Hit (3419) M-158

Sünnetin Hücciyeti ve Teşrii Değeri II

Yazar Adı : İlim Dalı : Hadis
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-08 Güncelleyen : /0000-00-00

Sünnetin Hücciyeti ve Teşri'î Değeri II

b) Sünnetin Hücciyyetine Dair Sünnetten Deliller
Sünnetin hüccet olduğuna, Kur’an-ı Kerim’de yer verildiği gibi, Hz. Peygamber (sav) de sünnetinin ehemmiyetini vurgulamış, ümmetinin sünnete sahip çıkması gerektiğini anlatmıştır. Bununla alakalı pek çok hadis vardır ve hadis âlimleri bunları hadis kitaplarında özenle bir araya getirmişlerdir. Biz burada, öncelikle ilgili pek çok hadisten birkaç tanesini zikredecek, ardından da sünnetin Kur’an karşısındaki durumunu işlemeye çalışacağız.

Bu hadislerden bir tanesinin meali şöyledir:
"Bana, Kur’ân-ı Kerim ve onun bir misli (hüccet olmada eş değer bir benzeri) daha verilmiştir. Karnı tok vaziyette koltuğunda oturarak, ˜sadece şu Kur’ân'a sarılınız; içinde helal olarak gördüğünüz şeyleri helal sayın, haram olarak gördüğünüzü de haram kabul edin’ diyecek bazı kimselerin gelmesi yakınlaşmıştır. Şüphesiz Allah Resûlünün haram kıldığı şey, Allah’ın haram kılması demektir." 1

Aynı muhtevaya sahip bir başka hadis de Mikdâm b. Ma'dîkerib (radıyallahu anh) tarafından rivayet edilmiştir. 2

Büyük tefsir âlimi İmam Kurtubi bu hadislerin anlaşılmasıyla ilgili bir iki ihtimali sıralar: "Bana Kur’ân ve benzeri verildi "sözünün iki anlamı vardır. İlki okunan zahiri vahiy (yani Kur’an), ikincisi, okunmayan gizli vahiy yani sünnet. Diğer bir ihtimal ise, Kur’ân okunan zahiri vahiy ve onun benzeri hükmünde kitapta bulunanları açıklama izni. Dolayısıyla Kur’ân’ın emirlerine uymak nasıl vacip ise sünnetin emirlerine de uymak vaciptir, sonucuna ulaşır. 3
Sünnetin hücciyetine işaret eden benzeri hadisler oldukça fazladır. Resûlüllah (s.a.v), Kur’an ve sünnetin ehemmiyetini beraberce vurguladığı bir hadislerinde, "Size Allah’ın kitabı ve Resûlünun sünneti olmak üzere iki şey bıraktım. Onlara sıkı sıkı sarıldığınız müddetçe ebediyyen sapıklığa düşmezsiniz" buyurur.4

Aynı mealde bir başka hadisi de biraz daha uzunca Yezid b. Erkam (radıyallahu anh) naklediyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Size, uyduğunuz takdirde benden sonra asla sapıtmayacağınız iki şey bırakıyorum. Bunlardan biri diğerinden daha büyüktür. İlki, Allah'ın Kitabı'dır. Semâdan arza uzatılmış bir ip durumundadır. (Diğeri de) kendi neslim, Ehl-i Beytim'dir. Bu iki şey, cennette Kevser havuzunun başında bana gelip (hakkınızda bilgi verinceye kadar) birbirlerinden ayrılmayacaklardır. Öyleyse bunlar hakkında, ardımdan bana nasıl bir halef olacağınızı siz düşünün."5

Bu hadisin diğer bir varyantını İmam Malik rivayet eder. Onun rivayetine göre Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitab'ı ve Resûlünün sünneti".6

Bir başka hadiste Ebu Musa (r.a) anlatıyor: "Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Benim misalimle Cenab-ı Hakk'ın benimle göndermiş bulunduğu şeyin misâli şu adamın misali gibidir: "Bir adam kendi kavmine gelip: "Ben gözlerimle düşman ordusunu gördüm, tehlikeyi haber veriyorum, tedbir alın!" der. Kavminden bir kısmı tavsiyesine uyup, geceleyin, telaşa düşmeden oradan uzaklaşır. Bir kısmı da bu haberciyi yalanlar ve yerinden ayrılmaz. Ancak sabahleyin ordu onları yakalar ve imha eder. İşte bu temsil bana itaat edip getirdiklerime uyanlarla, bana isyan edip Cenab-ı Hakk'tan getirdiklerimi tekzip edip yalanlayanları göstermektedir." 7
Pek çok hadiste de Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisine itaati Allah'a itaatle denk saymıştır. Buhari'nin Ebu Hureyre kanalıyla tahric ettiği hadiste Resûlüllah (s.a.v) "Diretenler dışında ümmetimin hepsi cennete girecektir. Kendilerine: ˜Direten kimdir ey Allah’ın Resûlü?’ denildiğinde: ˜Kim bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş ve kim de bana isyan ederse Allah'a isyan etmiş olur." 8 buyurmuştur.
Ebu Hüreyre’nin diğer bir riayetinde Efendimizin şöyle buyurduğu nakledilir: "Kim bana itaat ederse, muhakkak ki Allah'a itaat etmiştir. Kim de bana isyan ederse muhakkak ki Allah'a isyan etmiştir."

Sünnetine tabi olmanın nesiller boyu önemine dikkat çeken Allah Resûlü, Ümmetimin fesadı zamanında sünnetime, sımsıkı sarılana yüz şehid sevabı verilir."9 buyurmuşlardır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kur’an ve Sünnetin önemine daima dikkat çekmiştir. Bir keresinde namaz kıldırdıktan sonra yaptığı, veda konuşmasına benzer bir vaazı Irbâz b. Sâriye (r.a) aktarıyor: "Bir gün Resûlüllah (s.a.v) bize namaz kıldırdı. Sonra yüzünü cemaate çevirerek çok beliğ, çok mânidar bir vaazda bulundu. Öyle ki dinleyenlerin gözleri yaşla, kalpleri de heyecanla doldu. Cemaatten biri: ˜Ey Allah'ın Resûlü, sanki bu, bir veda konuşmasıdır, bize ne tavsiye ediyorsunuz?’ dedi. ˜Size, buyurdu, Allah'a karşı takvada bulunmanızı, başınızda Habeşli bir köle olsa bile emirlerini dinleyip itaat etmenizi tavsiye ederim. Zira, sizden hayatta kalanlar benden sonra nice ihtilaflar görecek. Öyle ise size sünnetimi ve hidayet üzere olan Hulefâ-i Râşidîn'in sünnetini hatırlatırım; bunlara uyun ve sımsıkı sarılın. Sonradan çıkarılan şeylere karşı da son derece dikkatli ve uyanık olun. Zira (sünnette bulunana zıt olarak) her yeni çıkarılan şey bir bid'attır, her bid'at de dalalettir, sapıklıktır." 10 Bu hadisin Ebu Dâvud rivayetinin baş kısmında şu ziyâde vardır: "Haberiniz olsun, bana Kitap ve bir o kadar da (sünnet) verildi." Rivayetin gerisi yukarıdaki mânada devam eder. Sonunda şu ziyade mevcuttur: "Haberiniz olsun (Kur'ân'da zikri geçmeyen) ehlî eşeğin eti de size helâl değildir, vahşi hayvanlardan parçalayıcı dişi (köpek dişi) olanlar, keza muâhedeli olanların yitikleri de haramdır. Ancak eşya sâhibi, ihtiyacı olmadığı için, kasten terketmişse o müstesna. Bir kimse bir kavme uğradığı zaman, ona ikram etmek, o kavme vazife olur. Şayet ikram etmezlerse, o kimse, hak ettiği ikramın mislince onları cezalandırır."

Resul-i Ekrem Efendimiz’den dersini tam alan sahabe sünnete tam riayet etmiştir. Onlar da sünnetin önemine dikkat çekmişlerdir. Örnek olarak bir-iki tanesini nakledelim: Ömer Ibnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)'dan rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: "Gecesi gündüz gibi olan çok aydınlık İslâm üzere terk edildiniz. Çöldeki bedevîlerin ve mahalle mekteplerindeki çocukların dini üzere olun. (yet ve hadisten öğretilenleri olduğu gibi takib edin, kendinizden katıp karıştırmadan taklid edin.) 11

İbnu Mes'ûd (radıyallahu anh) hazretleri de şöyle der: "Bir yol takip etmek isteyen, bu yolu, ölmüş olanların yolundan seçsin. Zira hayatta olanların fitnesinden emin olunamaz. Ölmüş olanlar ise Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Ashâbıdırlar. Onlar bu ümmetin en efdalidir. Kalpçe en temizleri, ilimce en derînleri, amelce en ihlaslıları yine onlardır. Allah, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sohbeti ve dininin yerleşmesi için onları seçmiştir. Öyleyse sizler onların üstünlüğünü idrak edin, onların yolundan gidin, elinizden geldikçe onların ahlâkını ve yaşayış tarzlarını kendinize örnek kılın. Zira onlar en doğru yolda idiler.12

Bir başka zaman da İbn Mes'ud (r.a) da şöyle demiştir: "Muhakkak ki, en güzel söz Allah'ın kitabıdır. En güzel yol da Muhammed (s.a.s)'in yoludur. İşlerin en kötüsü de dine aykırı olarak sonradan çıkarılanıdır."13

Sünnetin dindeki ehemmiyetine dair hadisler, elbetteki bu kadarla sınırlı değildir. Örnek olması açısından naklettiğimiz bu hadislerle iktifa ediyoruz. Bundan sonra, Sünnetin Kur’an’a karşı durumunu değerlendirmeye çalışacağız.

Sünnet’in Kur’ân’ı Beyan Etmesi
Sünnetin hüccet olduğuna bir başka delil de Sünnetin Kur’ân’ın bir nevi tefsiri olması özelliğidir. Kur’ân-ı Kerim bir takım genel metodlar ve küllî kaideler getirmiştir. Nitekim dinin özellikle ibadet ve muamelata bakan büyük bir kısmı sünnet yorumuyla sekillenmiştir. İmam Nevevî (ö.676/1277) bu hususta, "Muhakkak ki bizim dinimiz Kitab-ı Aziz ve rivayet olunan sünnetler üzerine bina edilmiştir. Fıkhî ahkâmın bir çoğu sünnetlerle yapılanmıştır. Füruatla ilgili âyetlerin pek çoğu mücmel olup, açıklamaları muhkemattan olan sünnetlerdedir."14 der.

Kur’ân’da yer alan nasların bazı hususiyetleri vardır.

Birincisi: net olarak belirlenmiş, kesinliği şüphe götürmez hükümlerdir: Namaz kılma, oruç tutma, zekat verme vb. ibadetlerin farziyeti ile şarap, leş, kan, domuz eti vb. şeylerin yenilmesinin haram olması bu neviden sayılır. Sünnetin bu tür hükümlere herhangi bir açıklama veya yorum getirme ihtiyacı yoktur. Belki bu hükümleri destekler mahiyette teşvik edici ve vurgulayıcı beyanda bulunabilir.

İkincisi: Kur’an-ı Kerim’in, farziyetini bildirip tatbik keyfiyetini Resûlüne bırakmış olduğu hükümler: Bu çeşit hükümler daha çok kapalı ifadelerle gelmiş olduğundan sünnet bu noktada sadece tavzih rolü oynar. Mücmel15 örneğinde olduğu gibi sünnetin açıklaması olmaksızın namazın vakitleri, şartları, erkanı, farzları ve adabı; ve yine orucun, haccın ve zekatın şekli, hangi maldan ne kadar verileceği gibi ayrıntılar anlaşılamazdı. Hatta bu babtan olmak üzere tâbiînin büyük âlimi Mekhûl (ö.113/731) "Sünnet Kur’ân'a kâdi'dir." yani Kur’ân sünnetin açıklamasına ihtiyaç duyar demiştir. 16

Kur’ân’da yer alan âmm17 nasların tahsis edilerek keyfiyetini, çoğu ahad olan hadisler açıklamaktadır. Yani onun izahı olmadan o ayetlerin anlaşılması mümkün olamaz. Vücub, nedb, irşad şeklindeki emir çeşitleri, nehy nevileri, hak ve hadleri, mahlukatın yekdiğerlerine karşı lazım gelen hükümleri ve emsali âyetlerin ahkamı bu cümledendir. Allah’ın Resûlünden bir nass olmadıkça yahut ümmetini onun tefsirine irşad edecek bir delâlet vârid olmadıkça, bu hususlarda hiç kimsenin söz söylemesi caiz olamaz."18

Durum hac, oruç, zekat vb., dinin temeli saydığımız diğer ibadetler içinde aynıdır. Ayrıca muamelatdan sayılan hudud'un detayları hadisler olmaksızın anlaşılamaz. İşte bütün bu ayrıntıları bize açıklayan mutlak19 lafızları takyid20 edici sünnetdir.

Bir örnek olarak ˜Muharremat’la ilgili ayeti incelemek istiyoruz: yet-i kerime’de Allahu Taâlâ nikahla alınması haram olanları beyan etmiştir: "Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt kızkardeşleriniz, kayınvalideleriniz, kendileriyle zifafa girdiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. -Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur.- Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı. Ancak daha önce geçen geçmiştir¦"21 . (Yani, bu âyet inmeden yapılanları Allah affeder.)

Nikahla alınması haram olup âyette zikredilen sınıflar şunlardır:

Kayıtsız şartsız kadınların, yani ister kendisiyle zifafa girmiş olunsun ve ister zifafa girilmesin nikahlı hanımlarınızın anneleri (kayınvalideler). Kendisiyle birleştiğiniz hanımlarınızdan olma umumiyetle himayenizdeki üvey kızlarınız. (Eğer anneleri ile cinsi temasta bulunmamış iseniz üvey kızlarınızla evlenmenizde bir mahzur yoktur.)

Sulbunüzden bizzat ve dolaylı olarak gelen oğullarınızın eşleri olan gelinleriniz ki, bütün torunların eşlerini de kapsar. ("sülbünüzden" kaydı ile, üvey oğullar ve evlatlıklar bu hükümden çıkarılmıştır.)


İki kızkardeşle bir arada evlenmeniz.
Ama dikkat edilecek olursa âyette zikri geçmeyen muharremattan başka sınıflar da bulunmaktadır. Bunlar bir kızla halasını, bir kızla teyzesini aynı nikah altında bulundurmak ile ra’da yoluyla olan yasaktır.

İşte Kur’ân’ın açıklamayıp sustuğu bu sınıfları sünnet tafsil etmektedir. Elmalılı merhum ilgili âyetin tefsirinde şöyle der:

"Gerçi birşeyin bildirildiği yerde bazı şeyleri zikretmemek hasr (daraltma) ifade ederse de delalet-i iltizamiyye (Bir lafzın vaz olunduğu mânânın lazımına yani o mânâ ile beraber bulunması zaruri olan diğer bir mânâya delaleti) ile işaret bulununca diğer mânâların düşmesi söz konusu olamaz. Gerçekten Hz. Peygamber (s.a.v.) bu işareti veya bu kapalılığı açıklamak için "Nesebden haram olanların hepsi, süt emmeden de haram olur." buyurmuştur.

Bundan dolayı burada "o ikisine mukayese et" meâlinde bir işaret ve îcaz (kısaltma) bulunduğu ve bu şekilde buraya kadar neseb ile yedi, süt emmeden de yedi olmak üzere toplam olarak on dört nikahı düşmeyen kadın sayılmış olduğu unutulmamalıdır."

Bunun için Hz. Peygamber (s.a.v.) meşhur bir hadisinde buyurmuştur ki: "Bir kadın ne halasının, ne teyzesinin ne kardeşin kızının ne kızkardeşinin kızının üzerine nikah olunmaz", ancak eski devirlerde geçmiş olanlar başka. Onlardan dolayı sorumluluk yoktur. Bu durumda sünnet mücmel olan âyetin tafsilini yaparak yeni bir hüküm tesis etmiş olmaktadır.

Üçüncüsü: Hakkında herhangi bir nass olmayıp sadece Resûlüllah’ın sünnetiyle beyan edilmiş hükümlerdir: Bu tür sünnet Kur’ân’ın kabul veya red beyanı bulunmadığı bir hususta yeni bir hüküm getiren sünnettir. Haram kılınmış yırtıcı hayvanların etlerinin yenmesi bu kabildendir. Ebu Sa’lebe kanalıyla rivayet edilen bir hadiste "Parçalayıcı dişi bulunan her yırtıcı hayvanın yenilmesi haramdır." denilmektedir. Ve yine "Hayızlı kadın orucu kaza eder ama namazı kaza etmez." hadisi de bu çeşit sünnete örnek olabilir.

Hadis-i şeriflerin bir kısmı tevatüren nakledilmiş ise de hadislerin hepsi her zaman bu şarta ulaşamamıştır. Bir kısmı da ˜ahad’ rivayetle bize gelmişlerdir. Şartlarını haiz olduğu sürece ˜ahad’ hadislerle de amel edilir. İmam Buhari, bu kanaattedir. Sahih’inde ahad haberlerin delil olması ile ilgili açtığı babta 9, Tevbe:122 âyetini göstererek ahad haberle amel edilebileceği ve onun hüccet olduğunu söyler. Zira âyette gecen "Taife" kelimesi bir ve daha çok sayı ifade etmektedir. Bu tefsir İbn Abbas'tan da nakledilmiştir. 23

Benzeri bir kanaati İbn Hazm da paylaşır. Bu ayeti delil getirerek Ahad haberlerle amel edilebileceğini söyler.24

Ahad hadislerle amel edileceğine dair bir örnek, Buhari’nin Abdullah ibn Ömer (r.a.)’dan rivayet ettiği kıblenin tahvili ile ilgili hadistir. İmam Şafiî bu hadis ile ilgili yorumunda "Kuba ehli daha önce Beytu'l Makdis yönüne doğru namaz kılıyorlardı. Kendilerine bir sahabenin kıblenin Kabe'ye doğru olacağını haber vermesi ile Kabe'ye yöneldiler. Şayet ahad hadis hüccet olmasaydı üzerlerine farz olan eski kıblelerini değiştirmezlerdi" der. 25

Yukarıda zikredilen hadisler ve Hulefa-ı Râşidîn’in uygulamaları göstermektedir ki, Kur’ân ve Hadis şer’î bir hükmün aydınlatılması adına birbirlerini tamamlayan iki unsurdur. Hüküm önce Kur’ân’da aranır, bulunamadığı takdirde sünnete müracaat edilir ve onunla amel edilir.

 

c) Sünnetin Kaynak Olduğuna Dair Ümmetin İcma Etmesi
Sünnetin delil olmasını önce Kur’ân’dan âyetlerle delillendirdik. Ardından naklettiğimiz hadislerle de mevzunun sünnette de aynı şekilde yer aldığını gördük. Şimdi de bir diğer delil üzerinde durmak istiyoruz.

Sünnetin hüccet oluşuna bir başka kuvvetli delil de icma-i ümmettir. İbn Hazm "Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız ihtilafa düştüğünüz bir şeyde o işi Allah ve Resûlüne (onların hükmüne) havale ediniz" âyetini delil getirerek sünnetin hücciyetinin icma ile sabit olduğunu söyler.26 Bir başka yerde de "Biz sadece Kur’ân'da bulduğumuz şeyleri alırız" diyenlerin tehlikeli bir söz söylediklerine dikkat çeker. 27

Bilindiği gibi sünnet Kur’ân’ın tefsiridir. Sünnetin tamamlayıcı özelliği olmazsa Kur’ân’ın anlaşılması mümkün değildir.

Kur’ân da sadece işaret edilmiş ve sünnet ile ayrıntıları açıklanmış ibadetler asırlardır ümmet nezdinde kabul görmüş ve günümüze kadar yapılagelmiştir. Kur’ân’da tafsilatı açıklanmamış, sünnete bırakılmış o kadar çok hüküm vardır ki, sünnetin irşadatı olmasa bunları anlamak mümkün olmayacaktı.
Yazımızın devamında bir iki kelime ile de olsa, sünneti delil kabul etmeyenlerin sözlerine çok kısa olarak temas etmeyi uygun buluyoruz. İleride “eğer imkan olursa- bu konuda daha geniş bir yazı ile bu hususu işlemeyi düşünüyoruz.


d. Sünnetin hücciyetini kabul etmeyenlerin ileri sürdükleri başlıca deliller ile bu delillerin kısaca değerlendirilmesi

Daha önceki bölümlerde tarih boyunca sünnetin hücciyetini kabul etmeyen ekolleri incelemiş, yer yer kısaca görüşlerini zikretmiştik. Şimdi bu görüşlere esas teşkil eden delilleri değerlendirmek istiyoruz.

1- Genel olarak bu görüştekilerin öne sürdüğü en önemli delil Allahu Teala’nın Kur’ân-ı Kerim’de her şeyi beyân ettiği, eksik bir hüküm bırakmadığını ifade eden "Ayrıca bu Kitab'ı da sana, her şey için bir açıklama, bir hidayet ve rahmet kaynağı ve mü’minler için bir müjde olarak indirdik."28 Ve "Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık."29 âyetleridir. Bu durumda sünnetin Kur’ân’a yeni bir hüküm getirmesi mümkün olabilir mi?

Bu iddiaya verilecek cevap oldukça basit olsa gerekir: Önce Kur’ân-ı Kerim bir âyetler mecmuasıdır. Yukarıda delil olarak serdedilen bu iki âyet o bütünden sadece bir kaçıdır. Bağlamından koparılmış, mutlak iki âyetle Kur’ân’ın ruhunu anlamak, onu tefsire kalkışmak tefsir usûlü açısından sakıncalıdır. Diğer bir ifade ile içinde her şey olan Kur’ân’dan o "her şey" i ayıklamak ve alabilmek herkese nasip olamaz. Belki ilmi ve kapasitesi ölçüsünde bir şeyler yakalayabilir ama "her şey" i değil. Bunun içindir ki Allahu Teâla, Resûlünü göndermiş, Kur’ân’ın açıklama vazifesini uhdesine yüklemiştir. Zira Kur’ân-ı Kerim’de daha önce zikri geçen "Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir peygamber gönder." gibi âyetler Hz. Peygamber(s.a.v)’ı nazara verip, O’nun Kur’ân’ı tebyin edici vazifesi olduğunu vurgulamaktadırlar. Tefsir sahibi büyük imam Taberî (ö.310/922) konuyla ilgili olarak şöyle der: " Kur’ân’ın bir kısmının tefsirine, Resûlüllah’ın açıklaması olmaksızın ulaşabilmek mümkün değildir. Vücub, nedb, irşad gibi emir çeşitleri, nehy çeşitleri, hak ve hadleri, mahlukatının birbirlerine karşı yükümlü olduğu hükümleri ve benzeri âyetlerin ahkamı bu cümledendir. Allah Resûlünden bir nass olmadıkça veya tefsirine işaret eden bir delâlet bulunmadıkça, bu mevzularda hiç kimsenin söz söylemesi doğru değildir."31

2- Sık sık dile getirilen ikinci iddia da "Bize Kur’ân yeter, ondan başkasını almayız, zira Kur’ân tevatür yoluyla gelmiştir. Oysa sünnet bir çoğu ahad olan hadisler mecmuasıdır." sözüdür.

Bu mevzu asırlar önce tartışılmış, hükme bağlanmıştır. Önce unutulmamalıdır ki beşeriyet Kur’ân-ı Kerim’i Hz. Peygamber kanalıyla tanımıştır. Yani öncelikle Kur’ân’ın ve ondaki dini hükümlerin ümmete nakledilmesi bir cemaat tarafından değil, Hz. Peygamber tarafından gerçekleşmiştir. Daha sonra topluluklardan nakledile nakledile günümüze kadar gelmiştir. Bu demektir ki Kur’ân bile Sahabe-i Kiram’a haberi vahidle intikal etmiştir. Şayet hüccet olmasaydı Hz. Peygamberin yanında daha başkalarının da bu vazifeye iştiraki şart koşulması gerekirdi.

Bir diğer husus da Kur’ân-ı Kerim’deki bazı hükümlerin ümmete naklinde haberi vahidle iktifa edilmesidir. Bunun en açık örneği, yukarıda temas edildiği üzere Kıblenin tahvili meselesidir. Kabe’nin kıble olması emri nazil olduktan sonra bu haberin Kuba’da sabah namazı kılan bir topluluğa bir kişi tarafından ulaştırılmasıyla o topluluk Kabe’ye doğru dönmüşlerdir. Şayet haberi vahidle amel caiz olmasaydı Hz. Peygamber bu hükmü bir şahısla gönderir, sahabe de bir kişinin getirdiği haberle amel eder miydi?

Ve yine dinin tebliği mevzuunda Hz. Peygamberin ashabtan bazılarını belli yerlere memur ve elçi olarak gönderdiği bilinmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki haberi vahidle amel etmenin hiç bir sakıncası olamaz. Hatta diyebiliriz ki din büyük çoğunluğu itibariyle haberi vahid üzere kaimdir.

İmam Şafii konu ile alakalı olarak der ki: "Herkesçe bilinen bir şeydir ki, Ashab-ı Kiram, haber-i vahidi alırlardı. Kur’ân-ı Kerim’de hükmü bulunmayan bir mesele kendilerine arz olununca onu Hz. Peygamber’in Sünnetinde ararlardı. Bu hususta mütevatir haberi, meşhur haberi ve bir kişinin haberini ayırmadan kabul ederlerdi. Bu husustaki örnekler sayılmayacak kadar çoktur. Hadisi bilmediklerinden dolayı bir mesele hakkında reyleriyle hüküm verirlerse, sonra o konuda bir Hadis öğrenirlerse, hemen Hadise dönerlerdi.’

3- Öne sürülen bir diğer şey de Hz. Peygamberin sünnetinin yazılmasını yasaklamış olmasıdır. Oysa sünnet Kur’ân gibi dinde hüccet kabul edilseydi, neden Hz. Peygamber tarafından böyle önemli bir ikinci kaynak kayda geçirilmiş olmasın ?

Bu iddiaya bir çok yönden cevap verilebilir; Öncelikle sünnetin yazılı olarak muhafaza edilmesinin onun hücciyetiyle irtbatlandırılması sıhhatli bir kıyas olmasa gerekir. Hadislerin tesbit ve rivayetleri hususunda yazılı veya şifahi ayırımının bir önemi olmamalıdır.

Sünnetin kayda geçirilmesini yasaklayan bazı hadislerin sıhhatleri tartışılmıştır. Bunlardan "Kitabet mevzuunda peygamberden izin istedik, bize izin vermedi." hadisinin sıhhati şüphelidir. Müslim hadisinde kastedilen yasaklamanın; sünnetin Kur’ân âyetleri ile aynı sayfa içerisinde yazılması olarak da yorumlanmıştır. Yazma yasağıyla ilgili söylenecek bir başka şey de şudur: Yazılı şeylerin hayata tatbiki, ezberlenenlere oranla az olacaktır. Onun yazıda kalması tehlikesi vardır. Bunun için ilk başlarda hadis yazımı yasaklanmış, ezberlenmeye önem verilerek hayata intikali sağlanmak istenmiştir.

Müslim tarafından tahric edilen "Benden bir şey yazmayınız. Kim benden Kur’ân dışında bir şey yazmışşa onu imha etsin." Sahih hadisine gelince; bu hadisle beraber daha sonraları Hz. Peygamber tarafından irad edilmiş, yazmaya izin verdiği başka hadisler bulunmaktadır.32

Buradan Müslim hadisinin Vahiy katiplerinin az olduğu, Kur’ân’la sünnetin birbirleriyle karışabileceği endişesiyle, bir dönem için ihtiyaten yasaklanmış olduğu, daha sonra bu endişenin kalkmasıyla tekrardan izin verildiği şeklinde anlamamız, en muvafık olanıdır. Hatta bazı sahabilerin Hz. Peygamberin sünnetini kaleme aldığı, onları tedvin ettiği sahifeler bulunmaktaydı.

"Abdullah İbn Amr el-As’tan başka Efendimiz’in hadislerinden hiç olmazsa bazılarını yazan başka sahabiler de vardı. Mesela Seyyidina Hz. Ali (r.a) içinde yaraların diyeti, Medine’nin hürmeti, kafir karşısında mü’minin öldürülmeyeceği ve daha başka hususlarla alakalı hükümler bulunan bir sahifeyi kılıcının bir yanında asılı taşırdı."33 Yine Hz. Ömer’in kılıcının bir yanında içinde savâim yani kırda yayılan hayvanların zekatı ile ilgili hükümler bulunan bir sahife vardı.34 Aynı şekilde İbn Sa’d’ın Tabakât’ında kaydedildiğine göre İbn Abbas, vefatında geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı ki, bunlar umumiyetle Allah Resûlü’nden ve ashab-ı kiramdan duyduğu şeyleri ihtiva ediyordu.35

Türkçe eserler arasında, M. Hamidullah’ın neşrettiği Hemmam b. Münebbih’in Sahife’sinde ve Prof. Dr. Talat Koçyiğit’in kaleme aldığı ˜Hadislerin Yazıya Geçirilmesi’ isimli eserlerde daha fazla bilgi vardır.

Bu hakikat, bilhassa hadisin yazılmasına müsaade eden, hatta emreden ve yasaklayan hadislerden çok daha fazla, tespit üzerinde duran sahih rivayetle bir arada mütalaa edildiğinde daha iyi anlaşılacaktır.

4- Sünnetin hücciyetini inkar edenlerin ileri sürdükleri bir diğer iddia da Allahu Teâla’nın Kur’ân’ı muhafaza edeceğine dâir vaâd ettiği bu tekeffülün sünnet için yapmadığıdır.
Bu iddiaya mesned olarak ileri sürülen ayet-i kerime ise "Hiç şüphe yok ki o zikri Biz indirdik Biz, hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka Biziz."36 âyetidir. Ekser ulema âyette geçen "zikr" kelimesini Kur’ân olarak yorumlamış, Allah tarafından kıyamete kadar muhafaza edileceğini iddia etmişlerdir. Elmalılı da bu hususta "Yani Allah Teâlâ, bununla Kur'ân'ın fazlalık veya noksanlıkla bozma ve değiştirmeden korumasını üzerine almış ve korunarak kalmasını anlatmıştır." demektedir.37 Bu tefsir doğru dahi olsa; Kur’ân’ın muhafaza edilmesi olarak yorumlanan "hiç şüphesiz onun koruyucusu da mutlaka biziz" ifadesi sünnetin dışlanmasını gerektirmez. Başka bir ifadeyle Kur’ân’ın muhafazası, ancak sünnetin muhafazası ile gerçekleşebilir. 38
Ayette geçen "lehu" zamirinin "Hz. Muhammed’e de işaret edebileceği iddia edilmiştir. Bu yorum halinde de Hz. Muhammed (s.a.v)’le kastolunan sünnetin muhafaza altında olduğu anlaşılır.

Yukarıdan beri, gerek Kur’ân’da, gerek hadislerde ve gerekse de ümmetin icmaı ile sünnetin hücciyyeti üzerinde durduk. Daha önceki asırlarda, sünnetin delil olma keyfiyeti bu kadar tartışılmamıştı. Bunun günümüzde daha yoğun olarak tartışılır olması, düşündürücüdür. Tartışmanın bilhassa batılı müsteşrikler tarafından başlatılması, hele de Hindistan ve Mısır gibi işgal altındaki ülkelerde daha yoğun olması, Hadisin devre dışı bırakılmasının kimlerin işine yarayacağı hakkında bize bir fikir vermelidir, kanaatindeyiz.



