Hit (3142) M-972

Üsküdarın Kadınları

Yazar Adı : İlim Dalı : Şehirler
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-05 Güncelleyen : /0000-00-00

Üsküdar'ın Kadınları

Başka bir vesiyle ile de ifâde etmiş olduğum gibi Üsküdar'ın eski demografik özelliği siyâsî faktörlerin etkisiyle 1970-1975 arasında büyük bir değişikliğe uğramış ve köklü Üsküdarlılar kendi beldelerinde ekalliyete düşmüşlerdi. Bu sebebden ötürü Üsküdar'ın kadınları hakkındaki gözlemlerim bu yıllara kadar olanları içermektedir.

"Üsküdar kadınlarının en belirgin özellikleri nelerdir?" diye soracak olursanız, kendi gözlemlerime göre bunlar: 1) iffet, 2) sabır, 3) tevekkül, 4) merhamet ve 5) tutumluluktur. Bu beş haslet onları müstesnâ birer eş ve ana, ve kezâ ailenin istikrârının da teminâtı kılmaktaydı. 1970'lerin ortalarına kadar, Üsküdar'da, kulağımıza ancak iki ya da üç çiftin boşanmış olduğu haberi gelmişti, çünkü Üsküdar'ın kadınları "Allāh'ın en hoşlanmadığı helâl boşanmaktır" hadîsine yürekten inanmış ve bu hadîsin muhtevâsını idrâkli ve salâbetli bir "hayat tarzı"na dönüştürmüşlerdi.

Üsküdar kadını maddî ve mânevî acılarını ve çilelerini, genellikle yalnız başına çeker ve hazmederdi. Üsküdarî ailelerde dâimâ "kol kırılır, ama yende kalır"dı. Çocukluğumda, Cumhûriyetin ilânından önce dört kadınla evlenmiş de bunlardan 7-8 kadar çocuğu olmuş ve sonra vefât etmiş bir zâtın haremlerinin aynı bir konakta biribirlerine nasıl bir muhabbetle destek olmakta ve evlâdlarını, aralarında fark gözetmeksizin, nasıl bir itinâ ile yetiştirmekte olduklarından büyük bir takdîr hissiyle bahsedilirdi.

Toygar semtinde bulunduğu söylenen birkaç genelevde çalışan kadınların dahî Üsküdar çarşısına indiklerinde ciddî ve iffetli kadınlar gibi davrandıkları ve esnafın da bu durumlarını aslā yüzlerine vurmayıp onlara karşı hanımefendi muamelesi yaptıkları söylenirdi. Aralarındaki konuşmalarda söz nâdiren de olsa, bizzât birkaç kere şâhit olduğum gibi, bu kimselere geldiğinde Üsküdar'ın kadınları çocuklarını Cenâb-ı Hakk'ın bu kabil bir durumdan koruması ve söz konusu kadınların da bu utanç verici statülerinden ikrâh edip kurtulmaları için dualar ederlerdi.

Fukarâ-i sâbirînden olup da kimseye el açmamak için, bizim Münîb Paşa Konağı ile Şemsipaşa (Kuşkonmaz) Câmii arasındaki, Reji'de (İnhisarlar yâni Tekel İdâresi'nin tütün işleme tesislerinde) çalışmak zorunda kalan hanımlar sabah saat 08.00'de işe başlar ve akşam saat 18.00'de paydos ettikleri zaman Balaban semtinde yolları üzerinde iki yanlı dizilmiş meyva ve sebze satıcılarından alış veriş ederek evlerinin yollarını tutarlardı. Bunlardan evli olmayanların yavukluları ise bir kenarda onları bekler, belli belirsiz bir kaş-göz işâreti ile onları Yeni Câmi'nin avlusuna dâvet eder; burada bir-iki dakikayı geçmeyen pür edeb bir hâl-hatır sormadan sonra ellerine bir çikolata tutuşturur; sonra her ikisi de yüzlerinde mutluluk, huzur ve ümid dolu ifâdelerle aksi istikāmetlere yönelirlerdi.

Üsküdar'ın kadınları, hâmile olduklarını anlar anlamaz, ilk iş olarak bir boy abdesti alıp Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin türbesini ziyâret ederek: "İlâhî ya Rabbi! Karnımdaki şu çocuğun kusursuz doğmasını, Sana hayırlı kul, Cenâb-ı Peygamber'e hayırlı ümmet olmasını ve burada yatan Azîz Mahmûd Hüdayî hazretlerinin rûhâniyeti gibi yüksek bir rûhâniyet sâhibi olmasını lûtfet!" şeklinde bir duada bulunurlar ve bunu bir Fâtiha ile noktalarlardı. Doğacak çocuğun böylelikle Azîz Mahmûd Hüdâyî'nin rûhâniyetine tevdî edilmiş olduğu söylenirdi. Rahmetli annem üç çocuğu için bu işlemi yapmış olduğu gibi rahmetli ilk eşim Kâmuran hanım büyük kızım Fâtıma Mürşîde Fezâ'ya, büyük kuzinim rahmetli Melîha hanım şimdi Profesör olan oğlu Mehmet Semih Dedeoğlu'ya, yengem Birsen hanım yeğenim Abdullāh Ahmet Refik'e ve (Allāh uzun ömür versin ve iki cihânda azîz etsin!) şimdiki eşim Gülsen hanım da küçük kızım Fâtıma Râbia'ya hâmileliklerinde hep bu an'aneye uymuşlardı.

Üsküdar kadını çocukluğundan i'tibâren mü'min, ve hattâ sofuydu. Sofuluğu yaşıyla orantılı olarak artardı. Başını şimdilerde, pekçok kimsenin yaptığı gibi, abartılı ve bir ucu sırtından beline kadar sarkan devâsâ bir eşarpla değil, ya çenelerinin altında düğüm atılmış "sıkma baş" tâbir edilen sâde bir başörtüsü ile ya da kulaklarının ve ensesinin bir bölümünü de içine alan (bugünkü anlamından farklı) bir "türban" ile örterdi. Çocuklarını evlendirdikten sonra ve hele kocası da vefât etmişse beş vakit namazını kılar; Ramazan ayı dışında da genellikle Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutmayı âdet hâline getirir; Kelime-i Tevhid zikrine devâm eder; arada sırada câmilerde cemaatle namaz kılmaya ve beğendiği bir vâiz efendinin va'zını ya da bir hâfızın Kur'ân tilâvetini dinlemeye gider; Perşembe akşamları da, ikindi ve akşam ezanları arasında: 1) evini dualarla tütsüler, 2) Kur'ân-ı Kerîm hatmine devâm eder ve özellikle de 3) Yâsin-i Şerif kıraat ederdi. Her hatmin sonunda da eşini-dostunu çağırır; izaz ve ikrâmda bulunur; hatim duasını yapar ya da birine yaptırırdı. Pekçok Üsküdarlı kadının ise duası henüz yapılmamış ama gerektiğinde eşin dostun mevtâlarına hediye edilmek üzere yedekte hazır duran hatimleri bulunurdu.

Üsküdar'ın kadınları, genellikle, genç kızlıklarında zayıf fakat evliliklerinde balık etinde olurlar ve, genellikle, kocalarından da daha uzun yaşarlardı. Kocaları vefât ettikten sonra, istisnaî hâller hâriç, genç iken dul kalmış olsalar bile genellikle bir daha evlenmezler; ve, eğer çocukları evlenmiş de ayrı ev açmışlarsa, "çocuklarına yük olmasınlar" diye de kendi evlerinde hür ve tek başlarına oturmayı, "tencerelerini kendilerinin kaynatmasını" tercih ederlerdi.

İnsan Üsküdar sehâvetininin ne olduğunu yalnızca Üsküdar esnafında değil asıl Üsküdar'ın kadınlarında görürdü. Eskiden bitişik apartıman nizâmı değil de bahçeli ev ya da konak nizâmı Üsküdar'a hâkim olduğundan, herkes kimin kimi ziyâret ettiğini evinin şahnişli odasının penceresinden görürdü. Eğer bu ziyâretçi Üsküdar'ın hekimlerinden biri ise konu-komşu hemen harekete geçer ve hasta birinin bulunduğu böylece anlaşılmış olan o eve, en azından, yanında yarım limonuyla birlikte bir et ya da tavuk suyuna şehriye çorbası gönderilirdi. Seyyâr satıcılar ya da eskiciler bile, hangi evden çağırılmışlarsa, iki lâf arasında mutlakā filânca evde hasta olduğu haberini verirlerdi.

Eğer bir evde tifo, tifüs, kolera, veba, çiçek, difteri, sıtma gibi salgın bir hastalık zuhur etmiş de ev sarı bir kâğıdın kapısına yapıştırılmasıyla 40 günlük bir karantinaya alınmışsa bütün mahalleli o evin ihtiyâcını, fîsebîlillāh, 40 gün boyunca görürdü. Eğer bir hasta hâlet-i nezi'de ise komşu hanımları ve beyleri toplanır, Sûre-i Yâsin ve Sûre-i Rahmân okurlardı. Vefât hâlinde hastanın sâhibesi, mevtâ evi terkedinceye kadar, yalnız bırakılmaz; definden sonra da o akşamki hatimde ve duada hazır bulunacaklar için komşu hanımları gereken yemekleri gönderir ve helva pişirirlerdi. Aynı yardım 7. günün gecesi duası, 40. günün mevlîdi ve 52. gecenin duası için de tekrarlanırdı. Ayrıca, Kurban Bayramları'nda kimlere et gönderileceğinin sorumluluğu da hanımlara aitti; ve, fakir olsun hâli vakti yerinde olsun, Üsküdar'ın kadınları Muharrem ayında dualar ve zikirlerle pişirdikleri aşûreyi bütün komşularıyla paylaşırlardı.

Radyonun da televizyonun da mevcûd olmadığı bir dönemde Üsküdar'da ev hanımlarının yegâne eğlencesi misâfir günleri idi. Hemen hemen her hanımın kendine mahsûs bir "gün"ü vardı. Bu "günler" haftalık, onbeş günlük ya da aylık olurdu. Bu "günler"de misâfirlere kahve, lohuk, şerbet ikrâm edilir; sohbet edilir ve sonra da genellikle tombala oynanırdı; fırdöndü oynandığı da olurdu. Bu kabil "günler"in dışındaki misâfirliklerde ise ev sâhibesi ile misâfir hanım daha çok domino oynarlardı. Bâzen de hanımlar aralarında sözleşir; arabalarla Fıstıkağacı'na ya da Büyük Çamlıca'ya kır sefâsı'na çıkarlar yâni, bugünün alafranga terminolojisine göre, "piknik yaparlardı".

Üsküdar'ın kadınları kocalarıyla birlikte Ramazan'da câmilere terâvih namazı kılmaya; sâir zamanlarda ise Hâle Sineması'na konuk olan İsmail Dümbüllü'nün1, Şevki Şakrak'ın Tevfik Bilge'nin Tulûat Kumpanyaları'nı; illüzyonist Zâti Sungur'u; Sâdi Tek'in, Halide Pişkin-İhsan Balkır'ın Tiyatroları'nı; Râşit Rıza Smoko'nun Dram Tiyatrosu'nu seyretmeye ve yazın da Salacak Aile Gazinosu'na ya da İnkılab Bahçesi'ne fasıl heyeti ve Münir Nûrettin, Hamiyet Yüceses, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Perihan Altındağ (Sözeri) gibi sanatkârları dinlemeye giderlerdi. Yazın hafta sonlarında Şirket-i Hayriye vapurlarıyla ya Boğaziçi'nin sonuna kadar gidilip aynı vapurla Üsküdar'a avdet edilir ya da Sarıyer'de Çırçır Suyu'nun başında, Beykoz Çayırı'nda, Paşabahçe Çayırı'nda, Küçüksu Çayırı'nda çoluk-çocuk ailece kır sefâsına çıkılırdı. Meraklıları bu kır sefâsını Yakacık'ta ya da Adalar'da da yaparlardı.

Üsküdar kadınlarının hayatlarındaki en önemli hâdiselerden biri de "oğullarının ilk mürüvveti" diye adlandırdıkları sünnet düğünüydü. Fukarâ olsun, hâli vakti yerinde olanlar olsun herkes sünnet düğününün oğullarının hâfızalarında iyi bir hâtıra olarak kalmasını arzu eder ve bunun için hiçbir fedâkârlıktan kaçınmaz, hattâ büyük borçların bile altına girerdi. Eğer ev ya da konak misâfirleri alacak kadar büyük değilse sünnet düğünü için ya Salacak Aile Gazinosu ya İnkılab Bahçesi ya Kısıklı'daki gazino ya da Sunar Sineması'nın düğün salonu kirâlanırdı. Dört başı ma'mûr bir sünnet düğünü ikindi vaktinde başlar ve gece yarısından sonraya kadar sürerdi. Bu düğünün vaz geçilmez sâbit unsurları: Kur'ân tilâveti, Mevlîd, fasıl heyeti, hokkabazlar ve Karagöz temâşâsıydı. Susuyanlara su ve limonata verilir; akşam yemeğinin değişmez mönüsü de: düğün çorbası, etli pilâv, zerde ve limonatadan ibâret olurdu. Gece yarısına doğru ise misâfirlere meşrûbat ile birlikte sandüviç ikrâm edilirdi. Bâzen Kızılay, çoğu kez de Üsküdar'ın isimlerini belli etmeyen hâli-vakti yerinde sahî beyefendileri ve hanımefendileri fıkara çocukları için sözü geçen yerlerde dört başı ma'mûr toplu sünnet düğünleri tertib eder ve masraflarını karşılarlardı.

Üsküdar kadınlarının bir başka hasleti de muktesid (tutumlu) olmalarıydı. Çarşıdan olabildiğince az alış-veriş etmek için Üsküdar'ın kadınları, genellikle: reçellerini, şerbetlerini, salçalarını, tarhanalarını ve yoğurtlarını kendileri îmâl eder; turşularını kendileri kurar; ve hattâ çirozu bizzât kurutur ve lâkerdayı bile kendileri tenekeye basarlardı. Baklava ve böreklerin yufkalarını gene kendileri açar; lokma, revânî ve hurma tatlılarını da gene kendileri üretirlerdi. Zâten hemen her evin ya da konağın bahçesinin bir köşesinde günlük yumurta ihtiyâcını karşılayacak bir kümes bulunur ve bahçenin geri kalan kısmında da sebze ekili olurdu. Bunun ötesinde, pekçok kadın Üsküdar'ın bugün yerlerinde yeller esen yeşillik alanlarında hüdâyî nâbit biten ebegümeci, lâbada, ısırgan ve hodan toplarlar ve bunlardan lezzetli yemekler yaparak aile bütçesine katkıda bulunurlardı.

Erkeklerine nisbetle Üsküdar'ın kadınları II. Cihân Harbi'ne çok daha iyi uyum sağlamışlardı. "Karartma" mecbûriyeti kadınlara, gün batımından i'tibâren evdeki pencerelerden dışarıya herhangi bir ışık sızmaması için bir sürü tedbir almak konusunda ek sorumluluklar yüklemişti. Kezâ kumaş ve patiska fıkdânı da kadınları yırtıkları onarmak ve yamamak husûsunda çok hassas ve dikkatli kılmıştı. Un ve şeker fıkdânı ise bu hayâtî gıdâların yerine mısır unu, nişasta, pekmez, kuru üzüm ve kuru incirin ikāme edilmesini zorunlu kılmış; insanların beslenme tarzında ânî ve büyük değişiklikler ortaya çıkmıştı. Bu yeni beslenme tarzını lezzetli kılmak ve ev halkını buna alıştırmak da gene Üsküdar kadınlarının basîreti, sabrı ve iknâ kābiliyeti sâyesinde mümkün olabilmişti.

Her türlü hedonizmi2 telkin eden ve kadını ulvî mertebesinden soyutlayıp "şey" seviyesine indiren reklâmların ve şuursuz propagandaların vurgununa uğramış, doğal asâletinin bilincini kaybetmiş bütün "tüketim toplumu" kadınlarının terakkî ederek eski Üsküdar kadınlarının hasletlerine sâhib olmaları için, bilseniz, ne kadar içtenlikle niyâz ediyorum!

Dipnotlar

[1]Azîz dostum Prof.Dr. Güngör Şatıroğlu'nun lûtfettiği bilgiye göre, rahmetli İsmâil Dümbüllü'nün sokaklarda dağıtılan ve muhtemelen 1964 Ramazan dönemine ait renkli kâğıtlara basılmış olan ve adı geçenlerin çerçeveli fotograflarını da hâvî el ilânlarından biri şöyledir: (Ön sayfa) BÜYÜK KONSER. 18 Ocak Cumâ akşamı Üsküdar Hâle Sinemasında saat 20.30 da başlar. İSMÂİL DÜMBÜLLÜ HİSSELİ HÂRİKALAR TOPLULUĞU tam kadrosuyla. Lûtfi Güneri konseri. Halk türküleri okuyucuıları Özer Kardeşler. Türkiye'nin sevimli sanatkârı Âvâre Sinan Subaşı. Çalıkuşları. Yerler numaralıdır. Biletler gişede satılır. (Arka sayfa) Biricik raks yıldızı Melâhat Güler. "Osman Ağa Evleniyor": Skeç Kıralı Mustafa Eroğlu. Hârika çocuk Küçük Erol.

[2]Hedonizm: hazcılık, zevkperestlik.

Yayınlandığı Kaynak : 2005-06-02
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=145&Itemid=57