Hit (3563) M-635

İlmi Araştırma Ahlakının Bazı Temel Sorunları

Yazar Adı : İlim Dalı : Araştırma
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-05 Güncelleyen : /0000-00-00

İlmî Araştırma Ahlâkının Bazı Temel Sorunları

Ahlâk Nedir?

Belirli bir düzene bağlı olduklarını beyân eden ya da gerçekten de bağlı olan kişilerin: 1) haksızlığa uğramamaları, ve 2) haksızlığa sebep olmamaları için uymaları gerekli olan: A) kurallar'ın, ve B) davranış biçimleri'nin oluşturdukları normlar topluluğuna o düzenin ahlâk sistemi ya da, kısaca, ahlâk'ı (etika'sı) denir. Edeb ise "ahlâkın zorunlu kıldığı hayat tarzına uymak irâdesi ve sebâtı" demektir. Bu irâde ve sebâta sâhip kimselere de "edepli" ya da eski deyimiyle "müeddeb" denir.

Buna göre, bir ahlâk sisteminden söz edilebilmesi için hem iyi tanımlanmış bir düzenin ve hem de bu düzene bağlı olan kişilerin mevcûd olması şarttır. Şu hâlde ahlâk kavramı hem düzen ve hem de o düzene ait kişiler yönünden izâfîlik arz etmektedir. Bu gözlem ise, doğal olarak, farklı ahlâk kavramlarının var olabilmelerine ışık tutmaktadır.

Farklı ahlâk sistemlerinin biribirlerine göre durumları acaba nasıl olabilir? Bir de bunu gözden geçirelim. Farklı iki ahlâk sistemini oluşturan norm kümeleri: ya 1) biribirlerinden bağımsızdırlar (yâni bunların arakesit kümesi boş kümedir), ya 2) bu iki kümenin bazı normları ortaktır (yâni arakesit kümesi boş küme değildir), ya da 3) kümelerden birisi diğerinin bir alt kümesidir.

Meselâ "iblîslere mahsûs ahlâkı oluşturan normların kümesi" ile "İslâm ahlâkının normlarını oluşturan küme"nin arakesiti boş kümedir; ama musevî ahlâk normlarının kümesi ya da laik cumhuriyet ahlâkının normlarının kümesi ile islâmî ahlâk normlarının kümesinin arakesit kümeleri boş küme değildir. Buna karşılık, meselâ İslâm'da aile ahlâkını oluşturan normların kümesi Kur'ân'ın vaz etmiş olduğu ahlâk normlarının bir alt kümesinden ibârettir.

İlâhî Ahlâk ise Allāh'ın, Hâlik ve Rab olarak, mahlûkātı ile Ulûhiyet'i arasında vaz etmiş olduğu hukukun normlarıdır. Buna binâen kâmil din de, söz konusu normlara uyarak Allāh'ın ve mahlûkātının hukukuna riâyet etmek demektir.

İlim Ahlâkı

Bu kapsamda, bütün bir toplumu oluşturan fertlerin Toplum Ahlâkı'ından da, belirli bir mesleğe mensûb kimselere özgü Meslek Ahlâkı'ndan da söz etmek mümkündür. Meslek Ahlâkı'na batı dillerinde Deontoloji denilmektedir. Bu kelime Eski Grekçe'de "deon: yapılması gereken" ve "logos: beyân, açıklama" kelimelerinden oluşturulmuş bileşik bir kelime olup yapılması gerekli olan görevlerin ve bunlarla ilgili kuralların açıklanması anlamında kullanılmaktadır. Meselâ Tıbbî Deontoloji, hekimlerin: 1) tıb ilmiyle, 2) diğer meslekdaşlarıyla, 3) hastalarla, 4) toplumla, 5) tıb öğrencileriyle, 6) sağlık personeliyle, 7) tıbbî malzeme üreticileri ve satıcılarıyla, ve 8) kurumlarla olan ilişkilerindeki: A) ahlâkî sorumluluklarını ve B) bunların sınırlarını tanımlamaktadır.

