Hit (1767) M-2190

Ye's ve Be's Halinde İmanın Hükmü Firavunun İmanı Örneği

Yazar Adı : İlim Dalı : Kelam
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2015-04-19 Güncelleyen : /0000-00-00

Ye’s ve Be’s Halinde İmânın Hükmü: Firâvun’un İmânı Örneği

Giriş

“Iman”, insanın bireysel ve toplumsal hayatı üzerinde belirleyici olan temel unsurlardan biridir. insanların büyük bir çoğunluğunun dinî inanç ve kabullere sahip olması onların hayatlarını da bu inanç ve kabuller doğrultusunda şekillen­dirmelerini beraberinde getirmektedir. “iman”, insanların dünya hayatında tabi olacağı hükümlerin belirlenmesinde etkili olduğu gibi, öldükten sonraki hayatın şekillenmesinde de belirleyicidir. Buna bağlı olarak insanlar, inanç durumlarına göre “mümin, kâfir, münafık” gibi kategorilere ayrılarak farklı gruplar oluştur­maktadır. Islâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren Müslümanlar arasında ortaya çıkan tartışma ve kavgalarda da bu tür gruplaşmaların etkisi önemlidir. Bu tartışmalarda îmânın hangi durumlarda sahih olduğu, îmân-amel ilişkisi, îmânı geçersiz kılan durumlar gibi hususlar başlıca rol oynamışlardır.

Îmân, bir insan için sadece ahiretini ilgilendiren bir konu olmayıp aynı za­manda dünyasını da doğrudan ilgilendirmektedir. Özellikle îmân eden bir insa­nın, diğer insanlarla ilişkilerini, önemli ölçüde îmânı belirlemektedir. Aslında îmânın hangi durumlarda geçerli, hangi durumlarda geçersiz oluşunun bu kadar derinlikli olarak tartışılmasının perde arkasında da, sâir insanlara karşı nasıl bir tavır içine girilmesi gerektiği noktası yatmaktadır. Îmânın, Allah-insan ilişkisi ile de doğrudan bağlantısı bulunmaktadır. Insana dünya hayatında verilen nimetler ve insanın bunlar karşısında, îmân çerçevesinde takındığı tavır bu anlamda önem arz etmektedir. Insanın zihin dünyasındaki Allah tasavvuru, değerlendirmelerini etkilemekte, bu tasavvur îmânın hangi durumlarda geçerli, hangi durumlarda geçersiz olduğunu belirlemektedir. Makalemiz bütün bu değerlendirmeler doğrul­tusunda Islâm akâidi açsından Firavun’un îmânının yerini tesbit etmek amacıyla ortaya konulan yaklaşımları ele alarak bir neticeye varmayı hedeflemektedir. Konuya Islâm âlimleri tarafından îmân için yapılan tarif ve belirlenen çerçeve ile başlamak işimizi kolaylaştıracaktır.

“Îmân” sözlükte “emniyet ve güven duymak” anlamına gelen “emn” kökün­den türemiş olup “güven duygusu içinde tasdik etmek, inanmak” mânasında kullanılmaktadır. Dinî bir terim olarak “peygamberleri, din adına Allah’tan alarak tebliğ ettiği hususlarda tasdik etmek ve onlara inanmak” şeklinde tarif edilmektedir.
Seyyid Şerîf el-Cürcânî (ö. 816/1413), sözlükte “kalb ile tasdik”, dinî bir tâbir olarak ise, “kalb ile inanma, dil ile de ikrâr” olduğunu belirtmekte- dir.
[1] Imanın salt tasdik, marifet veya ikrarla oluştuğu şeklinde farklı görüşler bulunmaktadır. Iman için yapılan değerlendirmelerin tümünde bunun bir fiil olduğu hususu ön plana çıkmaktadır. Kalbin, dilin veya sair uzuvların fiili olması konusunda farklı yaklaşımlar bulunmakla beraber onun bir fiil olduğu konusunda hâkim bir kanaat oluşmuştur.[2] Kur’an’da oldukça yoğun bir şekilde üzerinde durulan îmân, insanların kendi irâdeleriyle seçip kabullenecekleri bir ameliye olarak sunulmaktadır.[3] Iman bir fiil olarak değerlendirildiğinde; bu fiilin faili olan insanın irâde ve ihtiyârı doğrudan devreye girmektedir. Zira îmân sorumluluk gerektirdiğinden, bunun neticelerinin terettüp etmesi için irâde belirleyici bir rol üstlenmektedir. Bu durumda Kur’an îmânı, insanların vicdanının (irâde) bir tercihi olarak değerlendirdiğine göre insanın vicdanını, insanın irâdesini etkile­yen ve bağımsız karar vermesini engelleyen durumlar söz konusu olduğunda; bunların tesiriyle meydana gelen îmân veya onun zıddı olan inkârın nasıl değer­lendirilmesi gerektiği önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. Tartış­manın odak noktasını îmân-irâde ilişkisi oluşturmaktadır.

