Hit (4376) M-25

Rivayetlerin Işığında Kuranı Kerimin Cem Edilmesi

Yazar Adı : İlim Dalı : Ulumul Kur'an
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2010-10-31 Güncelleyen : /0000-00-00

Rivayetlerin Işığında Kur'an-ı Kerim'in Cem Edilmesi

Kur’ân-ı Kerîm, elimizdeki şekle ulaşıncaya kadar birkaç safhadan geçtiğini söyleyebiliriz.
1. Resûlullah Dönemi: Bu, vahiy ve zabt dönemidir.
2. Hz. Ebû Bekir Dönemi: Suhuf hâlinde cem’ dönemi.
3. Hz. Osman Dönemi: Mushaflar hâlinde çoğaltma (istinsah) dönemi (Kastallani, 7: 446).
4. Daha sonraki dönemlerde yapılan çalışmalar: Noktalama, harekeleme, tezhib vs.
Şimdi bunları kısa kısa açıklayalım.

Resûlullah dönemi

Kur’ân-ı Kerîm, Tevrat’ın aksine bir anda toptan levhalar hâlinde (A’raf/7: 145-154) gelmemiş, Resûlullah’a, 23 yıl boyunca, gelişen hâdiselere, sorulan sorulara, duyulan ihtiyaçlara uygun olarak parça parça vahy edilmiştir.

Vahiy, kelime olarak fısıldamak, gizlice söylemek gibi mânâlara gelir. Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın, bir beşere ne suretler altında hitap edeceğini şu âyette açıklayarak, vahyin çeşitlerini belirtmektedir: “Allah bir beşerle, ancak kalbine ilham etmek, yahut perde arkasından sesini işittirmek suretiyle konuşur veya Rabbinin izniyle vahy etmesi için ona melek gönderir.” (Şûrâ/42: 51)

Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) vahyin kendisine muhtelif şekillerde geldiğini, bazılarının, diğerlerine nazaran daha ağır olduğunu belirtir: “Vahiy bana, bazen çıngırak sesi gibi (uğultulu) gelir, bu en şiddetli olanıdır. Bu hâl üzerimden kalkınca, (Allah’ın) söylediğini hafızamda tutmuş olurum. Bazen bir melek insan suretinde bana temessül eder ve bana konuşur, ben söylediklerini hafızama alırım.”

Hz. Âişe (radıyalluhu anhâ), aynı rivâyetin devamında, vahiy sırasında Aleyhissalâtü vesselâm’ın üzerine çöken hâli tasvir eder: “Ben, soğuk günlerde bile ona vahiy gelip de, o hâl sona erdiğinde, şiddetli soğuğa rağmen alnından şakır şakır ter döktüğünü gördüm.” (Buhari, bed’ü’l-vahy 2-3)

Aleyhissalâtü vesselâm, vahiy başladığı ilk sıralarda, vahiyle ilgili bir bilgiye sahip değildi. Kendisine vahy edilen âyetleri unutabilirim endişesiyle, âyetler geldikçe, daha vahiy bitmeden gelen kısımları sessizce tekrar etmeye çalışıyordu (İbn Kesir, 7: 170). Bunun üzerine şu âyetle uyarıldı: “(Ey Habibim! Cebrail sana Kur’ân’ı) okurken acele edip de dilini kıpırdatma. Onu (kalbinde bir araya) toplayıp okutmak Bize aittir. (Cebrail’e) okuttuğumuzda sen onun okuyuşunu takip et. Sonra onu açıklamak yine Bize aittir.” (Kıyamet/75: 16-19)

Bu vak’a bize, vahiy sırasında üzerini örttüren, farklı bir hâlete geçen Alehyissalatü vesselâm’ın tam bir şuur hâlinde olduğunu gösteriyor. Bu durum, Efendimiz’in vahiy hâlini saraya benzetenlere de bir cevap olmaktadır: Kaç tane saralı, hastalık nöbetinden çıkınca, o hâlini hatırlayabilmiş ve nöbet hâli geçince, insanlara asırlar boyu rehberlerin en güzeli olan düsturlar söyleyebilmiş!

İlgili âyetler, Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili olarak daha, işin başında, Resûlullah’a, üç hususta garanti vermiştir: 1. Gerekli şekilde kalbinde cem’i, 2. En uygun şekilde okunması, 3. Doğru şekilde beyan ve izahı (İbn Kesir, Tefsir, 7: 169).

Kur’ân’ın korunmasında üçlü metod

Kur’ân-ı Kerîm, başlangıçtan itibaren üçlü bir metodla korunma altına alınmıştır: Yazı, ezber ve kontrol.

1. Yazı: Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm), yukarıda belirtilen ilk uyarılar ve tecrübelerden sonra vahyin mekanizması hakkında yeterli bilgi edinmişti. Vahy’in geleceği anı önceden hissediyordu ve bir kâtip çağırtarak vahyi yazdırıyordu. Mekke döneminde bu hizmeti daha çok Abdullah İbn Sa’d İbn Ebî Serh (radıyallahu anh) veriyordu (İbn Hacer, 10: 397). Medine hayatında devreye önce Übeyy İbn Kâ’b, sonra da, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anhüma) girdi. Zeyd, bu işte el-Kâtib unvanını alacak kadar çok hizmet verdi ise de, onun bulunmadığı durumlarda sayısı 40’a baliğ olan başkaları da vahiy yazma hizmeti vermiştir (İbn Hacer, a.y,; Heysemi, 1: 153).

Hemen belirtmekte fayda var: Vahyin gelişinde bir periyot ve önceden bilinen bir takvim, bir program yoktu. Bu sebeple Aleyhisselâtü vesselâm her an hazırlıklı ve tedbirli idi: Risalet hayatının en dağdağalı, en sıkıntılı safhası olan hicret esnasında bile kâtiplik yapacak biriyle (Hz. Ebû Bekir) beraber olmayı ve yanında yazı malzemesi bulundurmayı (İbn Esir, 2: 232) ihmal etmemişti. Askerî seferlerinde, hatta askerlere verdiği istirahat anında bile kâtibiyle beraber oluyordu (İbn Hanbel, 5: 33;4, 109; İbn Hacer, 1: 442; Heysemî, 7: 225).

Zeyd İbn Sabit’ın (radıyallahu anh) şu açıklaması, bir vahiy yazdırma hâdisesinin nasıl cereyan ettiğini gösterir: “Ben, Resûlullah (aleyhisselâtü vesselâm) için vahiy yazardım. O’na vahiy indiği zaman üzerine şiddetli bir terleme gelirdi, sonra vahiy hâli geçince, O imlâ ettirir ben de, beraberimde getirdiğim kemik veya başka bir parça üzerine yazardım. Bu işten çıktığım zaman, (Vahiy esnasında üzerime çöken) Kur’ân’ın ağırlığından ayaklarımın ezildiğini, artık bir daha yürüyemeyeceğimi zannederdim. Yazma işi bitince bana: ‘Oku!’ derdi. Ben de okurdum, bir hata varsa düzeltirdi. Sonra ben bunu halka götürürdüm.” (Heysemi, 1: 152)

Bu rivâyetten anlaşılan şu ki: Yazılan ilk nüsha, Aleyhisselâtü vesselâm’ın yanında hususî bir arşivde saklanmıyor, bundan başka yazılı nüshalar çoğaltılmak ve ezberlenmek üzere, Zeyd İbn Sâbit tarafından beraberinde götürüyordu.

Bu durumdan hatıra gelebilecek, “Resûlullah’ın gıyabında yapılacak bu çoğaltma sırasında bazı hataların araya girebileceği…” gibi menfi ihtimalleri, “ezber” ve “kontrol” sistemlerinin bertaraf edeceğini göreceğiz. Ve yine göreceğiz ki, Zeyd İbn Sâbit (radıyallahu anh) vahiy konusunda çok hassas ve bizzat Hz. Ebû Bekir’in beyanıyla son derece güvenilen birisidir.

2. Kur’ân’ın ezberlenmesi: Kur’ân’ın vahiy kâtiplerince yazılan bu ilk nüshalarından çoğaltılıp ezberlendiği anlaşılmaktadır. Ve Kur’ân sûrelerini, Ashabın zaman geçmeden ezberlemesi söz konusudur. Çünkü vahiyler günde en az beş kere kılınan namazlarda okunuyordu. Ancak herkesin her gelen vahyi ezberlediği söylenemez. Bununla birlikte, bir çoklarının her gelen vahyi ezberlediği, çeşitli tarîklerden gelen rivâyetlerle sabittir. Az ileride ilk Kur’ân hâfızlarının isimleri ve sayılarıyla ilgili bazı açıklamalar sunacağız.

3. Kontrol (veya Arza): Hz. Peygamber (s.a.s.), yazma ve ezberleme sırasında, kasıtsız olarak bir kısım hataların yapılabileceğinin şuurundadır. Nasıl olmasın ki, insanın bir şey yazarken farkında olmadan bazı ilâve ve atlamalar şeklinde hatalar yaptığı gibi, çok iyi ezberlediği bir şeyi, zamanla unutabileceği veya elinde olmayan ilâveler, eksiltmeler ve hatta kelimelerde değiştirmeler yapabileceği de inkâr edilemeyen beşeri bir zaaftır. Şu hâlde vahyin asliyetini korumada en çıkarlı yol, ne ezbere ne de yazıya fazla güvenmeyip, yazıyı ezberle, ezberi de yazıyla kontrol etmektir. İşte Resûlullah’ın buna baş vurduğunu görmekteyiz: Kur’ân tarihinde arza denen hâdisenin maksadı budur: Her Ramazan’da, o Ramazan’a kadar gelen bütün Kur’ân vahiylerini Resûlullah önce Hz. Cebrâil’le mukabele ettikten sonra, Mescid-i Nebevî’de halkın huzurunda okuyarak, herkesin, ellerindeki yazılı nüshaları ve ezberlerini kontrolden ve tashihten geçirmelerine imkân vermiştir. Ve bu kontrol (arza) hâdisesi Aleyhisselâtü Vesselâm’ın hayatının son yılında iki kere yapılmıştır ki, buna arza-i ahîre denir.

Arza-i ahîre, Kur’ân-ı Kerîm’in asliyeti üzere kitaplaşmasında ve dolayısıyla bütünlüğünün korunmasında son derece önemli bir hâdisedir. Çünkü bir kısım rivâyetler, Hz. Ebû Bekir’in hilâfeti sırasında, Kur’ân’ın cem’ edilmesi çalışmalarında, arza-i ahîrede kontrolden geçen iki yazılı nüshanın [şehadetinin] esas alındığını göstermektedir ki, bu hususa ileride tekrar döneceğiz.

Arza hadisi

Arza ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. İmam Buhari hazretleri, Fezâilu’l-Kur’ân’ın yedinci bâbını buna tahsis etmiştir. Orada, Hz. Fatıma, Hz. Âişe, Hz. İbn Abbas, Hz. Ebû Hureyre (radıyallahu anhum ecmain) gibi Ashab’ın büyükleri tarafından rivâyet edilen hadisler kaydedilir. Hz. Ebû Hureyre’nin rivâyeti şöyle: “[Hz. Cebrail] her sene [Ramazan’da] bir kere Kur’ân’ı Resûlullah’a (sallallahu aleyhi vesellem) arz ederdi. Vefat ettiği sene iki kere arzetti…” Hz. Âişe’nin rivâyetinde, arzanın iki sefer cereyan etmesini, Resûlullah’ın, “O yıl içinde vefat edeceği” şeklinde yorumladığı da görülür.

Arza, sadece Cebrail’in Hz. Peygamber’e (s.a.s.) okuyuşundan ibaret olmayıp, farklı rivâyetlerde ve bilhassa Buhari’nin Bed’u’l-Halk bölümünün altıncı babındaki rivayette (6/4: 37) geçen “Yüdârisühü’l-Kur’ân” ibaresinde gelen tasrihten hareketle karşılıklı olarak Hz. Cibril ve Hz. Resûlullah’ın (aleyhisselâm) birbirlerine Kur’ân’ı okudukları belirtilmiştir. Sadece Hz. Cibril okumuş ve Resûlullah dinlemiş olsaydı, ibarenin “yüderrisühü’l-Kur’ân” şeklinde olması gerekirdi.

Yine Buhari’nin bir başka bâbında zikredilen iki hadiste, âlimlerin yorumlarına hacet bırakmayacak bir sarahatte Hz. Cibril’in Resûlullah’a, Resûlullah’ın da Cibril’e, Ramazan ayının her gecesinde Kur’ân’ı okuduğu belirtilir: İbn Abbas (radıyallahu anhuma) anlatıyor: “Resûlullah hayır yapmada insanların en cömert olanıydı. En çok cömert olduğu zaman da Ramazan aylarıydı. Çünkü Hz. Cebrail, Ramazan ayında her gece Aleyhisselatu Vesselam’a gelirdi ve Resûlullah ona, Kur’ân’ı arzederdi…” Aynı bâbın, Ebû Hureyre’den gelen müteakip rivâyetinde de: “ (Cebrail’in, Ramazan’da) her yıl, Resûlullah’a bir kere arz ettiğini, öldüğü sene ise iki kere arz ettiğini belirtir (Fezâilu’l-Kur’ân 7).

Arza sırasında gerçekleşen ikinci bir husus, cevazında İslâm ulemâsının icmâ’ ettiği nesh’in (Süyuti, 2: 21) bir nevi olan tilâvetten kaldırılan metinlerin ayıklanmasıdır. Yani, neshle ilgili âyet-i kerîmenin (Bakara/2: 106) ve bazı rivâyetlerin (Suyutî, Hasâis, 3: 133; Serahsî, 2: 71) ifade ettiği üzere, Kur’ân’dan bazı vahiyler, Resûlullah’ın sağlığında metin olarak Kur’ân muhtevasından çıkarılmıştır. İşte arzalarda bu çeşit mensuh metinler halka ilân edilerek, Kur’ân’ın aldığı son şekil belirtiliyordu. Son arzanın iki sefer cereyanı bu noktadan ehemmiyetlidir. Vahiyler geldikçe küçük parçalar üzerine yazılması, bu çeşit düzenlemelere kolaylık sağlıyordu.

Bazı İslâm alimleri, hadisteki mutlak ifadeden hareketle, bu arza hâdisesinin, vahyin Mekke’de başlamasını takip eden ikinci yıldan itibaren, aralıksız her yıl tekerrür etmiş olduğu sonucuna varmıştır.

Arza’nın Hikmeti

Arza ile ilgili açıklamalar, bunun öncelikle “vahy’in asliyetinin korunmasına yönelik nebevî bir tedbir olduğu noktasında temerküz etmektedir. Bu noktada bazı âlimlerin dikkat çektiği üzere, şöyle bir itiraz hatıra gelebilir: Muhtelif âyetlerde “sağlıklı okunması ve muhtevasının her çeşit tahrifattan korunması hususunda İlâhî va’d ve garantiler ifade edilmişken (Kıyamet/75: 16–19; Hicr/15: 9) bir de arzaya ne gerek var?

Bu görüş doğru olmakla beraber, arkadan gelecek nesillerin iman zaafı sebebiyle Kur’ân’ın aslına uygunluğu hususunda endişeye düşecek olanlarını da ikna etmek, bu meselede şeytanî vesveseye hiçbir açık kapı bırakmamak maksadına râci olduğu söylenebilir. Dolayısıyla arza hâdisesi, Kur’ân’ın, Resûlullah döneminde ve ondan sonraki kitaplaşma safhasında aslına uygunluğunu sağlayan, inanan–inanmayan bütün insanlara yönelik objektif bir delil olmaktadır.

KUR’ÂN’IN CEM’İ

Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), vefat ettiği zaman, Kur’ân’ın tamamı yazıya geçirilmiş olmasına rağmen, tamamını iki kapak arasında bir araya getiren, herkese şamil ve resmen genel kabul görmüş toplu bir nüsha mevcut değildi (Kastalânî, 7: 163, 446; Keşmirî, 4: 199). Bu durum muhtemelen, Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vahyin ne zaman sona ereceğini bilmemesinden ileri geliyordu (Hamidullah, 2: 699). İlâveten, Suyutî, Kastalanî gibi bir kısım âlimler bunu, Resûlullah’ın bazı âyetlerin hüküm ve tilâvetlerinde nesih beklemesiyle izah ederler (Süyuti, 1: 57; Kastallani, 7: 446). Bu meselede benzer görüşleri serdetmiş olan Aynî, Resûlullah zamanında Kur’ân’ın arz ettiğimiz şekilde kitaplaştırılmamış olmasının bir faydasına dikkat çeker. “Nüzul tamamlanmamış ve dolayısıyla nesh ihtimalinin bulunması hâlinde, mevcut vahiylerin iki kapak arasında toplanması ve bunu yolcuların uzak diyarlara beraberlerinde götürmesi ve arkadan da nesih vâki olması, pek ciddî ihtilâflara sebep olurdu” (Aynî, 24: 264). Yine Aynî, Resulullah’ın vefatı ile, nesh ihtimali sona erdiği için, va’dini yerine getirmek üzere Allah’ın (celle celâlühû), Râşid halîfelere, cem işini ilham ettiğini belirtir (Aynî, 20: 16).

Nitekim, kendisine Allah tarafından ezberletilmesine binaen ve dileyenlerin istinsah ederek çoğaltabilmeleri için ilk yazılan vahiy nüshalarını Resûlulah’ın yanında hususî bir arşivde saklama ihtiyacı duymamış olarak vahiy kâtibinde bıraktığını yukarıda belirtmiştik. Maamafih, gelen her Kur’ân vahyi, yazıya geçirilmiş, bir çok nüshalar hâlinde yazılı olarak çoğaltılmış ve bazılarınca baştan sona kadar tamamı, bazılarınca bir kısmı ezberlenmiş olarak Kur’ân, Ashab’a mâl olmuş idi, aralarında mahfuzdu.

Kur’ân’ın cem’ işi, Resûlullah’ın vefatından fazla bir zaman geçmeden İlk halife Hz. Ebû Bekir’ın (radiyallahu anh) hilâfeti sırasında gerçekleşmiştir. Ancak Hz. Ebû Bekir’in gerçekleştirdiği bu, (Resûlullah’tan sonra Kur’ân’la ilgili en güzel, en yüce ve en muazzam hizmetin (İbn Kesir, 7: 438) başlatıcısı Hz. Ömer (radiyallahu anh) olmuştur. Kaynaklarda gelen bir rivâyete göre, Hz. Ömer, Kur’ân’dan bir âyet sorar; kendisine, “Bu âyet falanın yanında, ancak o da Yemâme gününde vefat etti.” derler. Hz. Ömer: İnnâ lillâh.. der ve Kur’ân’ın cem’ işini gündeme getirir (İbn Ebi Davud, 10; İbn Hacer, 10: 386).

Böylece başlayan hayırlı teşebbüsün müteakip gelişmelerini Zeyd İbn Sabit anlatır. Kendi ifadeleriyle: “Hz. Ebû Bekir (radiyallahu anh), irtidat edenlere karşı yapılan) Yemâme Savaşı sırasında beni çağırttı. Gittim. Yanında Hz. Ömer (radiyallahu anh) oturuyordu. Ebû Bekir bana: ‘Bak! Ömer, bana gelip: ‘Kurrâ’nın da katılmış bulunduğu Yemâme savaşları şiddetlendi. Ben bu savaşın her yerde kurrâları tüketeceğinden, onlarla birlikte Kur’ân’ın da çokça zâyi olacağından korkuyorum. Bu sebeple Kur’ân’ın cem’ edilmesini emretmeni uygun görüyorum!’ dedi. Ben kendisine: Resûlulah’ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparım? diye cevap verdim. Ancak, Ömer: ‘Bunda hayır var.’ diye ısrar etti. Ben, her ne kadar bu meseleye yanaşmak istemedi isem de Ömer, talep ve müracaatlarının peşini bırakmadı. Sonunda Yüce Allah, Ömer’in aklını yatırdığı şeye benim aklımı da yatırdı. Ben de meselenin gereğine aynen Ömer gibi inanmaya başladım.” Zeyd, devamla der ki: “Ebû Bekir (radiyallahu anh) bana yönelerek şunu söyledi: ‘Sen genç, akıllı bir kimsesin hiçbir hususta sana karşı bir itimatsızlığımız yok. Üstelik sen, Resûlullah’a (aleyhissalâtü vesselâm) vahiy kâtipliği yaptın. Nazil olan vahiyleri yazdın. Şimdi Kur’ân’ın peşine düş ve onu cem’ et!’” Zeyd (radiyallahu anh) der ki: “Allah’a kasem olsun ki, Ebû Bekir, bana dağlardan birini taşıma vazifesi verse bu teklif ettiği işten daha ağır gelmezdi. Kendisine itiraz ederek: ‘Siz, Resûlullah’ın (aleyhissalâtü vesselâm) yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsınız?’ dedim. Ebû Bekir (radiyallahu anh), beni ikna için: ‘Vallahi bu hayırlı bir iştir!’ dedi, talep ve müracaatlarının peşini bırakmadı. Öyle ki, sonunda Allah, Hz. Ebû Bekir’in aklını yatırdığı gibi, bu işe benim aklımı da yatırdı. Artık Kur’ân’ın peşine düştüm. Onu kumaş parçaları, hurma yaprakları, düz taş parçaları ve ezberlemiş olanların hafızalarından toplamaya başladım. Tevbe sûresinin son kısmını (yazılı olarak) Huzeyme –veya Ebû Huzeyme– el-Ensarî’nin yanında buldum. Bu kısmı ondan başkasının yanında bulamamıştım. (Cem’ ettiğim) sahifeler, Hz. Ebû Bekir’in (radiyallahu anh) yanında idi. O vefat edinceye kadar da orada kaldı. Sonra, Hz. Ömer’e (radiyallahu anh) intikal etti. Allah, ruhunu kabz edinceye kadar onun yanında kaldı. Sonra, Resûlullah’ın zevce-i pâkleri Hafsa bintü Ömer İbni’l-Hattâb’a (radiyallahu anhümâ) intikal etti ve yanında kaldı” (Buhari, fazâilü’l-Kur’ân 4, tevbe 20; İbn Ebî Davud, 6).

Zeyd İbn Sâbit’in özetlediği bu cem’ hâdisesinde birinci derecede Zeyd İbn Sâbit’e sorumluluk verilmiştir. Hişâm İbn Urve’nin bu sadette, babasından naklettiği açıklamaya göre, Hz Ebû Bekir, halife sıfatıyla, Hz. Ömer ve Hz. Zeyd’e (radiyallahu anhüm ecmain): “(Yapılacak hizmeti halka duyurun, sonra da) Mescid’in kapısına oturun. Allah’ın kitabındandır diye getirilenlere, iki yazılı şahit de isteyin, böylece şahitlenenleri yazın!” diye emreder (İbn Ebî Davud, 6). Hz. Ömer de, “Kimin yanında Hz. Peygamber’den (aleyhissalâtü vesselâm) ‘Kur’ân’dandır.’ diye aldığı bir şey varsa getirsin!” diye ilân eder... iki şahid olmadan getirilen hiçbir şeyi kabul etmez (İbn Ebî Davud, 31)

Hemen kaydetmek isteriz ki: Rivâyetin özet olarak bildirdiği vak’ayı, “Hz. Ebû Bekir daha geniş bir ortamda niye istişare etmeden alel-acele böyle bir karara vardı?” şeklinde akla gelebilecek kafa karıştırıcı bir suale verilecek cevap şudur:

1. Resûlullah, bir hadislerinde, “Ömer’le Ebû Bekir bir meselede ittifak etti mi, ben ona muhalefet etmem.” (Heysemi, 9: 53) buyurur. Ayrca, “Size benden sonra Raşid Halifelerimin sünnetini tavsiye ederim; ona dişlerinizle sımsıkı tutunun” buyurmuşlardır (Ebû Davud, sünnet 5; Tirmizi, ilim 16). Sonra, Hz. Ebû Bekir, halife olarak ümmetin birliğini temsil etmektedir. Onun, bilhassa ümmet tarafından da karşı çıkılmayan bir kararı genel kabule mazhar bir karar demektir. Hz. Ömer’in, müracaatını ona yapıp, “emret” kelimesini kullanması da, meseleyi tenvir bakımından önemlidir. Kaldı ki, işin içinde Zeyd İbn Sabit de vardır. Üç kişi bir cemaattir. Hele yetki yönüyle zirvede iseler. Ayrıca, ileride geleceği üzere, Übeyy İbn Kâ’b’ın da bu çalışmada ismi geçecektir.

2. Zaten mesele herkesi ilgilendiren bir meseledir. Ayrıca “Halka ilân edilmesi ve cem’ işinin Mescid’de herkesin gözü önünde yürütülmesi” emredilmiştir. Binaenaleyh, bu meselenin bundan daha şeffaf, daha aleni yapılması mümkün değildir.

İki şahit konusu

Kur’ân’ın bu ilk cem’inde iki şahit meselesi, işin nasıl ciddiye alındığını, ne kadar objektif kıstaslarla hareket edildiğini tesbitte büyük ehemmiyet taşır. Çünkü Zeyd İbn Sâbit, kendisi hâfızdı. Hâlife, Zeyd’e Kur’ân’ı ezberinden yazmasını emredebilir, kontrol işini de diğer hâfızlara yaptırabilirdi. Ama öyle yapmamış, cem’ işinin herkesin bilgisi, dikkati, nezareti altında, büyük bir şeffaflık içersinde yürütülmesini sağlayacak bir emirde bulunmuştur:

1. Bu iş, herkesin uğrak yeri olan Mescid-i Nebevi’de gerçekleştirilecekti.

2. İki yazılı şahit istenecekti.

3.. Bu iş, her hususta halkın güvenine mazhar olmuş, Hz. Resûl aleyhisselâtü vesselâm’a vahiy kâtipliği yapmış, genç, akıllı, mu’temet, aynı zamanda Kur’ân hâfızı olan Zeyd’in başkanı olduğu bir heyetçe yürütülecekti. Bir rivâyette Zeyd, cem' işini sadece yazılı vesikaları esas alarak yürütmediğini, insanların ezberlerine de (suduru’r-ricâl) müracat ettiğini belirtir (İbn Ebî Davud, 8).

Bir vak’a

Kur’ân’ın bu cem’i sırasında hiçbir menfi vak’a meydana gelmedi mi? diye akla gelecek bir soruya cevap olarak sadece bir vak’adan bahsetmek mümkündür. Ancak bu vak’anın mahiyeti anlaşılınca, bunun da, Hz. Ebû Bekir zamanında cem’ edilip, bize kadar tek harfi değişmeden gelen Kur’ân’ın aslına uygunluğu hususunda herhangi bir şüpheye sebep olacak bir vak’a olmadığı anlaşılır. Şöyle ki:

Zeyd İbn Sabit, yukarıda kaydettiğimiz rivâyette geçtiği üzere, Tevbe sûresinin sonunda yer alan ve “lekad câeküm Rasûlün..” diye başlayan son iki âyeti, iki yazılı şâhit şartına uymadan almıştır. Yani o kısmı, Huzeymetu’l-Ensarî’nin yanında yazılı olarak bulur, ikinci bir yazılı şahit bulamaz. Vak’ayı anlatan hadisin, Buhâri’nin Kitabu’l-Ahkâm 37’de gelen vechindeki: “O âyetleri, sûresindeki yerine koydum (fe elhaktühâ fî sûretihâ)” ibaresi net bir şekilde Hz. Zeyd, bu kısmı hem ezbere hem de yeri itibariyle bildiğini göstermektedir. Nitekim Buharî şarihi Aynî şöyle bir soru sorar: “Kur’ân’a girmenin şartı tevatür iken, bu kısım Kur’ân’a nasıl dâhil edilir?”

Ve cevap verir: “Bu kısım, onların yabancısı değildi. Resûlullah’ın ağzından işitmişlerdi. Ayrıca hangi sûreye ait olduğu, sûre içersindeki yeri, onlar tarafından biliniyordu, sadece yazılı metni kaybetmişlerdi.” (Aynî, 20: 19). Biz, bu açıklamaya, yanında yazılı metni de bulunan bazılarının ridde savaşlarında şehid olmuş olabileceğini ihtimalini de ilâve etmek isteriz.

Kastalâni’nin İbn Ebî Davud’dan naklen kaydettiği Yahya İbn Abdirrahman rivâyetine göre: “Huzeyme İbn Sâbit gelir ve:

– Sizin iki âyeti yazmadığınızı görüyorum! der.

– Nedir onlar? diye sorulunca:

– Ben, bizzat Resûlullah’tan aldım (mealen): “Ey iman edenler! Size kendi içinizden öyle bir resûlu geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere çok şefkatli, çok merhametlidir. Ey Peygamber, eğer insanlar senden yüz çevirirlerse, sen de ki: “Allah bana yeter, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Ben O’na tevekkül ettim. Yüce Arşın Rabbi de O’dur” (Tevbe/9: 128-129).
Huzeyme’nin bu hatırlatması üzerene orada hazır bulunan Hz. Osman (radiyallahu anh) Huzeyme’ye destek verir,

– Ve ben de şâhidim ki bu, Kur’ân’dandır. Ancak nereye konmasını uygun görüyorsun? der. Huzeyme:

– Ben, onunla, Kur’ân’dan en son inen sûreyi sonlandırmaktayım.” der (Kastallani, 7: 163-164; İbn Hacer, 10: 389-390).

Bu iki âyetin tek yazılı nüshasının bulunması, konulacağı yer hususunda bazı sahâbilerde tereddüt hasıl olması, onun en son inen âyetlerden olmasından ileri gelmektedir. Nitekim, en son inen sûre ve en son inen âyetle ilgili rivâyetlerde ihtilaf varsa da, hem mezkur âyetler ve hem de bunların en sonunda yer aldıkları Berâet (Tevbe) sûresi de bu sonlar arasında zikredilir (Süyuti, 27; Kastallani, 7: 164). Nitekim Ahmet İbn Hanbel’in Müsned’inde gelen bir rivâyete göre, “Kur’ân’ın ilk cem’i sırasında, “yazma sırası Tevbe sûresinin (Sümmen-sarafû.... diye başlayan) 127’nci âyetine gelince bu âyeti Kur’ân’dan inen en son âyet zannettiler. Ancak Übeyy İbn Kâ’b (radiyallahu anh) onlara: Resûlullah bundan sonra da bana şu iki âyeti okuttu (Lekad câeküm…). Bu iki âyet Kur’ân’dan en son inen kısımdır…” (Müsned, 5: 134; İbn Ebî Davud, 9; Kastallani, 7: 164) der.
Bir Nokta

Bu iki âyet, tek şâhidle kabul edildi derken, bunun da iki yazılı şahidle kabul edildiğine dair rivâyetlerde gelen bir takviyeyi unutmayalım: Bu iki âyeti yazılı olarak getiren zât Huzeyme İbn Sâbit el-Ensârî (radıyallahu anh), kelâmı her hususta hüccet olan Fahr-i Âlem’in (aleyhissalâtü vesselâm), “Senin şahitliğin iki şahitliğe denktir.” iltifatına mazhar olmuştur (Buhari, tefsir (Ahzab) 2). Bundan dolayı, Hz. Huzeyme, Züş-şehadeteyn (iki şehadet sahibi) diye meşhur olmuştu. Bu açıdan bakılınca da, Kur’ân’ın bütün âyetlerinin iki yazılı şâhit eşliğinde Hz. Ebû Bekir devrinde yazıya geçirildiği söylenebilir.

Bu yazılı şâhit meselesi o kadar ciddiye alınmıştır ki, rivâyetler, Hz. Ebû Bekir’in yazılı şahidi gelmeden hiçbir âyetin yazılması için müsaade etmediğini, Berâet (Tevbe) sûresinin son kısmının –kendisi ve beraberindekiler ezberden bilmelerine rağmen– yazılı olarak bulununcaya kadar yazdırma işini te’hir ettiğini, iki şahide bedel olan Huzeymetü’l-Ensarî’de yazılı olarak bulunduktan sonra yazdırdığını kaydeder (İbn Hacer, 10: 386).

Zeyd İbn Sâbit’in Huzeyme’nin yanında bulduğu âyet, bazı rivayetlere göre Ahzâb suresinin 23. âyeti, daha başka rivâyetlere göre ise Tevbe sûresinin son iki âyetidir. Buhari farklı bu iki rivâyetin, her ikisinin de nazarında sahih olduğunu göstermek amacıyla olacak, her ikisini birleştiren bir rivâyeti Fezâilu’l -Kur’ân’da kaydeder.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Kur’ân’a giren bütün âyetlerin mütevatir olması şart iken, zikri geçen âyetin yazılı tek nüshadan kabulü meselemize bir ârıza getirmiyor mu?

Buna şu meâlde cevap verilmiştir (Aynî, 24: 264; Kastallani, 7: 163): Mezkur âyetlerin yazılı iki şahidi olamamıştır. Ancak kaydedilen rivâyetlerde de görüldüğü üzere, pek çok kimsenin hâfızasında mevcuttur ve ezberden bilenler tarafından tasdik edilmiştir. Ayrıca, bu âyetler “Kur’ân’dandır” diye kabul görürken, bir tek sahabi tarafından, “Kur’ân’da böyle bir âyet yoktu, nasıl koyarsınız!” diye hiçbir itiraz vaki’ olmamıştır. Bir muhalefet söz konusu olsa mutlaka tarihe geçerdi ve bize kadar gelirdi. Nitekim, kıraatle ilgili ihtilaflar olmuştur ve bunlar bütün teferruatlarıyla bize intikal etmiştir.

Ve unutmayalım: Az ileride görüleceği üzere ufak bir kıraat farklılığı sebebiyle ciddi münakaşalar eden ve hatta silâha sarılma noktalarına gelen Ashab-Tâbiîn nesli (radiyallahu anhüm ecmain), Kur’ân’dan olmadığına inandığı bir metnin âyet olarak Kur’ân’a girmesine göz yumsun, sesini çıkarmasın! Bu olacak şey değil, hiçbir akl-ı selim sahibi bunu kabul edemez. Böyle bir ihtimale, Kur’ân’ın kitaplaşması teklifini bile, “Allah Resûlü’nün yapmadığı bir şeyi biz nasıl yaparız!” tepkisiyle karşılayacak kadar Allah ve Resûlüne bağlı insanlar hakkında yer vermek insan aklının kabul edemeyeceği bir şeydir..

Bu söylediğimize: “İyi ama bir kısım Şiî kaynaklarında bazı sûreler’in Kur’ân’a alınmadığına dair iddialar var.” diye itiraz edilecek olsa cevabımız şudur:

1- Bu iddialar ilk asırda mevcut değildir, sonradan ortaya atılmıştır (Hamidullah, 2: 704). Bunu aklı başında Şiiler de şiddetle, nefretle reddederler (el-Musevî, 148-154).

2-. Ve nitekim, Şiîlerin bu gün ellerindeki Kur’ân’la Sünnîlerin elindeki Kur’ân arasında hiçbir fark mevcut değildir.

3- Tek yazılı şâhitle kabul edilen âyetler, muhteva itibariyle siyasî ve mezhebî meselelere temas etmez. Hattâ haram helâl hükümlerine de yer vermez. Yukarıda kaydettiğimiz meallerinden de anlaşıldığı üzere, onlarda bütün mü’minlerin ortak değerleri mevzubahistir: Beraat (Tevbe) sûresindeki iki âyette Resûlullah ve ümmetine olan yüce şefkati, Ahzâb sûresindeki âyette de Allah’a verdiği sözde sâdık kalan mü’minler mevzubahis edilmektedir.
Kıyamete kadar hıfzını garantileyen Rabbimizin, Yüce Kitabımızın hıfzında ve asırlar içinde münafıkların her çeşit ifsatlarını hiçe indirmede mühim bir esas olan -Kur’ân’ın cem’inde Hz. Ebû Bekir’in şart koştuğu- “iki şâhit”ten maksad nedir? meselesinde İslâm alimlerinin farklı yorumlarını bilmemizde de fayda var. Suyuti hazretleri bunları şöyle özetler: Bundan maksat:

1) Ezber ve yazıdır.
2) Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefat ettiği yılda (arza-i ahîrede) yazıldığını tasdik eden iki şahit.
3) Hz. Peygamber’e (s.a.s.) inen vecihlerden (harflerden) olduğunu isbatlayan iki şahit.
4) Ezberin Hz. Peygamber’in (s.a.s.) önünde yazılmış olandan yapılmış olması.

Suyutî merhum bunları kaydettikten sonra, “iki şahit”ten muradın: âyet diye getirilen metnin arza-i ahîrede Resûlullah’a arzedilmiş olduğuna şehadet eden iki şâhittir” der (Süyuti, 1: 58). İbn Hacer, ezberde olmasına rağmen iki şahidin şart koşulmasını “ihtiyatta mübalâğa” olarak değerlendirir (İbn Hacer, 10.388).

Hz. Ömer’in, Tevbe’nin son iki âyetinin yeri hususundaki tereddüdü konusunda bazı rivâyetler varsa da, bu rivâyetler zayıf rivâyetlerdir ve ilgili sahih rivâyetlerle çelişmektedir. Hadis ilminde “mütearız (çelişkili)” denen bu çeşit rivâyetler eksik değildir. Bunlarla ilgili açıklamalar müstakil bir konudur. Burada teferruata girmeden sadece şu temel prensibi hatırlamamız yerinde olabilir: Sahih senetle gelen bir hadisle zayıf senetle gelen bir hadis arasında –burada olduğu gibi– zıtlık olursa, sahih hadis esas alınır. İbn Hacer, Hz. Ömer’in tereddüdünü ifade eden rivâyetlerin zaafını belirttikten sonra, ayrıca âyetlerin sûre içerisinde sıralamasının vahye dayandığı hususunda diğer bütün rivâyetlerin icma’ ettiğini hatırlatır.

Hz. Ebû Bekir zamanında yapılan mesâhif şeklindeki cem’ işini aydınlatan bir rivâyet Ahmet İbn Hanbel’in Müsned’inde yer alır. Aşağıda kaydedeceğimiz rivâyet birkaç noktayı vurgulaması bakımından ehemmiyetlidir:

1. Bu ilk cem’, eski parçaların bir arada toplanması değil, onların şahitliği altında yeniden yazı
lmasıdır. Ve bu yazma işinde, Kur’ân konusundaki ihtisasları Resûlullah tarafından takdir edilen dört kişiden biri olan Übeyy İbn Kâ’b da birinci derecede sorumluluk almıştır.

2. Yazılı tek şahidle kabul edilen âyetlerin Aleyhissalâtu Vesselâm’dan işitildiğine, Zeyd İbn Sâbit, Hz. Ömer, Ebû Huzeymetu’l-Ensârî’den başka

Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm), vefat ettiği zaman, Kur’ân’ın tamamı yazıya geçirilmiş olmasına rağmen, tamamını iki kapak arasında bir araya getiren, herkese şamil ve resmen genel kabul görmüş toplu bir nüsha mevcut değildi (Kastalânî, 7: 163, 446; Keşmirî, 4: 199). Bu durum muhtemelen, Aleyhissalâtü Vesselâm’ın vahyin ne zaman sona ereceğini bilmemesinden ileri geliyordu (Hamidullah, 2: 699). İlâveten, Suyutî, Kastalanî gibi bir kısım âlimler bunu, Resûlullah’ın bazı âyetlerin hüküm ve tilâvetlerinde nesih beklemesiyle izah ederler (Süyuti, 1: 57; Kastallani, 7: 446). Bu meselede benzer görüşleri serdetmiş olan Aynî, Resûlullah zamanında Kur’ân’ın arz ettiğimiz şekilde kitaplaştırılmamış olmasının bir faydasına dikkat çeker. “Nüzul tamamlanmamış ve dolayısıyla nesh ihtimalinin bulunması hâlinde, mevcut vahiylerin iki kapak arasında toplanması ve bunu yolcuların uzak diyarlara beraberlerinde götürmesi ve arkadan da nesih vâki olması, pek ciddî ihtilâflara sebep olurdu” (Aynî, 24: 264). Yine Aynî, Resulullah’ın vefatı ile, nesh ihtimali sona erdiği için, va’dini yerine getirmek üzere Allah’ın (celle celâlühû), Râşid halîfelere, cem işini ilham ettiğini belirtir (Aynî, 20: 16).
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi : Tarihi Osmani Encümeni Mecmuası
Sanal Dergi :
Makale Linki :