İlim ahlâkı da görünüşte bir meslek ahlâkıdır ama İslâm'a göre İlâhî Ahlâk'ın bir alt-kümesidir; ve hiçbir din İslâm kadar ilme değer vermiş, ilim ahlâkını ve âlimi yüceltmiş değildir. Kur'ân'ın hemen hemen 1/8 kadarını oluşturan 750 kadar âyet inananları:

1. düşünmeye,

2. tabiatı incelemeye,

3. aklı en isâbetli biçimde kullanmaya,

4. olayların sebeplerini kavramaya

dâvet ve teşvik etmektedir. Oysa Kur'ân'da insanların biribirleriyle olan sosyal ve hukukî münâsebetlerini düzenleyen yalnızca 250 kadar âyet bulunmaktadır.

Hz Muhammed'in peygamberliğini tebliğ ve tasdîk eden ilk vahyin "Oku!" emriyle başlamış olmasını da, inananların ilim kazanmanın yolu-yordamı konusunda Cenâb-ı Hakk'ın lûtufkâr bir işâreti olarak kabûl etmek gerekir. Nitekim İslâm Âlemi bu emre ne zaman uymuşsa parlak medeniyetlerin anası olmuş; ve ne zaman bu emri unutmuşsa her bakımdan acze düşmüştür.

Hz Muhammed dahi ilim adamlarını (ulemâ'yı) Peygamberlerin vârisleri gibi şerefli bir unvanla taltif etmiştir. O'nun ilim konusundaki yüzlerce hadîsinden şu birkaçı İslâm'da ilmin ve âlimin yeri ve değeri hakkında ne güzel müjdelerdir:

İlmi Çin'de dahi olsa arayın; gidin elde edin! Çünkü ilim sâhibi olmak her müslümana farzdır. Şüphe yok ki melekler ilim sâhibi olmak isteyenin üstüne kanatlarını gererler.

İlim definelerdir; ve o definelerin anahtarı da sorudur. Allāh'ın rahmeti üzerinize olsun! Soru sorun! Çünkü soruda dört kişiye ecir vardır: sorana, öğretene, dinleyene ve bunları sevene.

İlim ile mal bütün ayıpları örter.

İlim tahsil etmeğe çalışmak dine ne güzel bir yardımdır!

Kimse, bir ilmi yaymaktan daha üstün bir sadaka veremez.

İlminden yararlanılan âlim, ibâdetle vakit geçiren bin kişiden daha hayırlıdır.

İlme tâlib olan kimseye Cennet tâlib olur.

Âlim kimseyle düşüp kalkmak, oturup durmak ibâdettir.

Âlim ile âbid arasında yetmiş derece vardır.

Hayırsızların en hayırsızı ilim adamlarının hayırsızı, hayırlıların en hayırlısı da ilim adamlarının hayırlısıdır.

Âlim kimsenin yüzüne bakmak ibâdettir.

İlmi yazın ki kaybolmasın!

Allāh'ım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım!

Rabb'm benim eşyâ hakkındaki ilmimi arttır!

Allāh'ım, Beni ilimle zengin et, akılla ve yumuşaklıkla beze, kötülükten çekinmekle yücelt, kötü işlerde bulunmamakla güzelleştir!

İlmin âfeti unutmaktır. Ehil olmayana ilim öğretmekse ilmi yitirmektir.

Şüphe yok ki ilmin aşağılık kimselerden aranıp istenmesi kıyâmet alâmetlerindendir1.

İslâm'da ilmin ve ilim sâhibi kimsenin bu derecede yüceltilmesindeki hikmet ilmin Cenâb-ı Hakk'a izâfe edilen: Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Kelâm ve Tekvîn olarak belirlenmiş olan Sıfat-ı Sübûtiye'den biri olması ve ilim sâhibi kimsede Cenâb-ı Hakk'ın bu sıfatının nûrunun tecellî etmesinden ötürüdür.

İslâm'da ilmin kaynağı ve ilmin asıl sâhibi, ilmi ezelî ve ebedî olup bütün mükevvenâtı kuşatan va Zât'ına İlim sıfatını lâyık gören Zât-ı İlâhî'dir. Cenâb-ı Hakk'ın Bakara sûresinin 255. âyetinde de te'yid ettiği gibi "İnsanlar O'nun ilminden ancak gene O'nun müsaade ettiği kadarını kuşatabilirler". Bu da ilmin neden bütün insanlara ve neden tümüyle verilmediğinin, neden zamana bağlı bir gelişim ve evrim içinde bulunduğunun hikmetine ve, ayrıca da, âlimin ilmiyle boş yere mağrûr olmaması gerektiğine işâret eder. Nitekim Cenâb-ı Peygamber başka iki hadîsinde:

Âlimin sermâyesi kibirliliğini terketmektir.

İlmiyle öğünen kimseye düşman olun!

diyerek ilmin âlimin zâtî malı değil, fakat ilmin zâtî Sâhibi tarafından kendisine tevdî edilmiş, hıyânet etmemesi gereken bir emânet olduğuna işâret etmektedir.

İşte bütün bunlardan ötürü İslâm'da din ile ilim arasında aslā doktriner bir çelişki mevcûd olmamıştır. Hıristiyanlıkta ise din ile ilim XVII. yüzyılın başındanberi, biribirinden bağımsız ve hattâ doktrin temelinde biribiriyle çelişik iki müessese olarak algılanmış; ve bu çelişki Galileo Galilei'nin (1564 – 1642) ilmî düşüncelerinden ötürü 1633 yılında Engizisyon Mahkemesi tarafından mahkûm edilişi ile, bir paradigma (yâni bir "düşünce kalıbı") olarak Batı Düşüncesi'ne yerleşerek hıristiyan aydınlarının vicdanları üzerine ağır bir ipotek vaz etmiştir. II. Vatikan Konsili de bu Konsil'iden sonra gelen Papa'lar da bütün çağdaşlaşma (aggiorna-mento) veyâ çağdaş görünme çabalarına rağmen, bu ipoteğin kalkması için resmî hiçbir teşebbüste bulunmamışlardır.

Gerek ilgili Kur'ân âyetleri gerekse hadîsler İslâm'ın İlim Ahlâkı'nın normlarının temelini teşkil ederler. Ancak, günümüze kadar, bu ahlâk başlıbaşına bir doktrin olarak ve sistematik bir biçimde ele alınıp da işlenmiş değildir. Bu ahlâk müslüman ilim adamlarının kendi kābiliyet, fehâmet ve temyîzleri çerçevesi içinde hayatlarını tanzim ve tezyîn eden bir modus vivendi yâni bir hayat tarzı şeklinde tezâhür edegelmiştir.

İslâm Dinine Göre İlim Ahlâkının Temel İlkeleri

İslâm'a göre İlim Ahlâkı'nın temel ilkelerine girmeden önce Arapça'da KFR (kefere) masdarının etimolojik anlamının "örtmek, saklamak" olduğuna dikkati çekmek istiyorum. Bu masdar, dinî anlamda, Hakk'ı ve Hakîkat'ı örtmek, saklamak anlamını kazanmıştır. Bu kapsamda da âmene (inanmak) masdarının zıddı görünümündedir. Kefere'den türetilen kâfir'in anlamları: inanmayan, örten, saklayan'dır. Şu hâlde kâfir: Hakk'ın ve Hakîkat'ın tecellîlerini örten ve/veyâ bunlara inanmayan kimse demektir. Küfr ise: Hakk'ı ve Hakîkat'ı (hem kendi kendisinin fehâmet ve temyîzine, hem de başkalarının Hakk'ı Hakk ve Hakîkat'ı da Hakîkat olarak fehm ve temyîz etmelerine e n g e l olacak şekilde) örtüp saklamaktır. Bu kapsamda küfrün zıddı sıdk ve kâfirin zıddı da sıddîk (her ne bahâsına olursa olsun doğru olan ve doğruyu beyân eden)dir. İslâm'da küfr haramdır; ve insanın nefsini küfrden sakınması ise ibâdet mesâbesindedir.

Kur'ân'da:

"Allāh'a yalan isnad edenden ya da kendisine ulaşan doğru haberi yalanlayandan daha zâlim kim olabilir ki?" (XXXIX/32)

"Sana gelen ilimden sonra eğer bazı kimselerin yersiz isteklerine2 uyacak olursan, sen elbette ki zâlimlerden olursun" (II/145)

Şu hâlde bir âlim, ilmî hakîkatları nefsinin hevâ ve hevesine mağlûb olarak olduğundan başka göstermeğe yâni bunların mâhiyet ve hüviyetini örtüp saklamamağa kalkışmadığı sürece hem bu yönden küfrden korunmuş olur ve hem de Cenâb-ı Hakk'ın Güzel İsimleri'nden El Alîm ism-i şerîfinin gereğine göre hareket etmiş olarak o ismin tecelligâhı olmuş olur. Yâni İslâm, âlimin sıddîk olmasını taleb etmektedir. Kanaatimce İslâm'da İlim Ahlâkı'nın, üzerine inşâ edilmesi gereken en önemli ilke budur. Âlim, Cenâb-ı Hakk'ın kendisine emânet ettiği ilmi korumak ve bu emânete hıyânet etmemekle yükümlü olduğunun idrâkine sâhip olmalı ve bu nûru aslına uygun olarak yansıtması gerektiğinin idrâkini de daima zinde tutmasını bilmelidir.

Kur'ân'da:

Ve ululanıp insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde kasılarak yürüme! Şüphe yok ki Allāh kibirlenen, övünüp duranların hiçbirini sevmez. (XXXI/18)

Hadîslerde3 ise:

Ümmetimin hayrlıları âlimlerdir; âlimlerin hayrlıları da merhametli olanlardır.

Ümmetimin helâki fenâ âlimler ve câhil âbidler yüzündendir. Fenâların fenâsı fenâ âlimler, iyilerin iyisi de iyi âlimlerdir.

Âlimler arasında öğünmek, akılsızlara kendisini göstermek ya da halkın gönüllerini çekmek için bilgi elde eden Cehennem'e yönelmiştir.

Tamah âlimlerin kalbinden Hikmet'i giderir.

Allāh, ilmini kendisine saklayıp gizleyene ateşten bir gem vurur.

Âlimlerin fenâsı emîrlerin4 ayağına gidenler, emîrlerin iyisi de âlimleri ziyâret edenlerdir.

... Kime bir şey belletiyorsanız ona karşı alçak gönüllü olun; cebbâr âlimlerden olmayın.

İstediğiniz kadar okuyun! Bildiğinizle amel etmedikçe Allāh sizi mükâfatlandırmaz.

Bildiği ile amel edene Allāh bilmediğini de bildirir.

Az başarı çok bilgiden iyidir.

Kıyâmet gününde en ağır azâbı görecek olanlar Allāh'ın, (sâhip olduğu) ilminden faydalanmayan âlimlerdir.

Bilginler üç çeşittir. Birinci kısmı bilgisiyle yaşar, insanlar da onun sâyesinde rahatça, bilgisinden faydalanarak geçinirler. Bir başka kısmıysa, insanlar onun sâyesinde yaşarlar da kendisi bildiğini tutmaz, kendi kendisini helâk eder. Bir de ilmiyle yaşıyan fakat başkasını yaşatmayan, halka faydası dokunmayan bilgin vardır.

Bilgiyi (ehlinden) gizleyene her şey, hattâ denizdeki balık ile havadaki kuş bile lânet eder.

İlmiyle öğünen kişiye düşman olun.

Kim "Ben âlimim" derse odur câhilin ta kendisi.

Her kim Allāh rızâsı için tevazuu kendisine âdet edinirse Cenâb-ı Hakk onu yükseltir.

İnsanların iki bölüğü vardır ki bunlar düzgün oldu mu bütün insanlar düzelir, bunlar bozuldu muydu bütün halk bozgunluğa düşer. Bunlar bilginler ve buyruk sâhipleridir.

buyurulmaktadır. Ayrıca Hz İsâ da:

Ağaçlar çok ama hepsi de meyva vermez. Meyvalar çok ama hepsi de tatlı olmaz. İlimler çok ama hepsi de faydalı olmaz.

demiştir.

Buna göre âlimin hayrlısı: 1) öğünmeyi, kibri, tamahı, nekesliği, fırsatçılığı terk eden, 2) ilimlerinden faydalanan, ve 3) başkalarını da faydalandıran alçak gönüllü âlimlerdir.

Gene hadîslerde:

Sefih (âdî) kimselerle cidalleşmek, âlimlere karşı üstünlük taslamak ve bu sûretle insanların teveccühüne mazhar olmak kasdıyla ilim tahsil etmeyiniz. Zirâ bu gâye için okuyanlar Cehennem'liktir.

Yayınlandığı Kaynak : 2005-02-15
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=94&Itemid=57