Dipnotlar:
1 Musned:4/130-133, Tirmizi, İlm, 2660 nolu hadis. 2 Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4604); Tirmizî, İlm, 60, (2666); İbnu Mace, Mukaddime 2, (12). 3 Muhammed b. Ahmed el-Kurtubi, el-Câmi li Ahkâmil Kur’ân, Beyrut, trs, 1:38. 4 Hâkim, el-Mustedrâk, 1:93. 5 Tirmizî, Menâkıb 77, (3790). 6 Muvatta, Kader 3, (2, 899). 7 Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fezâil, 15, (2283). 8 Buhârî, (Bulak, 1313), 13:91. 9 İbn Mace, Mukaddime, 6. 10 Tirmizî, İlim, 16, (2678); Ebu Dâvud, Sünne, 6, (4607). 11 Benzeri için bkz.: Müsned 4:126 ve İbnu Mace, Mukaddime 6, (43). 12 İbnu Abdilberr, Câmi'ul-Beyâni'l-İlm, 2:9. 13 Buhârî, İ'tisam, 2, Edeb, 70. 14 Muhammed Cemâluddîn el-Kâsımî, Mehâsinu’t-Te’vîl, Kahire, 1376/1957, 3:828. 15 Mücmel: Bir manaya delâleti açık olmayan, maksadın kesin olarak anlaşılması için açıklanması gereken ifadelere denir. 16 İbn Abdilber, Câmiu’l Beyân, 2:234; Şatibi, el-Muvafakat, 4:19. 17 mm : Herhangi bir şekilde hasredilmeyen müsemmâların tamamına şâmil olan lafızlara denir. 18 Taberi, 1:74. 19 Mutlak : Delâlet ettiği efrattan herhangi birini ifade eden has lafza denir. 20 Takyîd: Delâlet ettiği efrattan herhangi birine şâmil olmayıp bunlardan muayyen birini veya bir çeşidini ifade eden lafızdır. 21 4, Nisa 23. 22 Buharî, Cenâiz, 36. 23 Bkn:el-Emin es Sadık el Emin, Mevkifu'l Medresetü’l- Akliyye mine's-Sünneti'n-Nebeviyye, Riyad, trs, 1:147. 24 el Emin, age, 1:147. 25 Muhammed b. İdris es Şafii, er-Risale, 1309, s.407. 26 İbn Hazm el-Endelusî , el-İhkam fi Usûli'l Ahkam, Kahire, trs. 1: 88. 27 İbn Hazm, age. 1:214. 28 16, Nahl:89. 29 6,Enam:38. 30 2, Bakara:129. 31 Taberi, 1:74. 32 Tirmizi, İlm, 12; Kenzu’l-Ummal, 10:232; Müsned, 2:215. 33 Buhari, İlim, 39; Müsned, 1:100. 34 Tirmizi, Zekat, 4; Hatip el-Bağdadi, el-Kifaye, s. 353-354. 35 el-Hatip M. Accâc, es-Sünnetü Kable’t-Tedvin, s. 352. 36 15, Hicr 9. 38 Elmalılı, age, 5:193 39 39 Konuyla ilgili izahat için bak. Çalışmamızın Sünnetin Kaynak Oluşunun Delilleri adlı bölümü. 40 Buradaki "lehu" zamiri iki ayrı şekilde yorumlanmıştır. Birincisi "zikr"e ait olmasıdır; tefsircilerin çoğunun görüşü budur. İkincisi Ferrâ ve İbnü'l Enbârî'nin görüşleridir ki, Kur'ân, üzerine indirilen Hz. Peygambere ait olmasıdır. Bu durumda mânâsı onu cin ve şeytan şerrinden ve düşman tecavüzünden koruyan ve koruyacak olan da biz şanı Yüce Allah'ız demek olur. Bkz., Elmalılı, age, 5:193-194.



Bibliyografya:
Abdulgani Abdulhalik, Hücciyetu's-Sünneh, Beyrut, 1995. ¢ Aşûr, Tahir b. Muhammed, Islam Hukuk Felsefesi; (çev: Aydüz Davut), İstanbul, 1988. ¢ el-Behiy, Muhammed, El-Fikru’l Islâmi el-Hadis ve Silatuhu bi'l Istimari'l Garbi, Mısır 1981. ¢ Buharî, el-Câmiu’s-Sahih, İstanbul, 1315

[Sünnetin Hücciyetini işleyen yazımızın geçen bölümünde Kur’ân’ın, Hz. Peygamber ve Sünnetine verdiği önem, âyetlerden delillerle işlenmişti. Bu kısımda ise aynı konu bu kez, sadece hadislere yer verilerek işlenmeye çalışılacak. Peygamber Efendimiz’in “şüphesiz Rabbimiz’in izin ve emriyle- kendi sünnetini ümmetine nasıl takdim ettiğini göreceğiz.]
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :