Hit (702) Y-1975

Gaspiralı İsmail

Künyesi : Lakabı :
Tabakası : 18.Yüzyıl E-Posta :
D.Yeri : Bahçesaray / Kırım D.Tarihi : 1851
Ö.Yeri : Bahçesaray / Kırım Ö.Tarihi : 1914
Görevi : Öğretmen Uzm.Alanı : Araştırmacı-Yazar
Görev Aldığı Kurumlar : Mezuniyet :
Bildiği Diller : Rusça Mezhebi : İtikad : , Amel : , Ahlak :
Ekleyen : /2008-02-12 Güncelleyen : /0000-00-00

Gaspiralı İsmail
İlköğrenimini doğduğu köyde ve Akmescit Jimnazında yaptı.
Ortaokulu Akmescit'te okudu. Veronej'deki Askeri Okul'dan nakledildiği Moskova Askeri Lisesinden ayrılarak Bahçesaray ve Yalta'da öğretmenlik yaptı.
Zincirli Medresesinde Rusça öğretti.
1971'de gittiği Paris'ten 1874'te İstanbul'a, 1975'te Kırım'a döndü.
Bahçesaray Belediye Başkanlığına seçildi (1878).
Usul-i Cedid mektebi açtı (1882).
Bahçesaray'da Tercüman-ı Ahval-i Zaman gazetesi (1883-1918) ile
Tonguç, Âlem-i Nisvan (Kadınlar Dünyası, 1902),
Kahkaha (mizah dergisi) dergilerini çakardı.
Türkistan, Mısır ve Hindistan'a giderek buralardaki Müslümanların eğitimi çalışmalarına katıldı. Rusya Türkleri'nin eğitimi ve birleşmesi yolunda hayatı boyunca mücadele etti. Zaman zaman gidip geldiği İstanbul'da dönemin aydınlarıyla tanıştı, lttihad ve Terakki yönetiminin âyân üyeliği teklifini geri çevirdi (1912).
Gaspiralı, büyük bir cesaret ve irade ile Usûl-i Cedid adını verdiği mektepte 1884'te usûl-ı savtiye (sesli harfler) esasına dayanan alfabeyi uyguladı.
Fanatik çevrelerin tepkileriyle karşılaştı. Yazılarında ve sohbetlerinde skolastik usûlü tenkidi medreselilerin hoşuna gitmedi.
Ailenin kadın ve erkeklerden kurulu bir topluluk olduğuna inanıyordu. Böylece, aslında Batı zihniyeti manasına gelen Usûl-i Cedid ocağında kızların da okumalarının şart olduğu kanâatini telkine çalıştı.
Prof. Niyazi Akı tarafından ilk İslamcı roman olarak nitelenen Dar'ür-Rahat Müslümanları adlı romanı, 2002'de sadeleştirilerek yayımlanan Molla Abbas'ın Avrupa Maceraları romanında bir bölüm olarak yer almıştır.
Bu bölüm ile diğer bölüm Frengistan Mektupları, başka eserleri gibi daha önce Tercüman-ı Ahval-i Zaman gazetesinde tefrika edilmişti.
Bu romanda, Taşkent'te ailesinden kalan mal varlığıyla yaşayan Molla Abbas'ın, yirmi iki yaşında iken bir gün malım mülkünü satarak, dünyayı dolaşma kararı almasını işler.
Kitabın sonuna kadar Molla Abbas birçok ülkeyi geziyor, yeni şeyler öğreniyor, birçok yeni hadiseyle karşı karşıya kalıyor.
Her yerde, her zaman ilim ve medeniyetin yükselmesini, Müslümanların geçmişini ve geleceğini düşünüp, tahlil ediyor.
"Yazılarındaki Üslupta zaman zaman sembolik tarzı seçerdi. Bu tarz herkes tarafından değil, meseleyi bilenlerce daha iyi anlaşılır." (Mustafa Kafalı)
"Bütün hayatı boyunca, hususiyle meşhur Tercüman gazetesinde 'Dilde, Fikirde, îşde Birlik' prensipini ortaya koymak suretiyle halkuun medenî bir seviyeye ulaşması için 35 yılını, hiçbir mükâfat beklemeden, seve seve harcayan terbiyeci, fikir ve dâva adamı, gazeteci, yazar ve şâir İsmail Gaspıralı yeni nesillerin örnek alacağı bir şahsiyettir.
"Doğmuşum Avaköy'de 1851'de
Mekânımdır Bahçesaray
Mezarım kim bilir nerde?
diyen büyük insana şöyle diyorum: Sen, Türk milletinin kalbindesin." (Şükrü Elçin)

ESERLERİ:


ROMAN:

  • Dâr'ür-Rahat Müslümanları
  • Yaki Acüib-i Diyâr-ı İslâm (Bahçesaray, 1909),
  • Molla Abbas'ın Avrupa Maceraları (Sadeleştirenler: Ercüment Dursun-Ercan Sakarya, 2002),
  • Kadınlar Ülkesi,
  • Arslan Kız,
  • Gündoğdu.

DİĞER ESERLERİ:

  • Rusya müslümanları (Rusça, 1881),
  • Mirât-ı Cedîd (Bahçesaray, 1882),
  • Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene (1885),
  • Hace-i Sıbyân (1893),
  • Atlaslı Cihannâme (1894),
  • Mekteb ve Usül’ü Cedid Nedir (Bahçesaray, ı«Q4),
  • Türkistan 'Uleması (1900),
  • Nasihat-ı Tıbbiye (1901),
  • Beden-i İnsan (1901),
  • Yunan Hükemasi (1901),
  • Usül-i Edep (1901),
  • Memalik-i İran (1901).
  • Meşhur Payı-tahtlar (1901),
  • Tashih-i akaidi İslamiyye (1901),
  • Zoraki Tabib (1901),
  • İki Sarayda Bir Gece (1906).


İSMAİL GASPİRALI LİSÂN MES'ELESİ
İzmir'de "izmir" namında neşr olunan yeni ve güzel gazetenin bir nüshasında "umûm-ı üdebâmıza bir ihtar" ser levhasıyla bir bent okuduk.
Türk, "Arap, 'Acem' lisân-ı edebîlerinin hey'et-i mecmu'asından mürekkep enmüzec-i bediî" olan Osmanlı lisânının kısm-ı edebîsini nazar-ı tedkîkden geçirecek olur isek en evvel nazar-ı dikkatimizi tenâfür bahsi celp eder ki o bahisde de üdebâmızın isti'mâllerini şiddetle men' etmekte oldukları "istasyon, konsültasyon, sikovastra, kart dö vizit, vapur, şimendöfer, kongre, konferans" gibi soğuk ve mütenâfir kelimeler, görür ve şu hâlin gitgide tekessür ederek lisânımızın teferrukuna bâ'is olacağını anlarız.
Dünyâda insanların her türlü menâfi'ine mâni' olan şey'i neşet-i lisân maddesinden ibaret olup bir kavmin bâ'is-i terakkisi olan şey'i de o kavmin efradının his ve lisânda ittihadlandır." demişler. Pek doğru söylemişler.
Bugün Araplarda Fransız ve İngiliz ve sâ'ir lisânlardan kendi lisânlarına karışmak isteyen kelimeleri derakab yakalayıp mukabillerim bulup lisânlarından tard ediyorlar, "vapur"u görür görmez "bahre" nâmını veriyorlar. "Kart dövizit'i işitir işitmez batakate'z-ziyâre nâmmı çıkarıyorlar.
Şimdi bunu biz de yapmalıyız. Hatta şimdiye kadar yapmadığımız kabahattir.
İşte biz bugün üdebâmızı bu hizmet-i lisâniyeye da'vet ediyoruz.
Bu da pek doğrudur ve davet de güzel davettir.
Osmanlı lisânını sadeleştirmek aslı "Türkî" olan bu lisânı oldukça "Türkleştirmek" demektir; bundan matlap ise edebiyattan milleti yani Türkleri müstefid etmektir.
Garp dillerinden dilimize karışmak isteyen kelimelerin mukabilini bulup kullanmak ve mukabilini bulamayıp kabul ettiklerimizi kavâid ve tabîat-ı Türkiye tabîk edip kullanmak lâzım geldiği gibi Arap'tan, Fars'tan kabul ettiklerimizi dahi böyle etmelidir.
Türkçesi bulunan bir kelime yerine diğer bir lisânın kelimesini istimâl etmek cinâyet-i edebiyedir.
Lisân en ibtidâ' "kavmi" olmalıdır ki herkes anlayabilsin. Lisânın yaraşığını letafetini ikinci derecede tutmalıdır. Bu hakikati ben demiyorum hâl ile "Türkler" söylüyorlar.
Mizân-ı edebiyeden beş paralık kıymeti olmayan bilmem nerede basılıp çıkan "Âşık Garip'ler, "Şah İsma'il'ler, "Köroğlu"lar, "Kerem"ler Edirne'den Bursa'dan başlayıp ta Azerbaycan, Horasan ve Kaşgar Türklerine kadar münteşir olduğu hâlde malum edebîlerin yazdıkları eserler; o meşhur şâ'irlerin "idi" ile "dedden mâ'ada Türkçesi olmayan ateşli şiirleri Türklere kapalı kalıyor!
Diyorlar ki Türk lisânında nâzik ahvâl ve hissiyât-ı ruhaniye ifadesine lâzım kelimeler bulunmuyor; binâenaleyh terkîb-i 'Arabî ve Farisî olmadıkça lisân da lisân olmuyor.
Belki böyledir, ama hâlâ bu zamana kadar Türk diline mahsûs bir lügatimiz olmadığı hâlde bu kadar kestirici bir hüküm etmeye hakkımız yoktur zannederim; Türkçe'yi mükemmel bilen kimdir?
Türkçesi bulunmadı da onun için mi "demir yola" "şimendöfer" denilmek âdet edildi? Türk dili aranılır ise; tahsili lâzım görülür ise şimdi zann olunduğundan ziyâde zengin olduğu anlaşılır ümidindeyim.
Türk dili Türkçe olmalıdır; Osmanlılar ise âl-i Osman devletine mensup akvama hâkim olan Osmanlı Türkleridir.
"Servet-i Finun" gazetesinin 680. inci numarasında A. Nadir beyin şâyân-ı dikkat musâhabe-i edebiyesi derc edilmiştir. "Ma'ârif-i edebiyemize hizmet için ne yapmalıyız?" sualini edip cevâp vermeye çalışıyorlar, fakat yazdıkları güzel mülâhazalar "Ne yazmalıyız"dan ziyâde "Nasıl yazmalıyız" su'âline daha muvafıktır zannederiz.
Ne yazmalıyız? suâline cevaben akvâm-ı Osmaniye'nin ve bahusûs 'Osmanlı Türklerinin malûmâtını tevesü', efkârını işlek ve 'âlî edecek şeyler yazmalıyız ve nasıl yazmalıyız? Su'âl ekseriyetin okup anlayabileceği bir tarzda ya'ni sade olarak yazmalıyız desek olmaz mı 'acaba?
A. Nâdir bey böyle zannetmiyor. Lisân-ı Osmaniye'yi sadeleştirmek nerede kaldı ki öz Türkiye ile şiir söylemek mümkün olamaz.... "Çünki lisânımız Türkçe değil, "Osmânlıcadır." diyor.
Hîç işitmediğimiz bir şey bu idi, işittik.
Şinâsi'den evvel yazı yazan 'Osmanlı Türkleri bugün de herkesçe kullanılan "Osmânlıca"yı ve meselâ Şemseddiıı Sami beyin ve Ahmed Midhat efendinin "sade" dil ile yazdıkları edebî ve fennî makaleleri görseler Osmanlıca'dır demezler idi.
Tamâm bunlar gibi zamanımızda dahi "kûre-i kalemiye"ye tâbi" olanların "Türkçe güzel şiir yazılmaz" "terkîb-i' Arabîsiz ve Farisîsiz lisanımız dönmez." zannettikleri tabî'îdir.
Şîve-i 'Osmâniyeyi sadeleştirmek lisân-ı Türkî'yi ilerletmek mes'elesinin ehemmiyet-i edebîyesinden mâ'ada daha büyük ehemmiyet-i siyâsiyesi vardır.
Yazının yalnız güzelliği aranılmamak daha ziyâde "umûmî"liği matlap edilmelidir.En eski Osmanlı olan 'Türklerden" mâ'ada devlet-i' Osmâniyeye tâbi' bunca akvâm-ı sâire vardır ki bunların lisân-ı hâkimeyi tahsilleri farzdır, halbuki bu farzın edası için uzun senelerce Arabistan çöllerinde ve Iran gül bağ çelerinde dolanmak lâzım olur ise iş bozulur.(Tercüman, 14 R. Ahir 1314/11 Ağustos 1896, sayı: 31-1)

İSMAİL GASPIRALI BEY'İN EDEBÎ TENKİTLERİ: 1
Yavuz Akpınar
Fikir tarihimizdeki yeri ve önemi sebebiyle Gaspındı İsmail Bey'in siyasî görüşlerinden, ideallerinden sık sık söz edilir. Hakkında yapılan az sayıdaki ciddî araştırmada da genellikle onun bu tarafları ele alınmıştır.
Şimdiye kadar ismail Bey'in edebî eserleri üzerinde dikkate değer bir araştırma yapılmamış bu konuda hangi eserlerinin bulunduğu dahi tam olarak tesbit edilememiştir. Dolayısıyla İsmail Bey'in edebî tenkit konusundaki seri yazıları bulunduğu da şimdiye kadar kimsenin dikkatini çekmemiştir. Sadece onun Darü'r-rahat Yaki Acaib-i Diyar-ı İslam, Gündoğdu, Gülcemal Bikeç, Bağdad Hatun, Arslan Kız gibi roman ve hikâyeleri bulunduğu hakkında çok kısa bilgiler verilmiştir.
Aslında İsmail Bey'in edebî faaliyetinin de diğer faaliyetlerinin de gereği gibi tesbit edilebilmesi için Türkiye'de tam bir koleksiyonu bulunmayan-ölümüne kadar neşredilmiş- 31 yıllık Tercüman gazetesinin dikkatli bir şekilde taranması gerekmektedir.
Biz bir müddetten beri İsmail Gaspıralı'ya ait eserleri, yazdan derleyip yayma hazırlamakla meşgulüz. Bunun için Türkiye'nin çeşitli kütüphanelerindeki Tercüman gazetesi koleksiyonlarını tanyoruz.
Erzurum'da Atatürk Üniversitesi'ndeki Seyfettin özeğe Kütüphanesinde bulunan 1895-1897 yıllarına ait bazı sayıları eksik Tercüman gazetesini incelerken İsmail Bey'in 17 Sentyabr 1895'" [20 Eylül 1895] tarihinden itibaren düzenli denilebilecek bir şekilde tenkit konusunda seri yazılar yayınlamış olduğunu gördük.
Bu yazılar dikkatli bir şekilde gözden geçirildiğinde, İsmail Bey'in daha önce edebî tenkid hakkında nazarî görüşlerini konu alan yazılar yazmadığı düşünülebilir. Çünkü o, hemen hemen bütün yazılarında eğer daha önce aynı konuda bir yazı yazmışsa, yazısının başında bunu ısrarla belirtmekte, hatta bazen daha önce yazdıklarını kısaca özetlemektedir.
Böylece okuyucunun o konuyu daha rahat takip etmesine imkân verme alışkanlığına sahiptir. Tercüman'da bunun Örneği çoktur. Buna dayanarak 1895'ten önce büyük bir ihtimalle edebî tenkit konusundaki düşüncelerini yazıya dökmediğini tahmin edebiliriz, ama 1897'den sonra bu konuda yazmağa devam edip etmediği hakkında şimdilik bir şey söylenemez, Tercüman'm taranması gerekmektedir.
Bu yazılar o dönemde haftalık olarak çıkan Tercüman gazetesinin tek varaktan iki sahifeden ibaret "İlâve" adlı ve daha çok kültürel içerikli yazıların yer aldığı ekinde yayınlanmıştır. Gazetenin bazı sayılarında "İlâve" üzerinde sayı ve sahife kaydı var, üstelik bazı ilâvelerde bu sahife kaydı düzenli olarak birbirini takip ediyor.
Ne yazık ki, bazı sayfalarında bunun tam tersi olarak sayı ve sahife kaydına rastlanmıyor. Dolayısıyla gazete ciltlenirken, dikkatsizlik sebebiyle bazı "İlâve"ler rastgele bir sayı içerisine yerleştirilmişse bu durumda o "İlâve"lerin hangi tarihte çıktığı ve hangi sayılara ait oldukları tam olarak tesbit edilemiyor.
"İlâve"lerde dikkati çeken bir husus da Gaspıralı İsmail Bey'in özellikle hikâye tarzında yazdığı eserlerde "Abbas Fransevî" veya "Molla Abbas Fransevî" imzasını düzenli olarak kullanmış olmasıdır.
Hâlbuki Nadir Devlet hariç diğer araştırmacılann hiçbiri bu imzanın Gaspıralı tarafından kullanıldığını belirtmiyorlar. Nitekim bütün güvenilir kaynaklarda Gaspıralı'ya ait olduğu açıkça belirtilen Arslan Kız ve Darü'r-rahat, "İlâve"de bu takma adla yayınlanmıştır.
Bu durumda ileride genişçe açıklayacağımız gibi "Molla Abbas Fransevî" imzasının Gaspıralı'ya ait olduğu kesinlik kazanıyor. 1895-1897 yılma ait sayılarda onun "Molla Abbas Fransevî" takma adıyla daha başka hikâye ve yazılanmn da yer aldığını tesbit etmiş bulunuyoruz.
(Eu Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, IX, 1998 s. 87-115)


İSMAİL GASPİRALI FRENGİSTAN MEKTUPLARI
Ah, ah kardeşlerim! Başımın karayazıları! Kaderde ne yazılıysa başa gelecektir! Çok yer gezdim, çok şey gördüm! Hem benim yazgım ayrıca yazılmış!
Genç bir Müslüman, Sağlık varlık sahibi olduğu halde Hicaz ve Mukaddes Beldelere gitmezse feleğin hükmünce gözünü açıp kendini Frengistan'da görür! Bu, hayret edilecek olaylarla dolu garip ülkelerde, yabancılar arasında, boğulacak hallere geldim. Neyleyeyim! Alın yazısı, buna da şükür! (...)
Sabah erkenden Viyana'ya vardık. Viyanalılar yeni kalkmış dükkanlarını açıyorlardı. Güzel bir faytona binip, eşyalarımızı yükledik ve otele gittik. Viyana'nın yolları, pazarları pek büyük değilse de, güzel döşenmiş ve gayet temiz olup iki tarafı dağ gibi güzel görünümlü binalarla çevrilmiş olduğundan, şehir çok güzel görünüyor. Taşkent'in küçük küçük binalarını, evlerini hatırladıkça buralara imreniyorum.
Viyana'da Kayzer Oteli'ne yerleştik. Arabamız otelin önüne geldiğinde gayet iyi giyimli, üzerinde süslü, gümüşten, parlak sırmalar olan biri yanımıza kadar gelip bize hizmet etti. Elbise sine bakarak bu kişinin önemli bir insan olduğuna, beylerden ya da vezirlerden birisi olduğuna kanaat getirdim, iltifat ettim. Adam eşyalarımızı yüklenerek içeri götürdü.
Maşallah, dedim. Ne güzel, terbiyeli insanlarmış. Ama daha sonra anladım ki, bu adam vezir ya da bey değil adi bir hizmetçiymiş. Frenklerde böyle ilginç âdetler çok. Hizmetçileri beyler, paşalar gibi giydiriyorlar. Böyle adet olur mu? Frengistan'da oluyor işte. Bunların birçok âdetleri bize terstir. Mesela, bunlarda kadınlar erkeklerin elini öpmüyor, erkekler kadınların elini öpüyor. Yaldızlı, süslü elbiseleri beyler değil hizmetçiler giyiyor. Kendileri de suçlu in sanlar gibi simsiyah elbiselerle geziyorlar. (...)