Hit (3347) M-2146

İmam Ebu Hanifenin Kelamcılığı

Yazar Adı : Ebu Hanife , Numan b. Sabit el Kufi İlim Dalı : Akaid
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Yazar Tanıtım
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2014-01-12 Güncelleyen : /0000-00-00

İmam Ebu Hanife'nin Kelamcılığı

Kelami karakter arz eden bir dönemde (80-150/699-747) yaşayan Ebû Hanîfe ilmi hayatının ilk yıllarında kelamla uğraşmış, kelami meselelerde araştırmalarda bulunup tartışmalara katılmıştır.

Oluşumlarını henüz tamamlayan kelami guruplarla olan münazaraları onu, çağının bütün fikir akımlarıyla yüz yüze getirmiş, onları tanıma imkanı vermiştir. Ebû Hanîfe dönemin fikri hareketlerinin merkezi Basra’ya sırf bu ortamda bulunup tartışmalara katılmak için yirmi küsür defa gitmiştir.

O dönem kelamı; kitaplardan öğrenilmekten ziyade temsilcileriyle konuşulup tartışılarak öğrenildiğinden, Ebû Hanîfe’nin Kelamı hangi hocalardan öğrendiği gibi bir soru cevapsız kalmaktadır.

Gerek eserlerindeki görüş ve istidlallerinden, gerekse münazaralarındaki uslubundan kelami meselelerde tavır beklenirken Kur’ân ve Sünnet ile birlikte sahabenin ve tabiun büyüklerini tavırlarından da istifade ettiği gözlemlenmektedir [1]. Bunlara göre; Ebû Hanîfe’nin kelam bilgisinin; birinci derecede, tartışıldığı şahıs ve rupların kendilerini ve görüşlerini anlatımlarına; ikinci derecede de; bu görüş ve yorumların Kur’an Sünnet ve zaman zaman da Sahabe ve Tabiûn ulemasının tavırlarına vurulmasına dayandığını söylememiz mümkündür.

İmam’ın kelamcılığındaki belirgin yön de; Ehl-i Sünnet’in yeni çıkan kelami meselelerdeki tavrını ilk defa olarak itikadi meselelerle birlikte kitaplaştırmasıdır [2]sonraları el-Muhâsibî (öl. 243/857) ve İbn-u Kullâb (öl. 2554/868) bu çığırı devam ettirip geliştirmişlerdir.

İman-amel ilişkisi,[3] kaza-kader,[4] Kur’an’ın Allah kelamı oluşu[5] lafız ve mana ayrımı,[6] istitaatın fiille birlikte kula verilişi,[7] kulların fiillerindeki sorumluluk boyutlarının fiile azmetmelerinde olup, yaratma açısından olmaması;[8] büyük günah sahiplerinin imanlarının hükmü,[9] Ehli Kıble’nin tekfir edilmemeleri[10] vs. meseleler onun Ehl-i Sünneti temsilen görüş belirtip taraf olduğu meselelerden bazılarıdır.

Ebû Hanife’de en az Mu’tezile kadar akılcıdır. Mutezile’nin gündemini oluşturan bütün meselelerde onlarla tartışması, onların akli faaliyetleri sonucunda vardıkları neticeleri akıl ve nakil açısından kritik edip yanlışlıklarını ortaya koyabilmesi bunu gösterse gerektir.[11] O akılcılığını Allah’a imanın aklen vacip olması görüşünde de açıkça görüldüğü gibi; imana binaen, şer’î usullerle sınırlandırmış, dine ve esaslarına tavır koyma, gerektiğinde şer’î nasları yok sayma ve ya tahrif etme yerine, aklını, İslam inançlarının yeni çıkan meselelere tatbikinde kullanmıştır.

İmam Ebû Hanîfe’ye göre Kelam, ilimlerin en şereflisi olup, fıkhın en yücesi; Fıkh-ı Ekber’dir.[12] Fıkıh ise; kişinin doğruları ve yanlışları bilmesidir.[13] Doğru olan; hem doğrunun hem yanlışın bilinmesidir.[14] Buna binaen de itikadiyattaki fıkhın, ameliyattaki fıkıhtan daha öncelikli olarak öğrenilmesi gerekir.[15] İtikadi bilgilerin savunması yapılabilecek derecede delillendirilmesinin de öğrenilmesi gerekir.[16] Ama bu delillendirme Kur’an ve Sünnetin bildirdiği itikadi esaslar çerçevesinde olmalı, Cedel ve Felsefeyle uğraşıp onlara kapılanların yaptıkları gibi meşru sınırın aşılması şeklinde olmamalıdır.[17]

İtikadi tartışmalara girmek; hakkın ortaya konması, ümmetin birliğinin sağlanması ve bid’atların imha edilmesi için olabilir. Ama bu ve benzeri gayelerin dışında; hasmın ayağının kaydırılması, şöhret, cedel kabiliyetinin gösterilmesi, dinin tartışmasız olan doğrularının tartışılır hale getirilmesi vb. gayeler için yapılması asla caiz değildir.[18]

İmam Ebû Hanîfebu görüşleriyle “Mu’tezilî Kelam” anlayış ve uygulamasından farklı bir kelam anlayışı ortaya koymuştur.cedeli, Kur’an ve sünnet çizgisine çekmiş, salt akli çerçevede gelişen ve Mu’tezileyi cemaatten ayıran, bidatlara inanır hale getiren kelam anlayışına kapılmayıp karşı çıkmıştır.

Bu karşı çıkış sonraları farklı şekillerde yorumlanmıştır. Kimileri onun kelama karşı çıkıp öğrenilmesini yasakladığını söylerken, diğer bir grupta onun kelama cevaz verdiğini hatta öğrenilmesini dini zaruriyattan kabul ettiğini söylemişlerdir.[19] Bizce Ebû Hanîfe Kur’an ve Sünnet çizgisinde geliştirdiği Cedel-kelam anlayışı doğrultusunda görüş belirtmiş, tavır koymuytur. Söz konusu ihtilaf onun bu anlayışının göz önünde bulundurulmamasından kaynaklanmaktadır. Onun kelam hakkındaki görüşünün farklı algılanmasında sebebiyet veren bir diğer âmil de; onun yada talebelerinin kelamla ilgili sözlerinin rastgele ve söyleniş sebepleri dikkate alınmadan genel değerlendirmelerle ele alınıp neticeye varılmasıdır.

Netice itibarıyla Ebû Hanîfe itikatla ilgili esasların öğrenilmesini “Fıkı-ı Ekber” olarak görmekte. Ehl-i Bid’atın mezheplerinin tenkit edilip yanlışlarının ortaya konulmasını da, ulemanın en temel sorumluluklarından birisi olarak kabul etmektedir. Onun karşı çıktığı; bid’atların, batıl görüşlerin, İslam dışı inanç ve düşüncelerin İslamiymiş gibi ele alınıp işlenilmesi, gündem maddesi yapılmasıdır. İslamî inançların delilleriyle öğretilmesi ve bid’atların tenkidi her zaman; İslam dışı fikir ve inançların ele alınıp incelenmesi ve reddi, gerekli oldukça yapılmalıdır.

Ebû Hanîfe’nin kelamı terk edişi de üzerinde durulası gereken bir konudur. Bazıları onun kelamı bid’at olduğu için terk ettiğini söylüyorsa da bu tespitin gerçeği tam olarak yansıtmadığı ortadadır. Zira Ebû Hanîfe meşru kelamı tenkit etmemiştir. Tenkit ettiği; kelamcıların gayri İslamî tavır ve görüşleridir.[20] Kelamı terk edişi bir başka ilme intisap için de değildir. Bu ilimde mahirleştiği ve öğrenilmesi gereken her meselesini öğrendiği içindir... Fıkıh ilmine intisabı ise kelamı bırakıp çarşıya döndüğü günlerde gördüğü bir rüya üzerine tekrar ilim tahsiline karar verip ilimleri faydaları açısından bir değerlendirmeye tabi tutmasından sonra olmuştur.[21] Her ne kadar bu değerlendirme neticesinde Fıkıh ilmini seçmişse de bu tercihi mahir bir kelamcı olarak yaptığı unutulmamalıdır. Yaklaşık olarak 102/720’de 22 yaşlarında Hammâd’ın meclisine intisap ettiğine göre; oğlu Hammâd bu intikal sırasında ya daha doğmamıştır, ya da henüz çocuktur. Hammâd büyüyüp ilim tahsil edecek yaşa geldiği yıllarda ise Ebû Hanîfe artık fetva veren ünlü bir fakihtir. Oğluna ilk tavsiye ettiği ilim, Kelam olduğuna ve kelamda mahirleştiğini görünce ona kelamı bırakıp Fıkha yönelmesini emrettiğine göre;[22] Kelamı, ne kendisi bid’at olduğu için bırakmıştır, ne de bu sebeple oğlunu kelamdan men etmiştir. Bu intikalin bir ilmin öğrenilmesinden sonra bir diğer ilme geçmekten öteye bir manası yoktur.

Ali el-Kâri’nin İmam Ebû Hanîfe'ye Nisbet Ettiği Kelam Karşıtlığı ve Değeri

Ali el-Kâri’nin eleştirdiği kelam tespitlerimize göre beş temel hatayı barındıran kelamdır. Bunlar 1. Şeriatte mücerret akılla görüş belirtip, vetva veren kelam ve kalamcı (bkz. Şerhu’l Fıkhı Ekber, s. 12) 2. Kur’an ve Sünnetten yüz çevirip hikmet sahibi oldukları söylenen görüşleriyle meşgul olan kelam ve kelamcı (a.g.e., 12) 3. Kur’an ve Sünnetin doğrularının felsefenin doğrularıyla çelişmediğini öne sürerek felsefenin batıl görüşlerini dine sokmayı hedefleyen kelam ve kelamcı. (a.g.e., 13) 4. Dinde cedele sebebiyet veren kelam. (s.9) 5. Kelamla itikadi bilgleri tahsil etmeye çalışan ve İslamî inançları Kur’an ve Sünnetten almayı terk eden kelam ve kelamcı. (s. 10)

Ebû Hanîfe’nin bir kelamcı olduğunu ve ona göre kelamın en şerefli ilimlerden birisi olduğunu savunanların başında da Ebû Hanîfe ve kelami görüşleri üzerine yaptığı çalışması da ünlü el-Beyadî gelmektedir. İşârâtu’l Merâm s. 35’te Ali el-Kari’nin eleştirilerine benzer özellikleri havi kelamı “mezmum kelam” nitelemekte ve meşru olan kelamın ; a- Kur’an ve Sünnetin doğrularının ispat ve müdafaasını yapan kelam ile (a.g.s, 47) b-Bid’atçı ve inkarcılara red için olan kelam. (a.g.e., 47) olduğunu kaydetmektedir.

Aslında bu iki farklıymış gibi görülen yöneliş aynı şeyi söylemektedirler. Birisi meseleye caiz olmayan kelam boyutuyla bakmakta ve kelamı tenkit etmektedir, diğeri ise meşru olan kelamı ön plana çıkartmakta ve gerekliliğini bahis konusu etmektedir.

Alî el-Kâri’nin Ebû Hanîfe’den kelamın zemmiyle ilgili olarak naklettiği sözler hep Ehl-i Bidat kelamı ve kelamcılarıyla alakalı sözlerdir. Örnekleyecek  olursak; EbûYûsûf “Kelamcıların arkasında namaz kılınmaz, doğruyu söylese bile” demiştir (Şehu’l Fıkhi’l Ekber, s. 9)Ali el-Kâri bu sözün manasını şöyle açıklar. “Kelamcı doğru sözü söylerken bile, hakkın ortaya konulmasını kast etmez. Bu ise hem fısk hem de bid’attir. Bidatçinin arkasında ise namaz kılınmaz...” söz konusu edilen kelamcı Ehl-i Bid’at kelamcısıdır.

Bir diğer örnek de “Kur’an mahluk mudur, değil midir” diye tartışan iki insan hakkında Ebû Hanîfe’nin “Bunlar bid’atçidir, arkalarında namaz kılınmaz” sözleridir. Dikkat edilirse bu örnekte de Ebû Hanîfe kelamı değil bu iki şahsın işledikleri bid’atı tankit etmektedir. Bu iki şahıs dinde tartışmaktadırlar. Dinde tartışmak ise bid’attir. Bu iki şahıs dinde tartışmasalar da hakkı ortaya konması için mübahese etselerdi “mezmum kelama” düşmemiş olacaklardır. (krş. Şerhu’l Fıkhi’l Ekber s.9) Görüldüğü gibi Ebû Hanîfe bu insanları sırf kelamcı oldukları için bidatçilikle nitelememektedir. Onları dini tartıştıkaları için bid’atçilikle nitelemektedir. Yani bid’at kabul ettiği dini bir meselenin delillendirilmesi, savunulması, ortaya konulması değil; doğru mudur-yanlış mıdır şeklinde onun tartışılmasıdır. Ebû Hanîfe doğrunun izahı, ispatı ya da savunulması için gerek fıkıhta gerekse itikadiyatta tartışmalara katılmıştır. Ama dini bir meselenin doğruluk ve yanlışığı açısından tartışılmasına hiç katılmamıştır.



[1] Ebû Hanîfe kaderin hak oluşunu ispat ederken İbnu Ömer (r.a.)’ın tavrından istifade etmiştir. Bkz. el-Hârizmî, Câmiu’l Mesânîd, I. 173, 174. Bu rivayeti çok yakın lafızlarl el-Fıkhu’l Ebsât’ta (36, 36)’da nakletmektedir. Büyük günah işleyenlein durumuyla ilgili tavrını da sahabeden aldığı anlaşılmaktadır. Bkz. el-Hârizmî , a.g.e., I. 187.

[2] El-Fıkhu’l Ekber Risâlesi bunun en güzel örneğidir. Naslara dayanan itikadi esasların yanı sıra Ebû Hanîfe’nin döneminde ortaya çıkıp tartışılan itikatla alakalı meseleler ve Ehl-i Sünnet’in bu meseleler hakkındaki görüşleri el-Fıkhu’l Ekber’de beraberce zikredilmiştir.

[3] Örnek olarak imanın tarifi hakkında bkz. el-Fıkhu’l Ekber, s. 62, 58; el-Vasiyye, s. 50; el-Âlim ve’l Müteallim, s. 15; el-Mekkî, Menâkibu Ebû Hanîfe, I. 76, 77; el-Kerderî, Menâkibu Ebû Hanîfe, II. 158; es-Semerkandî, es-Sehâiful İlâhiyye, s. 450, 461; Mektebetu’l Felâh, Kuveyt, 1985; Şehzâde, Nazmu’l Ferâid,s. 49; Matbaatu’t Takaddum, Kâhire, 1323 h. ; es-Sabûnî, el-Bidâye, s. 87, 88, D.İ.B. yay. 1979; en-Nesefî, et-Temdîd, s. 100; Dâru’s Sekâfe, Kâhire, 1977.

[4] Mesela kadere imanın hak oluşu ve deillleri için bkz.. el-Fıkhu’l Ebsât, s. 38; el-Fıkhu’l Ekber, s. 58; el-Vasiyye, s. 152; el-Vasiyye, 74; el-Beyâdi, İşâratu’l Merâm, 237; el-Hârizmî, Câmiu’l Mesânid, I. 125, 175.

[5] İbnu Abdilberr, el-İntika, s. 165,166; el-Fıkhu’l Ekber, s. 50, 59; el-Vasiyye, s. 151.

[6] el-Fıkhu’l Ekber, s. 58, 59; el-Vasiyye, s. 151.

[7] el-Vasiyye, s.152

[8] el-Fıkhu’l Êbsat, s. 37; Ebu’l-Leys es-Semerkandî, Şerhu’l Fıkhi’l Ebsat, s. 10; en-Na’sânî neşri, Kâhire, tsz; el-Fıkhu’l Ekber, s. 60;  el-Vasiyye, s. 151, 152.

[9] el-Fıkhu’l Ekber, s. 61; el-Âlim ve’l Müteallim, s. 18, 21; el-Mekkî, a.g.e., I. 79, 435; el-Fıkhu’l Ebsât s. 43; Risaletu Ebû Hanîfe İle’l Bettî, s. 68, 69.

[10] Risaletu Ebû Hanîfe İle’l Bettî, s. 68, 69; el-Mekkî, a.g.e., I. 434; el-Fıkhu’l Ebsat, s. 36; el-Âlim ve’l Müteallim, s. 18, 19.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :