Hit (901) Y-927

Abdülkadir Hayber

Künyesi : Yard.Doç.Dr Lakabı :
Tabakası : 20.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Kahramanmaraş D.Tarihi : 1948
Görevi : Yazar Uzm.Alanı :
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : Abdurrahim Aydın/2008-01-24 Güncelleyen : /0000-00-00

Abdülkadir Hayber ;

Yazardır.
Düzbağ İlkokulu (1960), Kahramanmaraş Ortaokulu (1963), Kahramanmaraş Lisesi (1967), Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi (1971) mezunudur.
Yüksek lisansını "Yakup Kadri'nin Romanlarında Anadolu" adlı tezle (1985), doktorasını "Halide Edip, Yakup Kadri ve Reşat Nuri'nin Romanlarında Nesil Çalışmaları" (1989) adlı tezle Gazi Üniversitesinde tamamladı.
Fakülteyi bitirdikten sonra öğretmen olarak İvriz İlköğretim Okulu ve Malatya Mustafa Kemal İlköğretim Okulu (1971-76), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (1976-77), Yugoslavya'da Üsküp Kiril ve Me-todi Üniversitesi (1977-81, 1985-88) ardından yeniden Gazi Eğitim Fakültesi (1985-95) ve 1996'dan itibaren Üsküp'te görevini sürdürdü.
1993'te Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Anabilim Dalında yardımcı doçent oldu.
Yazı ve şiirleri Doğuş Edebiyat, Türk Edebiyatı, Sesler (Yugoslavya), Töre, Hisar, Millî Kültür, Erguvan, Dolunay, Kanat Edebiyat, Mim, Türk Dili, Türk Yurdu, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi vb. dergilerde yer aldı. 1977'de Hergün gazetesinin açtığı yarışmada Anlaşmış Köpekler adlı eseriyle Türkiye Birinciliği ödülünü kazandı. Çeşitli kitapların ortaklaşa yazımına katıldı.
İLESAM ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.

Eserleri :

HİKÂYE:

•Günortasında Arakesme (1986),
•Günortası (2000).

BİYOGRAFİ:

•Ebubekir Hâzım Tepeyran (1988),
•Necmettin Halil Onan (1988).

ÎNCELEME-SADELEŞTlRME:

•Muallim Naci-Isîtlahat-ı Edebiyye (A. Yalçın ile, 1984),
•Halide Edip-Yakup Kadri ve Reşat Nuri'nin Romanlarında Nesil Çatışmaları (1993),
•Muallim Naci'nin Şiirleri (H. Özbay ile, 1996),
•Mehmet Akif Ersoy-Safahat (1996),
•Türk Dünyası Edebiyatları (komisyon ile, Yugoslavya (Makedonya ve Kosova)
•Türklerinin Edebiyatı ve Bulgaristan Türklerinin Edebiyatı bölümleri A. Hayber, 1998),
•Makedonya ve Kosova Türklerinin Edebiyatı (2001),
•yeni Türkçe Lügat (Mehmet Bahaeddin'den, 2002).

YAYINA HAZIRLAMA:

•Muallim Naci'nin Şiirleri. Özbay ile, 1997).
•Ayrıca Türk dili ve edebiyatı lise ders kitapları yazdı.

Bitmeyen Türkü

Nehir kenarındaki ağaçların altından yürüyerek, şehrin en büyük meydanına geldim. Ayakta duramayacak kadar bitkindim. Kenardaki kahvelerin bahçelerinde, her zaman oturduğum büyük at kestanelerinin altındaki masalardan birinin boş olduğunu gördüm ve oturdum. Bir kahve içebilecek kadar zamanım vardı. Görünen her yer insan kaynıyordu. Önümden gelip geçenler, meydanda dolaşanlar, bağırıp çağıranlar, sarhoşlar, serseriler, sırnaşık kızlar ve erkekler yığın yığındı. Kahvelere giremeyen, ya da kahvelerden arta kalanların çoğu; çevredeki kanepelerin ve çimenlerin Üzerine yayılıp kalmışlardı. Hemen her gün böyleydi bu. Geldiğim günden beri bir türlü alışamamıştım gördüklerime. Şu son anda bile. üzerime çöken ilk garipliği duyuyorum.
Garson geldi ve her zaman olduğu gibi, uzaktan uzağa çevredeki masaların hemen hepsinden duyulacak şekilde konuşup gitti. O an, gölgesine sığındığım büyük kestane ağacının dallan arasından hışırtıyla sıyrılan bir kestane, oturduğum masanın hemen önüne pat diye düştü. Çevredekilerin bakıştan altında eğilip aldım ve ezilen dikenli kabuklarını soyup masanın üzerine bıraktım. Yenilip içilmediği için bir kat daha güzel görünen pırıl pırıl bir kestane. Gözle görülecek şekilde üzerindeki matlık, parıltıya dönüşüyordu.
Masaya yaklaşan iki kişi, oturmak için izin istediler.
Baktım, çevrede boş yer yoktu. "Buyurun" demek zorundaydım. Zaten birkaç dakika sonra kalkıp gidecektim. Başımı kaldırdım ve son bir kere daha geçmek için geldiğim köprüye baktım. Karşı tarafla, kalenin eteklerinden kıvrılan bir yolcu otobüsü, köprünün öbür gecesinde bulunan garajlara doğru ilerledi. Az sonra otobüsten inecek olan yolcuların büyük bir çoğu köprüden geçip, bu tarafa
gelecekler. Daha otobüs garaja girmeden, eskiden "şahinlerin uçurulduğu" kalenin burçlarından ne olduklarını kesin bilmediğim, ama daha çok güvercine benzettiğim bir sürü kuş göründü. Kalenin burçlarından en az iki mızrak boyu daha yukarıda görünen camiye doğru uçtular. Minareye yaklaşınca önce İkiye ayrıldılar, sonra minarenin çevresinde kaynaştılar, dönüp toparlandılar ve aşağıya doğru süzüldüler. Kalenin eteklerinden garajlara inen yola doğru geldiklerinde, taşıtların gürültüsüne alışamadıklarından mı nedense; her biri bir yana dağılarak kaybolup gittiler.
Biz de böyle kuşlar gibi dağılırdık, önce oyunda dağılıp saklanmak gerektiği için; sonra birbirimizi bulamadığımız için dağılırdık. Bizim kalemiz, şu karşıda görünene hiç benzemezdi. Belirli bir noktaya kale derdik. Orası, oyun bitene kadar bizim için kaleydi. Kalede kalan bağıra çağıra, eşlerine, nerelerde olduklarını bildirmek zorundaydı. "Eşlerim kaleden çıktık!.." İlk sözü ve duyurduğu ilk haber budur eşlerine. Sonra, nerelerde arıyorlarsa, oraları bildirecektir sırayla. Arayanların kaleden uzaklaştıkları bir an kaleye baskın yapıp oyunu kazanmak gerekil-. Her oyun gibi bunun da kendine göre kuralları vardır. Taraflardan biri kuralları çiğneyecekse, önce davranmak gerekir. Çünkü, kazanan o olacaktır sonunda, iki kere ikinin dört ettiği gibi kesindir bu.
Ve ben, elimdeki kestaneyi evirip çevirerek oynuyordum. Birazdan kalkıp, şu ilerideki köprüden bir kere daha geçeceğim ve içimde kurduğum bu oyun da bitecek. Az önce garajlara giren otobüsün yolcuları da karıştı köprüdeki kalabalığa. Yerli olsun, yabancı olsun; şehre gelip giden hemen herkes geçecekti köprüden. Onun için her an kalabalıktı üzeri. Ne avladığını bilmeden gün boyu olta sarkıtan balıkçılar, başlarına toplanan seyirciler, birkaç kuruş için gelip geçenin ayaklarına atılan dilencilerden tutun da; ümitsizliğin, bezginliğin, bıkkınlığın, "yokluğun, acının, kavganın ve dargınlığın sokağa fırlattığı her yaştaki insanlardan; çılgınca bağıran sarhoşlara ve yapış yapış, cıscıvık dökülüveren kadınlara kadar herkese yer vardı köprüde.
Gelip geçerken balıkçıları ben de seyrederdim bazı gün. Ama bir kere-cik olsun, tek bir balık tutanını görmedim. Onları seyrederken demir korkuluklardan tutar, aşağıda bir şeylere bakardım. Neden sonra, üstündekilerden kurtulmak için hızla yükselir, yükselir ve bir noktada dururdu köprü. Daha, ağrıyan başımı kaldırmadan, geçip giden sular, göz açıp kapayıncaya kadar yine eski yerine getirirdi. Bu böyleydi; adına biz kale dediğimiz için kale olan yerden çıktığımızı eşlere duyuramadığımız günden beri sürüyordu. O gün bu gün; altından akan sular geçti, üstünden herkes... Zaman zaman, "saçbağını düşüren gelinler" geçti. Köprü ikisinin arasındaydı. "Geçip kaybolan gençliği", gelinin saçbağıyla, bağlayarak; günlerce, belki günlerce sonra sahibine geri vermek istiyordu.
Bu köprüden onlar aflarla, arabalarla geçerlerdi. Sayışını kimsenin bilmediği atlılar gelip geçerken, arada bir konaklarlardı. Köprünün üzerinde, ortalara yakın bir yerde yapılan çeşmeden kana kana su içerler, ellerinin tersiyle ağızlarını silerlerdi. Sonra, usulca dudakları kıpırdar ve her şeyi unuturlardı. (....)
(Günortasında Arakesme, 1986)