kazandıkları görevleri ve muhatabda uyandırdığı tesirleri dikkate almak demektir. Bununla beraber metinde yer alan malzemenin karşılıklı münasebeti de unutulmamalıdır.

Bütün bunlar göz önüne alındığında Mevlânâ"nın birçok ibaresini, talebeleri ve izinden giden tabilerinin şerhlerini okumadan anlamanın imkansız olduğu ortaya çıkar. Ancak bununla birlikte Mevlânâ, herşeyden önce eserlerini halkın da kendi ilim ve irfan seviyesine göre mahrum kalmayacağı bir üslup ve dille kaleme almıştır. Çoğunlukla Farsça yazılmış olan risalelerde halka ulaşabilmek için dayandığı hususlardan biri de, mecâzî ifadeler kullanarak teşbih ve temsiller getirmesidir. Çünkü böyle bir üslup şekli, mücerred meseleleri müşahhas misallerle anlatmayı mümkün kılmaktadır.22 İşte bu sebeple, bir çok hikmet ehli gibi, o da düşüncelerini ve tasavvufî mesleğini halka ulaşmak için yazdığı risalelerinde mecâz ve istiârelerle dile getirmiştir.

Bunların yanı sıra Mevlânâ"nın üslubunun en bariz özelliklerden bazıları tekrarların, müradiflerin (: eş anlamlılar) ve darb-ı mesellerin (: atasözleri ve vecizeler) kullanılması, konunun gerektirdiği duruma göre kelimelerin seçilmesi şeklinde sıralanabilir. Bu arada, ihbardan istifhama, taaccubdan istihkara kadar bütün tabir çeşitlerinin birbirini takip etmesi, kelamın duruş yerlerinin yeteri kadar açık ve belirgin olması güzelliği artıran faktörlerdir.

Mevlânâ, eserlerinde fikir ve hayale geniş yer vermiş, ruhî duygularda derinleşmiş, dolayısıyla ilham ve vâridâta dayanmışsa da, ince bir felsefî metod ve düzgün bir ilmî tahlili esas almıştır. Hiç şüphesiz O, kendisinden sonra takip edilen bir tasavvufî yol sahibi ve ekol oluşturmuş bir sufîdir. Fakat, tahlil yöntemi olan akıl metodunu ihmal etmeksizin, tabirlerinde, hayal üslubuna dayanan duygusal tasvir, sembol ve işaret metodunu esas almıştır. Çünkü, zevkle teyid edilmeden idrak edilmesi akla imkansız olduğu kadar; sembolik olarak ifadelendirilmeksizin de sırlarının açıklanması dil için mümkün olmayan meselelere girmiştir. Ona göre akıl, yalnız başına yakîne ve nefsin onunla mutmain olacağı hakîkate ulaşmaya yararlı değildir.

“Akıllılığı bırak da hayrete itibar et; akıllılık zan, hayranlıksa nazardır!

Aklı Mustafa(S.A)"nın yolunda kurban edip "Allah bana yeter"le iktifa et.”23

Dilin de, ulaşıldıktan sonra o hakîkatin tabir edilmesine tek başına bir faydası olmaz.

“Söz, manayı tamamen ifade edemez. Marifet, dilin tutulmasına sebep olur.

Söz, hesapta usturlab gibidir. Onun göğü, güneşi anlaması kabil mi?

Bilhassa o göğü. Zira onun yanında bu gök bir damla, o güneşin yanında bu güneş, bir zerre gibidir.”24

….

Ebû Tâlib Mekkî"nin, Sehl Tusterî"den naklettiği ilmin çeşitleri hakkındaki sözleri özetlemektedir: “Alimimiz Ebû Muhammed Sehl (b. Abdillah Tusterî) rahimehullahu Teâlâ demiştir ki: "Alimin üç ilmi vardır. Zahir ehline yaydığı ilm-i zahir, ehlinden başkasına izhar edilmesi caiz olmayan ilm-i batın ve Allah"la alim arasında sır olan ilim ki; işte o ne zahir ehline, ne de batın ehline izhar edilmeyen imanın hakîkatidir.”25 Görüldüğü gibi Mekkî, naklettiği ilim çeşitlerinden üçüncüsünü anlatılmayan hakîkat olarak değerlendirirken, Mevlânâ"nın, dilin hakîkatin tabir edilmesine faydasız oluşu hakkında söylediklerine yakın manalar ifade etmiştir. Nitekim o, bazı sembolik sözlerinden sonra şunları söylemektedir:

“Bu bahisler, buraya kadar söylenebilir. Bundan sonra olanları gizlemek gerek!

Yüz binlerce defa söylesen de, dinlesen de faydasızdır, âşikâr olmaz.

At ve eyer, deniz kıyısına kadar işe yarar. Sonraki bineğin tahtadan olması gerekir.

Tahtadan binek, karadakilere faydasızdır ama denizdekilere rehber olur.

Bu sükût da sırrın tahta bineğidir. Denizdekilere sükût telkinidir.

Seni usandıran her sükût, o tarafta atılan aşk naralarıdır.

Sen, hayretle, "Acaba niçin susuyor?" dersin. Oysa "Acaba senin kulağın nerde, duymuyor musun?" demektedir.

"Ben nâradan sağır oldum, o ise bîhaber" der. Kulağı gayet iyi işitenler bile bu sesi duyamazlar.

Bir kişi rüyasında nâralar atar, binlerce mevzudan, sözden bahseder.

Ama yanında oturan bundan habersizdir. Ve asıl habersiz olan kişi, uykuda ve sağırdır.

Tahtadan bineğini kıran kimseyse o, balık gibi deryaya gark olur.

Ne sükût ehli, ne söz sahibi olur. Onun halini tamamen anlatacak söz yoktur.

Bu ikiden değildir, her ikisindendir. Bu ne garib! Bunu şerh etmek de edebden dışarıdır.

Bu misal de pek hafif ve zayıf oldu ama anlayıp hissetmede bundan güzeli de bulunmaz.”26

Başlangıçtan itibaren sufilerin ve filozoflardan bir kısmının bilgiyi, biri akıl ve duyularla elde edilen zahirî, diğeri keşf ve ilhamla elde edilen hakikî bilgi olmak üzere iki kısma ayırdıkları bilinmektedir. Aslında keşf, bilgi kaynağı olduğu kadar, aynı zamanda anlama ve idrak etme yöntemidir de. İfadeye ve ibareye dayalı anlama, lafız-mana, asıl-fer" ilişkisi üzerine kurulurken; irfana ve ilhama dayalı anlama yöntemi, zahir-batın, ruh-ceset ve akıl-kalb ilişkisi üzerinde durmuştur. Bu ikinci metoda göre anlama tazmine dayanır. Bu durumda, lafzın, ibaresinin ötesinde ve derinliklerinde saklı ve gizlenmiş asıl mana olan mazmunu bulunmaya çalışılır. Bu bulma da, yine keşfe ve ilhama dayanır. Hads ve keşfin meydana gelebilmesi için, mutla

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://akademik.semazen.net/author_article_detail.php?id=1062