Hit (3347) M-2061

İslami Hareketler ve İslam Devleti Mefhumu

Yazar Adı : İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Fıkıh Dersleri/2013-02-11 Güncelleyen : /0000-00-00

İslami Hareketler ve İslam Devleti Mefhumu

Moda tabirle söylememiz gerekirse günümüzün 'İslamcılar'ı metal yorgunu gibi devlet yorgunu düşmüş durumdalar. Günümüzde, etrafında yoğun tartışmalara yeniden dönülse de İslam'da düzen ve devlet tartışması asr-ı saadet kadar eskiye dayanır. Hz. Peygamberin (sav) refik-i a'laya irtihal etmesiyle birlikte Beni Sakife kuruluğu altında toplanan sahabeler arasında Resulullah'ın halefi ve kurulu yapının devamı noktasında kendiliğinden bir ittifak sağlanmıştır. Halef belirlenmesinde ise halifenin kim olacağı noktasında farklı adaylar arasında içtihadla tercih belirlenmesi cihetine gidilmiştir. Ensar kendi adayını, Hz. Ömer de (ra) Muhacirun adayı olarak Hz. Ebubekir'i (ra) teklif etmiştir.

Bu ilk halife seçilmesi meselesi tarihe ve geriye tartışmalı iki mesele bırakmıştır. Bunlardan birisi, halifenin Kureyşiliği meselesidir. Bu konuda Kureyş'in faziletleriyle alakalı bir takım hadislerden yola çıkılarak, 'imamlar'ın Kureyş'ten olacağına dair iddiaya dayanak yapılmak istenmiştir. Halbuki, Muhammed Ebu Zehra'nin da ifade ettiği gibi, Beni Sakife koruluğunda toplanan sahabeler bunu konu bile etmemişler. Dolayısıyla 'imamlar Kureyş'tendir' iddiasının şer'i bir dayanağı yoktur.

İddia edildiği gibi nasla sabit değildir. Gadir-i Hum'da Ehli Beyt'in imametinin nasla tayin ve sabit olduğu yönündeki iddia gibi imamların Kureyşiliği iddiası da havadadır ve naslarla müeyyed değildir. Beni Sakife kuruluğunda toplanan sahabeler kendi tezlerini savunmak için imamların Kureyşiliği konusunda herhangi bir delil ve dayanak sunmamışlardır.

Eğer müsellem bir hakikat olsaydı mesele ya tartışılır ya da tartışılmadan emre icabet edilirdi. Ancak bu hadise ile geriye imamların Kureyşiliği gibi yüzyıllardan beri devam eden şer'i bir galat-ı meşhur veya yanlış bir telakki kalmıştır. Arapların asabiyetini temsil etmesi bakımından imamların Kureyş'ten olması, içtimai olarak savunulabilecek bir husus olmakla birlikte bunun dini bir dayanağı var mıdır?

Muhammed Ebu Zehra veya günümüzün tanınmış usulu-i fakihlerinden Abdulvehhab Hallaf, halifelerin Kureyş'ten olacağına dair ilzam edici bir dini delilin ve buyruğun olmadığına kail olmuşlardır.

Kaldı ki, günümüzde genç kuşak İhvan mensuplarından veya temsilcilerinden Abdulmunim Ebu'l Futuh gibi düşünürler, hilafetin yatay boyutu olarak vahdetin ve ittihad-ı İslam'ın dini ve içtimai bir vazife olduğunu ve hilafetin dikey boyutunu temsil eden temsilci şahsın (halife) mahiyet ve statüsünün dini olmadığını söyler.

Bu şu demektir: Halifenin seçimi Müslümanlar arasında şuraya bırakılmıştır. Hatta Şia geleneğini tersyüz eden Iraklı şii yazar Ahmet Katib, Şia'da asıl olanın şura olduğunu ve dördüncü asır sonunda teşekkül eden İsna Aşeriyye mezhebinin sonradan şura yerine veraseti ve nasla tayini ikamet ettiğini ifade etmektedir.

Tarihi Hıristiyanlık miladı dördüncü asırda teşekkül ettiği gibi Ahmet Katib'e göre tarihi Şia da dördüncü hicri asırda teşekkül etmiş ve mezhebi inanç temellerini inşa etmiş ve şura yerine veraseti ve tayini esas almıştır. Katib'e göre veraset hakikat olsaydı Hz. Hasan hiçbir şekilde imametten feragat etmez ve kesinlikle Hz. Muaviye'ye biat etmezdi. Bu itibarla Ahmet Katib şia akidesinin çalkalanması ve ayıklanması gerektiğini savunmaktadır. Şia mütekellimlerinin şiaya soktukları evhamların ve hayali unsurların elenmesini ve elekten geçirilmesini istemektedir. Muhammed Bin el Hasan el Askeri'nin kaybolmasıyla birlikte Şia uleması, niyabet kurumu ve anlayışı geliştirmiş ve yanlış üzerine bir yanlış daha eklemiştir. Niyabet meselesi de Ayetullah Humeyni ile birlikte velayet-i fakih mesleğine dönüşmüştür. Dolayısıyla temelde sünnilerde ve Şiada şura kuralı vardır. Kureyşiliğin veya Ehl-i Beyt'in nasla imameti konusunda sıhhatli bir delil yoktur ve bu iddia tarihte Müslümanların şuraya dayalı sistemler geliştirmesinin önünü kesmiş ve engellemiştir.

Ahmet Katib bu yaklaşımı bir sapma olarak nitelendirmektedir. İslam'da yöneticiler halk tarafından seçildiği ve ilahi bir tayinle gelmedikleri için kutsiyetleri yoktur. Beşerdirler; hata ve sevapları kendilerinedir. Müşrikler melek peygamber bekledikleri gibi Müslümanlar da zamanla nasla tayin edilmiş ilahi yöneticiler aramışlar veya peşlerinde koşmuşlardır. Bu da Müslümanların gelişmesine sekte vurmuş ve hayalleri dışındaki melekelerinin daha az gelişmesine zemin hazırlamıştır. Maalesef, Müslümanlar hâlâ bu yanlışların pençesinden tam olarak kurtulabilmiş değiller. İslam'da yöneticiler kutsal olmadıklarından dolayı meşruiyetlerini Allah'tan değil, halktan alırlar. Allah'a dayansalar da Molla Kasım gibi onları halk sigaya çeker. Bu itibarla, sahabeler, Hz. Ömer'e kendisini kılıçlarıyla düzelteceklerini söylemişlerdir. Bu sorumluluğun ve paylaşımcı yaklaşımın bir gereğidir. İslam'da teokratik bir yapı yoktur. İslam'da yöneticiler hem yasamanın yüce kaynağı olan kitap ve sünnet, hem de halk ayağı yani şura ile bağlı ve mukayyettirler. Halka yaptıklarıyla ilgili hesap verirler. Halkın tarassutu ve gözlemi altında bulunurlar. İslami idare tarzının mutlakiyetçi bir yönü yoktur. Burada sözkonusu edilen idarecilere olan lüzum değil, bu lüzumun mahiyetidir. Devlet erkinin lüzumu dini ve sosyolojik olarak müsellem bir hakikattir.

Hz. Ali (kv) 'Muhakkak insanlara iyi ve kötü bir idareci lazımdır' demiştir.1 Hz. Ali'ye huruç ve isyan eden Hariciler ise nihilistler gibi dini açıdan da ve sosyolojik açıdan da imametin veya bugünkü tabirle devletin gerekliliğini red ve inkar etmişlerdir.

Kureyşilik Meselesi''ne gelince: "Böyle bir tercih dini mi yoksa içtimai mi?" sorusunun cevabı geçmişe dönük olarak içtimaidir. Muhammed Ebu Zehra Kureyşilik meselesinde şunları kaydeder: "Müslümanlar Kureyşi olmayan bir yetenekten sırf bu yüzden mahrum mu kalacaklar? Asilzade olmayan birisi sırf bu yüzden red mi edilecek? Bu mantık bizi, İslam'ın kaldırmaya çalıştığı ve peygamberimizin şiddetle red ve men ettiği cahiliyet adetine götürmez mi?"2

Ehl-İ Beyt Şartı: İmametle ilgili ikinci iddia ise Şia'nın ortaya attığı ve benimsediği iddiadır. Buna göre, imamete ehak olan taife Ehl-i Beyt'tir. Kureyşilik iddiasıyla Ehl-i Beyt iddiasını yan yana getirdiğimizde ve karşılaştırdığımızda şüphesiz Kureyşilik iddiasına nazaran Ehl-i Beyt iddiasının daha tutarlı olduğu görülecektir. Zira mesele yakınlık ise nesep yakınlığı kabile yakınlığından daha ileridir. Fazilet karşılaştırılması yapıldığında da aynı sonuca çıkılacaktır. Ehl-i Beyt'in faziletlerine dair hadislerin çokluğu malumdur. Bununla birlikte Ehl-i Beyt tanımı statik değildir. Sadece soy veya sopla alakalı olsaydı Selman da bu kapsam içine giremezdi. Dolayısıyla Ehl-i Beyt daha ziyade manevi yönü olan bir vasıftır. Ve Şah-ı Geylani olarak bilinen Abdulkadir Geylani ve Veliyullah Dihlevi gibi kimi büyük zevatın Ehl-e Beyt'e nisbeti rüyayla sübut bulmuştur. Buna itiraz gelse bile Ehl-i Beyt kavramının sulbün ötesinde manevi bağlantılarla da sübutu kabul görmüştür. Bu bağlamda Hz. Peygamber (sav) kızı Fatıma'yı uyararak, "Herkesin ameliyle geldiği sırada sen nesebinle gelme (nesebinle karşıma çıkma)" buyurmuşlardır.

Şia, Hz. Ali'nin (kv) Hz. Ebubekir'e biatını 6 ay kadar geciktirmesini de nasla tayininin bir işareti olarak sayma eğilimi içinde olmuşlardır. Bununla birlikte şia da kendi arasında Ehl-i Beyt içinde kimin imamete layık olduğu noktasında ihtilafa düşmüşlerdir. İnkiraza uğrayan Keysaniye fırkası, imametin Ali çocuklarına münhasır olduğunu ileri sürerler. Zeydiye ise imameti Hz. Fatıma'nın çocuklarına hasretmiştir. İsna Aşeriye ise imamet hakkının sadece Hz. Hüseyin'in soyuna ait olduğunu ileri sürmüştür.

Netice itibarıyla, hilafet için Kureyş şartı gibi Ehl-i Beyt şartı gibi batıldır.

Muhammed Ebu Zehra'nin da ifade ettiği gibi, Beni Sakife koruluğunda toplanan sahabeler bunu konu bile etmemişler. Dolayısıyla 'imamlar Kureyş'tendir' iddiasının şer'i bir dayanağı yoktur.
Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.koprudergisi.com/index.asp?Bolum=EskiSayilar&Goster=Yazi&YaziNo=676