Kur’an’da baskı ile (irâdeleri devre dışarı bırakılmak suretiyle) inkâra zorla­nan ve normal şartlarda îmân etmedikleri halde belirli tabiî veya beşerî felâketler karşısında Allah’a sığınarak yalvarıp yakaranların durumuna işaret edilmektedir. Söz gelimi “Kim îmân ettikten sonra Allah'ı inkâr ederse -kalbi îmân ile dolu olduğu halde (inkâra) zorlanan hariç- kim kalbini kâfirliğe açarsa, işte Allah'ın gazabı bunlaradır; onlar için büyük bir azap vardır”[4] mealindeki ayette kendi irâdesinin bir tercihi olmaksızın baskı ile inkâra zorlanan kimsenin Allah katında inkâr etmiş sayılmayacağı ifade edilmektedir. Tefsirlerde bu ayetin nüzûl sebebi ile ilgili olarak ilk dönemlerde Müslüman olan Mekkelilerden bazılarının inkâra zorlandıkları ve bunların bir kısmının baskı karşısında inkâra döndükleri kayde­dilmektedir. Bir kısmı her şeye rağmen îmânda sebat göstermiş, bir kısmı da gönlü îmânla dolu olduğu halde baskılardan kurtulmak için sözde inkâr etmiştir. Bunlara örnek olarak Ammâr b. Yâsir verilmekte ve bu durumdan dolayı ağlaya­rak Hz. Peygamber’e geldiğinde, Hz. Peygamber’in onun başını okşayarak tekrar işkence görmesi durumunda aynı şekilde davranabileceğine ruhsat verdiği belirtilmektedir.[5] Diğer taraftan normal şartlarda îmânı tercih etmedikleri halde, muhtemel tabiî bir felâket karşısında Allah’ın dinini kabul edip, sahil-i selâmete çıktıklarında inkâra devam edenlerin durumları şu şekilde tasvir edilmektedir: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız O'na has kılarak (ihlâsla) Allah'a yalvarır­lar. Fakat onları salimen karaya çıkarınca, bir bakarsın ki, (Allah'a) ortak koş­maktadırlar”.[6] Burada söz konusu edilen îmânın samimi ve hâlis bir niyetin neticesi olmayıp muhtemel belayı defetmeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır.[7] Her iki ayetten de îmânın sahih olabilmesi için irâde ve ihtiyâr doğrultusunda meydana gelmesi gerektiği neticesi çıkmakta, beşerî veya tabiî bir zorlama ve baskı altında ikrâr edilen îmân ya da inkârın geçersiz olduğuna dikkat çekilmek­tedir.

Konu etrafında değerlendirilmesi gereken ayetlerden biri de; “Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman: Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik, derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman îmânları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen âdeti budur. Işte o zaman kâfirler hüsrana uğrayacaklardır”[8] meâlindeki ayettir. Allah’ın azabının bilfiil müşahede edilmesi anına göndermede bulunan bu ayette o anda ikrar edilen îmânın ğayba îmân olmaktan çıktığı ve sahih olmadığı ifade edilmektedir.

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (ö. 333/944) ve Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1209) başta olmak üzere birçok âlim ve müfessir bu ayetlerin tefsirinde; azâbı müşâhede anında îmân ettiklerini ikrâr edenlerin îmânının kendilerini azabtan kurtarmaya yönelik bir îmân olduğunu, îmânın özgür bir bir ortamda, hür irâde ile gerçek­leşmesi anında kabul edilebileceğini, azâbı görme ve onu hissetme anında ise, kabul edilemeyeceğini ve bu nedenle söz konusu îmânın sahih olmadığını kaydetmektedir.[9]

Anılan ayetlerin yanı sıra tarif ve mahiyeti dikkate alındığında; îmânın ğayba müteveccih ve özü itibariyle ihtiyârî olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre hangi amaç ve cihetten gelirse gelsin irâdeyi devre dışı bırakacak bir baskı karşısında meydana gelen îmân sahih ve muteber olmayacağı gibi azâbı hissetme ve görme anında meydana gelen îmân da, îmân anlamını kaybettiğinden sahih ve geçerli olmayacaktır. Literatürde îmân etrafında zaman zaman farklı tartışmalar yapılmış olmakla beraber ümmetin ana kitlesini temsil eden ulemânın değerlendirmeleri genel olarak bu merkezde toplanmıştır.

Ye’s ve be’s halindeki îmân söz konusu olduğunda ilk akla gelen çarpıcı örnek Firavun’un îmânı konusudur. Bu konu, her ne kadar sınırlı bir kesim arasında değerlendirmelere konu olmuş ise de, müteahhirîn dönemde zaman zaman popüler hale gelerek gündem oluşturmuştur.

Firavun’un îmânı Ibnü’l-Arabî (ö. 638/1240) ile birlikte tartışma konusu olmuş, sonraki dönemlerde konu etrafında yapılan tartışmalar üzerine risâleler kaleme alınarak bunlardan oluşan önemli bir literatür meydana gelmiştir.
Her ne kadar Firavun’un îmânının muteber olduğu­na dair bazı ifadeler, ondan önce bir kısım Islâm âlimine isnad edilmekte ise de, tartışmanın merkezini, Ibnü’l-Arabî’nin, Firavun’un “tertemiz (tâhir ve mutah- har) olarak” öldüğünü kaydetmesi oluşturmaktadır.
[10] Daha sonraları birçok Islâm âlimi leh ve aleyhte risâleler yazarak konuyu değerlendirmiştir. Söz konusu risâlelerden anlaşıldığına göre Firavun’un îmânı konusu zaman zaman ciddi tartışmalara sebep olmuş, Osmanlı toplumunun önemli bir kesimi tasavvufun tesirinde kaldığından, sadece ilmiyenin değil aynı zamanda siyasetin de çözülme­sini beklediği bir probleme dönüşmüştür. Söz konusu risâlelerin özellikle Osmanlı ulemâsı tarafından kaleme alınmış olması ve risâlelerde kullanılan dil ve yöntem­den bu sonucu elde etmek mümkündür.

Firavun’un ehl-i necâttan olması Ibnü’l-Arabî ve onun benimsediği vahdet-i vücûd düşüncesi çerçevesinde fazla problem teşkil etmemektedir. Bununla beraber, daha sonraki dönemlerde Islâm âlimleri tarafından tartışmaya değer bulunmuştur. Zirâ vahdet-i vücûd düşüncesi ümmetin çok az bir kesimi hariç Müslümanlar arasında kabul görmemiştir.

Tartışmaların meydana gelmesine sebep teşkil eden önemli hususlardan biri Kur’ân’da geçen ilgili ayetlerdir. Bu konuda bir sonuca varmak için Islâm düşünce tarihinin ilk dönemlerinden itibaren kurumlaşarak gelişen üç önemli ekole (Mutezile, Eşâriyye ve Mâtüridîyye) mensup müfessir ve âlimlerin ilgili ayetlere getirdikleri açıklamalar ile bu konuda farklı bir görüş ileri sürerek tartışmayı başlatan taraf olan Ibnü’l- Arabî’nin de mensubu bulunduğu sûfiyyeden bir müfessirin yorumlarına bakmak yerinde olacaktır. Söz konusu ayetlerin başında konuyla doğrudan alakalı olan “Israiloğullarını denizden geçirdik. Firavun da, askerleriyle birlikte zulmetmek ve saldırmak üzere, derhal onları takibe koyuldu. Nihayet boğulmak üzere iken, “Israiloğulları’nın îmân ettiğinden başka hiçbir ilâh olmadığına inandım. Ben de Müslümanlardanım” dedi”[11] mealindeki ayet gelir.

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî bu ayetin tefsirinde Firavun’un îmânının sahih olmadığını belirttikten sonra bunun iki şeyden dolayı kabul edilmediğini kaydetmektedir:

1. Firavun azabı görme anında ve helâk korkusuyla îmân etmiş olabilir. Bu îmân hakiki îmân değil, kesin olarak gerçekleşmesi beklenen azabı defetme îmânıdır. Bu îmân tıpkı kâfirlerin ahirette azabı gördüklerinde Allah’tan kendilerine süre vermesini dilemeleri gibidir.[12] Şayet bunlar tekrar dünyaya döndürülürlerse yine de kendileri için yasaklanmış olan şeylere dönerler.[13] Onların gördükleri azâb Firavun’un yaşadığı helâk korkusundan daha büyük ve daha şiddetlidir. Onlar bu azab karşısında hakikaten îmân etmedikleri halde, sadece azabı defetmek için îmân ettiler. Aynı şekilde Firavun’un îmânı da azabı görme anında, onu defetme maksadıyla mey­dana gelen îmândır ve muteber değildir.

2. Imân ve islam insanın nefsini Allah’a teslim etmesinden ibarettir. Nefsi kendi elinden çıktıktan sonra, nefsi elinde olmadığından Allah’a teslim etmiş olmaz. Bu nedenle helâkin kesinleştiği anda yapılan îmân kabul edilmez. Mâtürîdî devamla başka bir ihtimalin de mümkün olabileceğini belirterek şunları kaydeder: Allah’a imâna “Kıyasu’l-ğaib ale’ş- şahid” yöntemiyle istidlâl etmekle ulaşılır. Bu da nazar ve tefekkürle mümkün­dür. Helâk anında ise, nazar ve tefekkür olmadığı gibi ğaib diye bir şey de söz konusu değildir. Çünkü helâkı (azâbı) açık bir şekilde görmektedirler. Bu neden­le helâk anında yapılan îmân kabul edilmez. Çünkü bu îmân hakikaten îmân değildir.[14]

Özet Îmân, Islâm âlimleri tarafından, insanın hür irâdesi ile benimsemesi gereken bir tercih olarak de­ğerlendirilmiştir. Bu nedenle, insanın irâdesini devre dışı bırakan her hangi hâricî bir tesirden dolayı ikrâr edilen îmânın geçerliliği tartışılmıştır. Buna örnek olarak, Hz. Mûsâ ve kavmini kova­layarak Kızıl Deniz’de boğularak ölen Firavun’un boğulmadan hemen önce ikrâr ettiği îmânın geçerli olup olmadığı hakkında birçok risâle kaleme alınmıştır. Ibnü’l-Arabî, bu konuda Islâm âlimlerinin genel yaklaşımına aykırı değerlendirmelerde bulunduğundan, risâlelerin önemli bir kısmı onunla aynı görüşte olmamakla beraber, onu savunma mâhiyeti taşımaktadır. Bu makale­mizde söz konusu yazma risâlelerden örnekler seçilerek konu üzerinde bir sonuca varmaya çalışıl­maktadır. Anahtar Kelimler: Îmân, Firavûn, Ibnü’l-Arabî, ye’s, be’s, yazma risâleler. Abstract Faith was evaluated by the scholars of Islam as a choice that it should be adopted by the free will of man. On that account, because of any external effect which disable human free will validity of the profess of belief was discussed. As an example, many treatises were written about that whether the faith of Pharaoh who drowned just before his profess of belief in the Red Sea while he was following the prophet Musa and his people was valid. Since Ibn al-Arabi’s’ relevant opinions were in opposition to general approach of Islamic scholars, significant part of the treatis- es were defended him, althouth they have different oppinion. In this article with selecting exam- ples in the given treatises we tried to reach a conclusion on this issue. Key Words: Faith, Pharaoh, Ibn al-Arabi, hopelessness, regret, historical writing treatise

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :