Hit (3609) M-1210

İbrahim Kurani Hayatı Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı

Yazar Adı : İlim Dalı : Yazar Hakkında
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-06-27 Güncelleyen : /0000-00-00

İbrahim Kûrânî, Hayatı, Eserleri Ve Tasavvuf Anlayışı

Ömer YILMAZ, İbrahim Kûrânî, Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, Doktora Tezi, Danışman: Doç. Dr. Mustafa AŞKAR, Ankara Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2004, XIII+387s..

Doç. Dr. Mustafa AŞKAR danışmanlığında Ömer YILMAZ tarafından hazırlanan Doktora tezi,

İbrahim Kûrânî (ö.1025/1615-1101/1690)’nin hayatı, eserleri ve tasavvufî anlayışı üzerinedir. XIII+ 387 sayfadan oluşan tezde, Kûrânî’nin kendi te’lif ettiği el yazma eserleri başta olmak üzere Müslüman alimler ve Oryanta- listler tarafından kâleme alınmış 340 kitap ve 100 makaleyle beraber toplam 440 kaynağa müracaat edilmiştir.

İbrahim Kûrânî, XVII. asırda Osmanlı toprakları içinde doğmuş, hayatının büyük bir kısmını Hicaz bölgesinde geçirmiş etkili bir mutasavvıftır. İbn Arabî takipçisi ve İbn Teymiyye anlayışına da yatkın birisi olan Kûrânî, Kuzey Irak’ta doğmuş, tahsilini Bağdat, Şam ve Mısır’da tamamlayarak Medîne’ye yerleşmiştir. Kürt asıllı İbrahim Kûrânî iyi derecede Türkçe ve Farsça bilmektedir. Mutasavvıf kimliği yanında hadis, kelam, fıkıh ve tefsir konularında yaklaşık seksen eser kâleme almış, kelam ile tasavvufu mezc etmeyi başarmış, felsefî konulara da hakim birisidir.İbrahim Kûrânî, tesirleri ve vahdet-i vücûd hakkında getirdiği Sünnî yorumlarıyla Hint ve Güneydoğu Asya İslâm memleketlerinde halen tanınan ve bu mıntıkada müessir bir müslüman mütefekkirdir. Uzlaşmacı, ilmî taassuptan uzak, aklî ve naklî ilimleri beraberce önemseyip bunları ustalıkla eserlerine yansıtan bir yapıya sahiptir.

Tez, bir “giriş” ve iki ana bölümden oluşmaktadır.

Giriş bölümünde Kûrânî’nin yaşadığı XVII. asır Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu sosyal,siyasî, iktisadî durum ile, ilmî, edebî, dînî ve fikrî durum tartışılmıştır. Bu kısımda mutasavvıfınicazet aldığı belli başlı tarîkatlardan Nakşbendiyye,Zeyniyye ve Şettâriyye kısaca tanıtılmış ve bu tarîkatlar içindeki silsilesine yer verilmiştir. Yine giriş kısmında yararlanılan kaynakların genel bir değerlendirilmesi yapılmış, müellifin ülkemiz içinde bulunan el yazma eserleri başta olmak üzere Mekke-Medîne, Princeton Üniversite Kütüphanesinde bulunan eserlerine başvurulmuştur. Gerekkendi gerekse ondan sonra kâleme alınmış terâcim ve tabakât kitapları da değerlendirilen kaynaklar arasında bulunmaktadır.

Birinci bölümün ilk kısmında İbrahim Kûrânî’nin hayatı, yetişme ve hizmet dönemi, tarîkata intisabı, belli başlı hoca ve talebeleri ile ilmî, edebî ve tasavvufî şahsiyetine göz atılmış, özellikle Endonezya’ya tesirleri üzerinde durulmuştur. Bu bölümün ikinci kısmında ise eserleri detaylı bir şekilde konularına göre tasnif edilerek, onların te’lif nedeni, muhteva ve kütüphanelerde bulunan nüshalarına temas edilmiştir.

İbrahim Kûrânî’nin ağırlıklı bir biçimde tasavvufî görüşlerinin konu edildiği ikinci bölümde ise onun tasavvufî kavramlara yüklediği manalar ele alınmıştır.Bukavramlararasında;vahdet-ivücûd,velâyet,Hakîkat-i Muhammediyye, akıl, insan, amâ’, keşf, ma’rifet, kerâmet, a’yân-ı sâbite, fakr,tecellî, zikr-i celî, şatahât, hulûl, yakîn, ricâlü’l-gayb, ruh, mürîd-mürşîd görülmektedir. Yine kendisinin “garânik” hadisesinin sıhhatine inanması, kesb, irade, kader gibi kelami konularda Mu’tezile’ye yakınlaşması nedeniyle Ehl-i Sünnetin bazı alimlerince tenkit edilmesini dikkate alarak bu konular hakkındaki düşünceleri de tez içinde özetlenmiştir. Bu bölümün son taraflarına doğru İbrahim Kûrânî’nin yetişmesine fikren öncülükeden İbn Arabî ve İbn Teymiyye gibi zevat ile kendisinden etkilenen Şah Veliyyullah ed-Dihlevî gibi bazı şahsiyetlere yer verilmiştir.

Tezin özeti şu şekildedir:

1-XVII. Yüzyıl Anadolu’sunda Dinî ve Tasavvufî Durum

Bu asırda Osmanlı Devleti, bazı tarihçilere göre duraklama, bazılarına göre ise çöküş dönemine girmiştir. Buna rağmen genel olan bu durgunluktan istisna edilebilecek ilim dalları arasında tasavvufun bulunduğunu söylemek mümkündür.

Ancak bu asırda tasavvuf erbabının hiç bozulmadığını iddia etmek mümkün değildir. Örneğin XVII. Yüzyılda sözde tasavvuf merkezli ancak siyasî bir takım amaçlar içeren ayaklanmalar yanında, bir de ilmî ve dînî anlamda bir çekişme gözükmektedir. Tasavvuf erbabına düşmanlıkta ileri giden ve kendilerine “Kadızâdeliler Hareketi” adı verilen bir vaizler zümresiyle karşılaşılmaktadır. Bu girişim Osmanlı fikir tarihinde uzunca bir zaman sürecek ve bir çok insanı meşgul edecek tartışmalara yol açmıştır. Bu asırda Anadolu’daki gibi olmasa da Hicaz’da da dini ve tasavvufî merkezli bir çekişme mevcuttur. Buna göre İmâm-ı Rabbânî tarafından söylendiği farz edilen “Ka’benin hakikati Hakikat-i Muhammediyye’den üstündür” fikri etrafında şiddetli tartışmalar meydana gelmekte ve burada koyu bir İmâm-ı Rabbânî aleyhtarlığı başgöstermektedir.

Hatta bu durum öyle bir hal alır ki, devlet yetkilileri de işin içine girerek, ulemaya fetva hazırlatılıp onun tekfirine karar verilir.

Medîne merkezli bu durumun aksine Mısır’da mutasavvıflar daha iyi bir konumdadır. Anadolu’da medrese-tekke ya da ulema- meşâyih ilişkileri gergin bir seyir izlerken, Mısır’da Kûrânî’nin şeyhi olan Kuşâşî’nin de intisap ettiği Şinnâvî tarîkatına, Ezher ulemasından belli başlı on iki müderris katılarak bu tarîkattan icazet almıştır. Bu alimler tarîkatın zikir halkasına da fiilen katılmak suretiyle şeyhine büyük hürmet göstermişlerdir. Zira bu asırda Ezher ulemasının tasavvufa olan meyilleri nispetinde halktan itibar gördükleri vurgulanmaktadır.

2-İbrahim Kûrânî’nin Hayatı

A-İbrahim Kûrânî’nin Tasavvufa Kadar Olan Hayatı

1-Doğum Yeri, Soyu ve Ailesi

İbrahim b. Hasan el-Kûrânî eş-Şehrezûrî, Kuzey Irak toprakları içinde bulunan Şehrezûr eyaletine bağlı Kûrân’da (Gürân) doğmuştur. Bu bölge Kanuni Sultan Süleymanʹın Irakeyn Seferi (1535) esnasında Osmanlı idaresine alınmıştır. Her ne kadar “Kûrân”, coğrafî anlamda bir yerleşim birimi olarak anılsa da, bu adın etnik bir yapı, bir kavmin genel ismi şeklinde takdim edildiği de görülmektedir.

Kûrânî’nin annesi, babası, eşi ve ilk evliliği hakkında kendi eserlerinde yeterli bir bilgiye rastlanılmamıştır. Ancak Medîne alimlerinin şeceresini çıkaran Abdurrahman el-Ensârî, müellifin çocuklarını tanıtırken ilk çocuğu Ebü’l-Hasan’ın annesinin ismini Âminetü’l-Kâfî olarak vermektedir. Buna göre adı geçen hanım müellifin kendi beldesinden olan ilk eşi, diğer iki erkek çocuğunun annesi ise şeyhinin kızı Vehbe olmalıdır.

Kûrânî’nin ilk tahsilini babası Hasan ve amcası Molla Hüseyin’den alması, bu ailenin ilimle meşgul olduklarını göstermektedir.

Gerek kaynakların ittifakla belirttiği haberler, gerekse müellifin kendisi doğum tarihini 1025/1616 yılı Şevvâl (Ekim 1616) olarak belirtmektedir.

2-Kûrânî’nin Bazı Ünvanları

İbrahim Kûrânî için; Şeyhü’l-İslâm, Üstâzüʹl- Ulemâ, Huccetu’s Sûfiyye, Molla, Aklî ve naklî ilimleri cem’eden, Fakih, Muhaddis, Müçtehid, İmâmü’l- Kebîr gibi vasıflarınkullanıldığını görüyoruz.

Ünvanlar arasında “Livaü’ş-şerîati ve’l-hakîkati”, “Medîne’de şerîatı Garrâ’nın bayraktarı” gibi nitelendirmeler yanında çağdaş oryantalistlerinden Bruinessen ona,“Medîne’nin Duâyeni” demektedir. (O adeta ilim dağlarından bir dağ, irfan denizlerinden bir denizdir) ifadesi de ilmine izafeten söylenmiş bir sözdür. Bu kavramlar arasında “müceddid” ve “reformist” tabirleri de bulunmaktadır.

B- Tasavvufa İntisabı

İbrahim Kûrânî’nin kendi ifadesine göre tasavvufa intisabı zâhiri ilimleri ikmalden sonra gerçekleşmiştir. Rüyasında aldığı bir işaret onun tarîkata intisap etmesine zemin hazırlamıştır. Ayyâşî, hocası Kûrânî’nin bu hususta kendisine şunları söylediğini nakletmektedir:

“İlim tahsili için Bağdat’a gittim. Burada bütün zâhiri ilimleri ikmal etmeme rağmen nefsin bunlarla ıslah olamayacağını anladım. Nefsin ıslahının ancak bir şeyh aracılığı ile mümkün olabileceğini sezdim. Bu maksatla Abdülkâdir Geylânî’nin türbesine vardım. Burada bir müddet sonra uykuya dalmışım. Baktım ki Geylânî batıya doğru önüme düşmüş bana yol göstermekte ve rehberlik etmektedir. İşte bu işaretten Bağdat’a göre batı olan Şam’a doğru gitmem gerektiğini anladım.”

Abdülkadir Geylânî türbesinde gördüğü bu rüya üzerine derhal yola koyulan İbrahim Kûrânî Şam’a ulaşır. Şehre girer girmez doğruca burada medfun bulunan Muhyiddin İbnü’l- Arabî’ nin mezarını ziyaret eder. Daha sonra İbn Arabî’nin burada bulunan eserlerini okumaya başlamıştır.

Şam’da belli bir zaman geçtikten sonra Kuşâşî’den kendisini Medîne’ye davet eden mektup üzerine bu bölgeye hareket eden Kûrânî, önce hac görevini yapmış daha sonra Medîne’ye ulaşmıştır.

Hz. Peygamberin kabrini ziyaret ettikten sonra şeyhin dergahına gitmiştir. Şeyh tarafından Sultan Ribatı adı verilen bir dergahta yetmiş gün halvete sokulan İbrahim Kûrânî, bu aşamayı geçtikten sonra Kuşâşî tarafından 1658 yılında kendisine şemle adı verilen siyah bir hırka, 1659 yılında ise şeyhin amcaoğlu Ebü’l-Feth tarafından beyaz bir hırka ile tarîkata kabulünü gerçekleştirmiştir.

1-Safiyyüddin Kuşâşî ile Münasebeti

İbrahim Kûrânî şeyhi Kuşâşî ile olan ilişkisini şu sözleriyle açıklamaktadır:

“İbnü’l- Arabî’nin eserlerinde anlaşılması çok zor kavramlarla karşılaştım. Bunların daha iyi kavranabilmesi için tanımadığım birisi bana Medîne’de Kuşâşî adında bir zat tarafından kâleme alınmış “Dav’ul- hâle fî’z- zikr huve ve’l- celâle” adındaki eserini verdi. İşte bundan sonra bu şahsa karşı kalbimde bir muhabbet doğdu. Hem artık bu gibi ulemaya karşı su-i zanda bulunmaktan dolayı nefsimi de kınadım.” Burada bir akşamla yatsı arası çeyrek saat kadar istiğraka daldım diyen müellif, Kuşâşî’nin ruhâniyetinden istimdatta bulunduğunu nakletmektedir.

Bu arada Şam’daki tahsiline devam eden İbrahim Kûrânî, dört yıl kadar ikamet ettiği bu kentte iken, bir gün Şeyh Kuşâşî’nin kendisini Medîne’ye davet eden mektubuna istinaden Hicaz bölgesine gider. Tarîkata intisap ettikten kısa bir müddet sonra seyr ü sülûkte mesafe kat’eden İbrahim Kûrânî, diğer müritler arasından seçilmeyi başarmıştır. Kuşâşî gözde müridi İbrahime önce kızını vererek kendine damat edinmiş, vefatına az bir zaman kala da halifeliğine geçirmiştir.

Nakşî tarîkat hayatında şeyhi Kuşâşî’den çokça bahseden Kûrânî, bir çok ilmi ondan öğrendiğini, kendisinde çok şeyler müşahede ettiğini ve ondan izinsiz hayatında hiç bir şey yapmadığını söyler. Medîne’de şeyhinin adına ve onun ölümünden sonra bir zaviye kurarak böylece ona minnettarlığını ve bağlılığını izhar etmiştir.

2-Medîne’ye Gidişi ve Oradaki Hizmetleri

İbrahim Kûrânîʹnin yetişme dönemi diye tavsif ettiğimiz en önemli bölüm hiç şüphesiz onun Medîneʹdeki hayatıdır. Diğer şehirlere hangi tarihte ve nasıl gittiğini kendi eserlerinde en ince ayrıntılarıyla anlatan Kûrânî, nedense Medîneʹye ne zaman geldiğini tam olarak belirtmez. Ensârî, şeyhin Medîne’ye 1063/1652 yılı başında geldiği belirtmektedir. Bilindiği gibi müellifimizin Medîneʹye gelişinin ilim tahsili yanında diğer maksadı da orada ikamet eden Kuşâşîʹden tarîkata alınmasını talep etmektir.

Şeyh Safiyyüddin Kuşâşî İbrahim Kûrânî’yi tarîkatına intisap ettirdikten sonra ona olan güveninin bir tezâhürü olarak Mescid-i Nebevî’de bulunan vakıf kitaplarını da kendisine emanet etmiştir. Bununla beraber yine ona, Şettâriyye tarîkatının Medîne’de ilk defa tanınmasına vesile olan Şeyh Sıbgatullah ve iki talebesi Şinnâvî ile Esad Belhi’nin manevî mirasına sahip çıkmasını emretmiştir.

Kûrânîʹnin Medîne’deki yaşantısı oldukça verimli bir seyir izlemiştir. Bir çok kişi uzak diyarlardan Mekke ve Medîneʹye gelerek onun ders halkasına katılmışlardır. Bir taraftan öğrenci yetiştiren müellifimiz diğer taraftan tüm kitaplarını burada te’lif etmiştir.

3-Endonezya Adalarına Tesiri

İbrahim Kûrânî’nin Endonezya’daki tesirleri oradan Medîne’ye gelerek kendisinden ders alan Abdürrauf es-Sinkilî ve Yusuf Makassarî kanalıyla olmuştur. Bu şahıslar ülkelerine dönüp şettâri tarîkatı sayesinde özellikle vahdet-i vücûdun panteizm şeklinde yorumlanmasına karşı çıkarak sünnî bir anlayışın mümesilleri olmuşlardır.

İbrahim Kûrânî’nin Endonezya adalarına yönelik hizmetlerinde öne çıkan üç yerleşim birimi vardır. Bunlardan biri Osmanlı tarafından da diplomatik ilişki kurulan Açe’dir. Şeyh Kûrânî’nin Açe ve etrafına tesirde en önemli yardımcısı talebe ve müridi es-Sinkilî’dir.

Bir diğer yerleşim birimi Cava adasıdır. Müellifimizin eserlerinden bazılarının yazılış nedeni de burada cereyan eden akımlara cevap niteliği taşımakta ve oradaki insanları Kitap ve sünnete uygun davranmaya davet etmektedir.

Mutasavvıfımızın tesirinin hissedildiği bir diğer önemli yerleşim bölgesi Selebes adalarıdır. Selebes adası Endonezya’nın beş büyük adasından biridir. Bu bölgenin İslamlaşma sürecinde davetçilerin önemli rol oynadığı belirtilmekte,MakassarbölgesindeyetişenİbrahimKûrânî’ninöğrencisiYusuf Makassarî’nin önemine işaret edilmektedir.

C-Eserleri

İbrahim Kûrânî’nin yazdığı eserlere göz atıldığında onun her sahada ehil ve zengin bir ilmî birikime sahip olduğu anlaşılmaktadır. Onun tasavvuf, kelam, tefsir, hadis, sarf/nahiv sahasında seksen kadar eseri bulunmaktadır. Tasavvuf ve kelam hakkında yazdığı eserlerin toplamı elliye yakındır.

Bu eserlerin çoğunu ülkemiz Süleymaniye ve Beyazıt kütüphanelerinde görmek mümkündür. Medîne Melik Abdülaziz Kütüphane kataloğunda tasavvufa ait telifatının adları bulunmasına rağmen raflarında bunlara yer verilmediği, buna mukabil gerek bu kütüphane gerekse Mescid-i Nebevî kütüphanesinde hadisle ilgili kitapları görülmektedir. Müellifin bunca eserine rağmen sadece el-Emem adlı hadis mecmuası Haydarâbat’ta basılmıştır.

Yine garanik hadisesini inceleyen el-Lum’a adlı risalesi A. Guillaume tarafından edisyon kritik yapılarak İngilizce bir makale eşliğinde okuyucu hizmetine sunulmuştur.

Müellif bütün eserlerini Medîne’de yazmıştır. Bütün eserlerinin dili Arapça olup, bunlardan bazıları 1, 2, 3, 5, çoğu ise oldukça hacimli varaklardan oluşmaktadır.

D-Vefatı

İbrahim Kûrânî Şehrezur’da başlayıp Medîne’de son bulan yetmiş altı yıllık verimli bir yaşamdan sonra vefat etmiştir.

Müellifin ölüm tarihi hakkında kaynaklar çoğunlukla, hicrî 28 Rebiyülâhır 1101, milâdî 10.3.1690’ü zikretmektedir.

Kûrânî, Medîne’de Mescid-i Nebevî yakınlarında bulunan evinde Çarşamba ikindiden sonra vefat etmiş ve naaşı akşamı müteakip Cennetü’l-Bakî’ mezarlığına defnedilmiştir.

3-İbrahim Kûrânî’nin Yetiştirdiği Talebeler

İbrahim Kûrânî’nin hayatı hakkında bilgi veren kaynaklar onun ilmî seviyesini anlatırken gerek Hint gerekse şark ve garptan çok sayıda öğrencilerinin bulunduğuna temas etmektedir. Çok sayıda öğrencileri arasından ilmi ile temeyyüz edip yaşadığı asra damgasını vuranlardan Muhammed Berzencî, Ebû Tahir Kûrânî, İlyas Kûrânî, Abdurraûf es-Sinkilî, Yusuf Makassarî, Ebû Salim Ayyâşî, MustafaFethullahHamevî,AhmetNahlî,MuhammedKen’ânîve Abdurrahman el-Fâsî gibi şahsiyetleri saymak mümkündür.

4-İbrahim Kûrânî’nin Tasavvufi Görüşleri

A-Vahdet-i Vücûd

Bilindiği gibi vahdet-i vücûd; İslâm düşünce yapısında, Allah’ı zâtı itibariyle aşkın, isim ve sıfatları yönüyle içkin kabul eden; Allah’tan başka hiçbir varlığı hakîki varlık olarak görmeyen, bütün bunları Mutlak Vücûd’un isim ve sıfatla- rının tecellî ve tezahürü addeden, hakîki varlığa nazaran izâfî varlık olarak gördüğü bu şeyleri keşf ve tecrübe yoluyla ortaya koyan tasavvufî bir görüştür.

İbrahim Kûrânî’nin önemi, vahdet-i vücûda getirdiği yeni bakış açısından ziyade, vahdet-i vücûd aleyhtarlığının had safhada olduğu bir zamanda onu ha- raretle savunmasında yatmaktadır.

Bu yüzden olsa gerek müsteşriklerden bazı- ları Kûrânî’yi tanıtırken, “vahdet-i vücûdun yılmaz savunucusu” anlamına gelecek cümleler kullanmaktadır. Hatta müellifin bu anlayışı, İslâm’ın temeli olan Kelime-i şehâdetle eşdeğer gördüğü ve tek doğru mananın bu olduğuna inandığı nakledilmektedir.

İbrahim Kûrânî vahdet-i vücûd konusu içinde âlemin yaratılışı, Allah-âlem ilişkisi, vahdet-kesret ve varlığın mertebelerini Kur’an ve hadisten de deliller getirmek suretiyle geniş bir şekilde izah etmektedir. O, âlemin yaratılışı için, âlemde bulunan mâsiva âyetinin gereği olarak Hakk’ın tezâhürü anlamında şekillenmekte, zuhûru ise nefes-i rahmân ile meydana gelmektedir der. İbrahim Kûrânî bütün bu oluşların sebebini “sevgi”ye bağlamaktadır. Ona göre,“Ben gizli bir hazine idim; bilinmemi istedim. Halkı bilinmem için yarattım” hadisinde işaret edilen “bilinmek isteme” sırrından sonra, Zât zât’a tecellî edip, isimler zuhûr etti ve böylece âlemin varlığına sebep olan esas sâik işte bu sevgi deprenmesi oldu.

Müellif bunu mantıki silsile içinde formüle ederken, “sevgi teneffüste, o da nefeste, nefes ise amâ’da vukû buldu” diyerek âlemin yokluktan varlığa doğru, Yaratıcıdaki muhabbetinde ona doğru karşılıklı harekete geçtiğine inanmaktadır.

Allah-âlem ilişkisine gelince, İbrahim Kûrânî, bu ekolün diğer yorumcuları gibi eşya ve bütün mevcûdatı Allah’ın tecellî mahalli olarak görmekte, bu durumda Hak zâhir, mevcûdat ise mezâhirden ibaret kalmaktadır. Bir başka tabirle kainattaki tüm varlıklar sadece Allah’ın isim ve sıfatlarının yansımasından ibarettir. Allah’ın zâtı asla değişmezken tecellîleri daima değişkenlik arz etmektedir. Varlığın mertebelerinde yedili tasnifi esas alan müellif, bunların, latayyün ve ıtlak, taayyünü evvel, taayyünü sânî, ruhlar âlemi, misâl âlemi, cisimler âlemi, mertebe-i câmia olduğunu belirtmektedir.

Ibrahim Kûrânî (d.1101/1690) is a sufi who lived in the 17th century during the times of Ottoman Empire. In year 1025/1615, he was born in Kûrân region which is located in North Iraq.
He died in Medîne in 1690.
While his first part of the education is done among his family and surroundings, he visited several cities to complete his education, namely in order Bagdat, Damascus, Egypt and Arabia, where he was taught by the best scolars of his time. Most and efficient part of his life was spent in Medîne where his works, all in arabic, totaling almost 80 was written. In Medîne he both received education and trough Sheik Safiyuddin el-Kusasi, studied sufism. He became an authority in Zeyni, Settari and mainly Naksibendi religous orders.
Ibrahim Kûrânî, with his high knowledge, taught many students from several nationalities.
Though he was a Kurd, he was fluent in Arabic, Persian and Turkish, however all of his works was in Arabic. Ibrahim Kûrânî’s knowledge is not limited to sufism. He also taught himself and also published works on Hadis, theology, philosophy and logic.
In the second main section, the meaning that Ibrahim Kûrânî gave to sufism is explained.
Rather than presenting an original point of view, he worked towards obtaining a better understanding of the “Vahdet-i vucûd” idea of İbn Arabi, whom Ibrahim Kûrânî followed.
He fought especially against the wrong interpretation of the said idea contrary to Hadis and Kuran in Indonesia islands.
Among the mnetioned, Kûrânî has other attributes. For example, he was a supporter of both Ibn Arabi and Ibn Teymiyye who are completely on the contrary. He shaped his past on Ibn Arabi’s views but he sent his students to Ibn Teymiyye, who is a selefi.
Though Kûrânî was respected by many, he was also fiercely criticized due to some of his ideas. Especially scholars in Morocco, due to his belief in garanik incident, faith of pharaoh,effectiveness of man in his actions, accused him of deviating from the Ehli Sünnet belief. His son Ebu Tahir, an expert on hadis like his father, contributed to the upbringing of Sheikh Veliyyullah Dihlevi who was a reformist and reconciliator for India. Western scholars praise Ibrahim Kûrânî for his contributions to the said scholars.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :