Hit (3851) M-1918

Hesap Böyle Verilir

Yazar Adı : İlim Dalı : Tenkit
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-02-13 Güncelleyen : /0000-00-00

Hesap Böyle Verilir

Bu yazıyı yalnız Türkler için yazıyorum. 1931’den beri Türkçülüğe ait yazılar yazdığım için Türkçü efkar-ı umumiyenin şahsım üzerindeki düşüncelerinin bence çok büyük bir değeri vardır. Samimiyetimden şüphesi olan en genç Türkçü bile, bana açıkça sorduğu zaman, hesap vermekten çekinmem. Hatta genç Türkçülerin benim hakkımdaki iyi niyetli tenkitlerini de ne kadar iyi karşıladığımı beni tanıyanlar görüp denemişlerdir. Onun için, benim samimi Türkçülüğümü inkar eden, ülküyü şahsi ihtiraslarım için kullandığımı iddia eden yersiz hücumlara cevap vermeği borç bilirim.

Beş ikinci-teşrin 1942’de çıkmağa başlayan Gök Börü dergisinde “Hesap Veriyoruz” başlığını taşıyan, fakat iyi hesap veremeyen bir yazıda hemen hemen bütün yazı yazan Türkçülere ve bu arada bana yöneltilen hücum ve hicivlere karşılık vermek için kalemi elime alıyorum.

Cihat Savaş Fer imzasını taşıyan, fakat Reha Oğuz Türkkan tarafından yazıldığı pek belli olan bu yazıda birçok Türkçü batırılmış ve ortada samimi Türkçü olarak yalnız Reha Oğuz Türkkan bırakılmıştır. Türkçülüğü büyük bir manevi zarara sokup solcuları sevindiren ve Türkçüler üzerinde pek fena bir intiba uyandıran bu yazının özü şudur:

1- Reha Oğuz Türkkan’ın çevresinde 1935’de toplanmış olan ülkücüler kendilerine “Bozkurtçular” diyerek ortaya atılmışlar ve ölmüş olan Türkçülüğü diriltmişlerdir.

2- Eskiden Türkçü diye tanınan kimselere başvurarak yardım dilemişlerse de, ben de içlerinde olduğum halde, herkes çekinmiş. Hatta ben onların çıkaracakları dergide eski şiirlerimin başka bir imza ile neşrine razı olmuşum (yani onların dergisinde imzamın bulunmasından korkmuşum).

3- Nihayet bunlar dergilerini çıkarıp Türkçülüğü muzaffer kılınca hepimiz bu nimetten istifadeye koşarak, Bozkurtçuların reklamları sayesinde meşhur olmuşum.

4- Ben, iradesi zayıf ve şeflik malihülyasına saplanmış birisi olduğum için bir gün İsmet Rasin'in otomobili ile yaptığımız bir gezintide onlara şef olmayı teklif etmişim.

5- Türkçülüğün Bozkurtçular eliyle muzaffer olduğunu gören Orhan Seyfi ile Yusuf Ziya da Reha Oğuz’un teşvik ve yardımı ile Çınaraltı dergisini çıkarmağa başlamışlar.

6- İsmet Rasin, Bozkurt’a menşei şüpheli paralar bulduğu ve Türk ırkından olmadığı için aralarından çıkarılmış.

7- Ben, Bozkurtçular sayesinde meşhur olduktan sonra aralarından çekilmiş ve bana şeflik vermedikleri için onlara düşman olarak Ankara’ya aleyhlerinde ihbar yapmış ve Bozkurt’un çıkmasına sebep olmuşum.

8- Nurullah Barıman Bozkurt’un parasını yediği için atılmış.

9- Şimdi Türkçülük bu zararlı şahıslardan temizlendiği için artık yolunda hızla yürüyecekmiş.

* * *

Bin bir gece masallarına benzeyen bu yazının, Cihat Savaş Fer imzasını taşımasına rağmen Reha Oğuz tarafından yazıldığı bellidir demiştim. Cihat Savaş’ı tanıyanlar onun yazı yazmayacağını bildikleri gibi içinde “ilkin” gibi Reha’nın daima kullandığı kelimelerin ve “bizimle” yerine “bizle” demek gibi yanlışların bulunduğunu görenler de yazının Reha’ya ait olduğunu anlamışlardır. Daha dün Reha tarafından övülen birçok Türkçünün bugün hep birden yine onun tarafından hicvedildiğini okuyanlar ise bu yazıda yalnız şahsi duyguların hakim olduğunu elbette kestirmişlerdir.Çünkü bu kadar Türkçünün birden fena olmasına imkan olmadığı gibi hepsinin birden Reha tarafından kadro harici edilmesi de şüphesiz aklın alacağı şey değildir. Hakikat şudur ki, kendisiyle birlikte çalışmak kabil olmadığı için İsmet Rasin, Atsız, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Nurullah Barıman, Sami Karayel gibi Türkçüler Reha Oğuz’la ilgilerini kesmişlerdir. “Aramızdan çıkardık” demek için ortada bir şirket veya cemiyetin bulunması icap ederdi. Böyle bir şey olmadığı için “aradan çıkarmak” değil, “ilgiyi kesmek” bahis mevzuu olabilir. Fakat eğer muhakkak “aradan çıkarmak” fiili mevcutsa bunun bir “çokluk” tarafından bir “ferd”e tatbik edilmesi zaruri olur ki bu takdirde aradan çıkarılanın birçok Türkçü karşısında tek kalmış olan Reha Oğuz olması gerekir.

Emek ve zaman harcayarak yazdığım bu satırlara acımakla beraber isnadları reddetmek mecburiyetinde bulunduğum için bütün bu ileri anlatmak ve Türkçü efkar-ı umumiyeye bu meselenin iç yüzünü göstermek artık benim için bir vazife haline gelmiştir. Gereken yerlerde şahit ve vesika göstererek istemeye istemeye bazı şeyleri açığa vuracağım için esef duyuyorum. Fakat buna mecbur edildiğim için de her halde mazurum:

1938 yazında idi. Bir gün Maltepe’deki evime bir genç gelerek benimle (benle değil) görüşmek istediğini söyledi. Çantasında birçok kağıt, dosya, yazılar olan bu genç, kendisini “Orhan Türkkan” diye tanıttıktan sonra cebinden bir kağıt çıkararak bana uzattı ve: - “Hala bu fikirde misiniz?” diye sordu. Kağıda baktım: Vaktiyle “Atsız Mecmua”’daçıkan manzumelerimden birinin son dörtlüğü idi ki:

Hey arkadaş! Bu yolda ben de coşkun bir selim;

Beraberiz seninle!.. İşte elinde elim.

Seninle bu hayatın gel beraber gülelim

Ölümüne, gamına, tipisine, karına.

mısralarından ibaretti. Aktörce hareketlerden hoşlanmadığım için bu “numara” hiç de hoşuma gitmedi. Arkası ne gelecek diye düşünerek ve samimi duygularıma makes olarak: -“Evet, hala bu fikirdeyim” diye cevap verdim. Tiyatro başlıyordu. Karşımdaki genç “öyleyse konuşabiliriz” diyerek çantasını açtı. Bir yandan da anlatmağa başladı. Dedi ki:

- “Türkçü bir mecmua çıkarcağız. Türkçülüğü yaymak için bir cemiyet kurduk. Mecmua bu cemiyetin organı olacak. Sizden de yardım istiyoruz.”

- “Nasıl bir cemiyet? İçinde kimler var? Kaç kişisiniz? Reisiniz kim?” diye sordum.

- “Cemiyetimiz gizlidir. Seksen kişi kadar varız. Reisimiz Avni Motun’dur.” Diye cevap verdi. Avni Motun adını ilk defa işittiğim gibi daha yeni gördüğüm bir gencin gizli bir cemiyetten dem vurmasını nasıl karşılayacağım da belliydi. Kendisine, cemiyet azasını teşkil eden seksen kişinin kimler olduğunu sordum. Ankara’daki yüksek tahsil ve lise talebeleri olduğunu söyledi.

- “Mecmua çıkarmak için yüksek tahsil mezunu bir yazı müdürü ister; onu nereden bulacaksınız?” diye sordum. Bunun üzerine, Ankara Lisesi’nde edebiyat öğretmenleri olan Fevziye Abdullah’ın yazı müdürlüğünü üzerine aldığını söyledi. Çok değerli bir edebiyat öğretmeni olan Fevziye Abdullah’ı tanıyordum. Onun da cemiyetten olup olmadığını sorup menfi cevap alınca bana bahsolunan şeylerde hakikate uymayan birçok noktalar bulduğunu anladım.

Orhan Türkkan, kendisini ve sözlerini şüphe ile karşıladığımı görünce kendilerinin, vaktiyle çıkardığım “Atsız Mecmua” ve “Orhun”’dan milli feyz aldıklarını, kendi çıkaracakları “Ergenekon”un da “Atsız Mecmua” ve “Orhun” yolunda gideceğini söyleyerek dil dökmeğe başladı ve çantasından çıkardığı kağıtlara bakarak programlarını anlattı. Bu, yaman bir programdı. Felsefe, içtimaiyat, ruhiyat, tarih, şiir, roman, siyaset ve her şey vardı. Yüzlerce eser yazacaklardı. Binlerce satacaklardı. Şunu bunu yapacaklardı. Velhasıl birçok fiillerin istikbal sigalarını tasrif ederek bana bir hayli projelerden bahsetti. Sonra “şu yazıyı nasıl buluyorsunuz” diyerek çantadan çıkan bir yazıyı uzun uzun okudu. Herhalde kendisinin pek hoşuna gittiği anlaşılan bu yazı hiçbir fikri değeri olmayan alelade bir edebiyattı.

Uzun konuşmaların sonunda benden yazı istediği zaman henüz kendilerini tanımadığımı, yazı vermek için de dergilerini görmemin şart olduğunu söyledim. O zaman:

- “Atsız Mecmua’da çıkmış olan eski manzumelerinizi dergimize alabilir miyiz?” diye sordu. “Alabilirsiniz” dedim. İlk görüşmemiz böyle bitti.

Bir müddet sonra Avrupa şehirlerinin birisinden bir kart aldım. “Reha Oğuz Türkkan” imzasını taşıyordu. Reha, bana gelen Orhan Türkkan’ın kardeşiydi. Ankara’ya geldikten sonra da mektuplar yazmağa, “Ergenekon” hakkında izahat vermeğe, Türkçülük için ne şekilde çalışmağa hazırlandıklarından bahsetmeğe başladı. O da gizli cemiyet teranesinden dem vuruyor, büyük projelerden söz açıyordu. Halbuki ben gizli cemiyetin de, onun reisi diye tanıtılan Avni Motun’un da bir hayal mahsulü olduğunu anlamıştım. Çünkü meşhur Kun yabgusu “Mete”nin adının daha doğru söylenişi olan “Motun”u bizden başka birkaç Türkiyatçıdan başka kimse bilmiyordu. Bunu ısrarla ileri atan da Hüseyin Namık Orkun’du. Belliydi ki Hüseyin Namık’la temasta bulunup ondan da yazı almağa çalışan Reha Oğuz Türkkan, bu adı ondan duymuş ve muhayyel bir Avni’nin sonuna ekleyerek esrarengiz bir şahsiyet yaratmıştı. Maksat da esrarlı bir hava meydana getirerek gençlerin ilgisini çekmek ve Avni Motun’un mutlak vekaletini alarak onun adına söz yürütmekti.

Nihayet 10 İkinci-teşrin 1938’de aylık “Ergenekon” dergisinin ilk sayısı çıktı. Daha önce benden, tanıdığım Türkçülerin adreslerini istemişler, ben de göndermiştim. Ergenekon’un ilk sayısından onlara da onar, yirmişer tane yolladıklarını, benim adımı vererek kendilerini reklam ettiklerini, Ergenekon’u satmaları için de birer mektup yazdıklarını sonra öğrendim. Kendilerine gizli bir cemiyet azası süsü veren bu gençlere karşı o zamana kadar duyduğum şey yanlı bir güvensizlikti. Fakat Ergenekon’un ilk sayısındaki “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı yazıyı görünce, kendisini dahi sanan pek toy bir genç karşısında bulunduğumu anladım.

Bu ilk sayıya benim eski manzumelerimden birini almışlar ve altına “Bozkurt” diye imza atmışlardı. Bu manzume evvelce imzamla çıkmış olduğu için benim olduğunu herkes biliyordu. Onun için buna aldırmadım. Yoksa şimdi Gök Börü’de iddia olunduğu gibi onların dergilerine yazı yazmaktan çekindiğim için başka bir imza ile çımasını istemiş değildim. Bilakis onlar benim manzumemin altına kasten “Bozkurt” imzasını atarak kendi lehlerine propaganda yapıyorlar, “Atsız bizim cemiyetimizdendir, fakat kendi imzasını koymağa şimdilik mezun olmadığı için Bozkurt imzasıyla yazıyor” diye rivayetler çıkarıyorlardı. Bunları epey sonra öğrendim ve anladım ki bu plan, yani benim manzumemin Bozkurt imzasıyla çıkması, dostlarımı “işte Atsız da Bozkurtçudur” diyerek kendi aralarına almak için hazırlanmış bir inandırma vesilesidir.

Fakat Ergenekon ilk sayısındaki şaheser asıl bu değildi. Bu “Tarihin ve Tekamülün Amili” başlıklı yazı idi. Bunu Reha Oğuz yazmış ise de başka bir gencin imzasını atmıştı. Sebep be bu yazının Reha Oğuz’u göklere çıkaran bir methiye olmasıydı. Bu yazı o kadar garip bir yazı idi ki onu okuyan ve benim tavsiyemle kendisine satmak için on tane mecmua gönderilen bir arkadaş, paketi açmağa bile lüzum görmeden mecmuaları olduğu gibi geri göndermişti. Hakkı da vardı. Çünkü bu yazıda mühim keşfiyat yapılıyor ve lise mezunu bir genç ilmi ve tarihi baştan başa değiştiriyordu. Bakın, bu şaheserden size bazı satırları aynen alıyorum:

Bu önsözü yazmamı rica eden Oğuz’un mektubunu alınca, bir an düşündüm: Avrupa’da bile akisler uyandıracak olan bir eseri takdim edecektim! Ve işte, ey garplı ve şarklı bilginler, size bağırıyorum: Gelin! Türklüğün er meydanı hepinize açık! Savaşın!Fakat bu mert Türk çocuğunun, kanından aldığı asaletle ifade ettiği bu hakikati okumazsanız, dar görüşlü olmaktan hiçbir zaman kurtulamazsınız. Cehaletin, inanmamalığın, inatçılığın ve gururun kötü siyah rengine bulanmayın. Ve bu eseri, Oğuz, Türk ırkına olduğu kadar, cahillere ve bilginlere de hediye etti. Var ol, Oğuz! Sen bu eserle , uzun asırlar, hiç unutulmayacaksın. Bugün seni anlamak istemeyenlerin çocukları, yarın bu eserini hürmetle okuyacaklar ve acıyacaklar babalarına. Ne acı bir acıma! Ne acı bir akıbet! Onu bilmek istemeyenlerin çocukları bildi. Onu anlamak istemeyenlerin çocukları anladı.

Oğuz Türkkan adlı bir yiğit “Tarihin ve Tekamülün Amili” adlı bir eser yazdı. Bu mevzuda bir eser yazabilmek ve bundan çıkan hakikati ispat edebilmek için doktor, profesör veya ordinaryus profesör unvanları bile azdır. Bu bahislerde mütehassıs olanlar gayet iyi bilirler: Avrupa’nın ve Amerika’nın en derin bilgili dahileri bile, tarihin amilini bulamamış veya yanlış yollara sapmışlardır. Halbuki Oğuz’un ne muhterem bir göbeği, ne saygı değer bir ak sakalı, ne asırlık bir yaşı, ne de doktor , profesör gibi bir sıfatı vardır. Ona kim inanacak? Onu kim okuyacak? Bakın, ey değerli okuyucu kardeşler, Oğuz mektubunda ne bedbin konuşuyor:

“… Hiç okunmayacak! Kimse okumayacak! Gençlik ve halk ciddi mevzulardan hoşlanmadığı için; aydınlar okumağa alışmadıkları için… Hatta bu bahiste mütehassıs geçinenler bile okumayacak! Hakları da yok değil! Meşhur değilim, halbuki bu mevzuları halledemeyen Avrupalı bilginler meşhuru alemdirler…. Hayır! Hayır! Hikmet! Beni değil çıkardığım neticeyi; adımı değil , bulduğum hakikati tanıyın! Bu tek hakikati sevin! Ona gerçek olduğu için bütün kuvvetinizle inanın. İnanın! Irkınızın ülküsü o olursa, dünyanın birincisi olmak için asırlarca beklemeğe lüzum kalmaz. Fakat inanabilmek için de okumak, anlayarak, hazmederek okumak lazım! Fakat kim okuyacak? Öyle ise kimse inanmayacak! Türk, ırkının ülküsünü tanımayacak. İşte bunun için üzülüyorum" Oğuz, şuurla düşünmeğe başladığı yaştan beri, felsefeye sarılmıştı………………………………………..............

Bunun için pek çeşitli olan birçok ilimlere merak sardı: Lengüistik, mitoloji, arkeoloji, jeoloji, klimatoloji, paleontoloji, antropoloji, etnoloji, etnogrofi, felsefe, ruhiyat, tarih, preistuvar, sosyoloji,kozmogoni, hukuk, edebiyat, iktisat tarihi, güzel sanatlar tarihi ilh……………………………...........

Fakat bu taşlar ne kadar esaslı, ne kadar çok olursa, inşa edeceği bina o kadar sağlam olurdu. Bunun için çok okuması lazımdı.Anormal okuyanlardan bile fazla okudu, gözlerini körletircesine okudu. Başka hiçbir şeyle meşgul olmadı. Gece gündüz okudu. Hepsinden bilgi edindi. Hatta o kadar kıymetli tutulan Avrupalı bilginlerden bile fazla okudu. Sen, Oğuz, fevkalade çalışma ile kanından gelen o müthiş kudretle düşünerek, zekanı işleterek, bu işi başardın. Okudun, düşündün,öğrendin… Hakikatı bütün çıplaklığı ile ortaya koydun! Var ol Türkkan!

İşte bundan sonra Oğuz’a yepyeni bir çığır açılmış oldu. Felsefede materyalistken spirütüalist oldu. Ferdiyetçi iken, beynelmilelci oldu. Sanki gözünün bağı sihirli bir el tarafından aniden çözülüvermişti.Yürüdüğü yanlış yolu dehşetle gördü. Bu yolun sonunda (materyalizm,ferdiyetçilik= menfaatçilik,milliyetsizlik yolunun sonunda) hem o fert için, hem de o ferdin mensup olduğu cemiyet için korkunç bir uçuruma düşmek vardı. Oğuz, ruhuyla ve tabiatle yaptığı bu müthiş didinmeden sonra, gözünü kör eden, yolunu şaşırtan bağı çözüp çıkardı. Fakat ırkdaşları hala, gözler kapalı, felaketten habersiz, uçuruma doğru yürüyorlardı. Bu eser onlar için yazılmıştır...............

Oğuz Türkkan, hakikati gördükten ve inandıktan sonra, ırkdaşlarını düşündü. Her okuyanın muhakkak inanması, ikna olması için hakikatı birer meydana sererek yazdı. İlkin kitap yazmak istiyordu………….

* * *

İşte Hikmet Tanyu imzasıyla çıkmış olmasına rağmenReha Oğuz’un kendi kendisini öven, göklere çıkaran; doğunun ve batının bilginlerini hiçe sayarak liseden henüz çıkmış olduğu halde on, on beş ilim sahasında bilgiçlik taslayan yazısı böyle tuhaf bir yazıydı ve Reha Oğuz da yazı hayatına böyle tuhaf bir makaleyle başlıyordu. Hele aynı Ergenekon’un ilk sayısında onun felsefe tarihi yazmaya muhtelif rejimleri ilmi bakımdan münakaşa etmeğe kalkıştığını görünce pek tecrübesiz, fakat heveskar bir genç karşısında olduğumuzu anlamış ve bir mektup yazarak kendisine nezaketle bu yazıların kötü tesirini harbe vermiştim. Mektup, tesirini yaptı: Ergenekon’un ikinci sayısında (sf. 25) şöyle bir tavzih çıktı:

DİKKAT

Geçen sayıki Tarihin Amili adlı tefrikanın ön sözü hepimiz üzen bir şekilde çıkmıştır. İstanbul’da tashihleri yaptırdığımız genç arkadaş coşkunluğunu tesiriyle yazıya –kendiliğinden- birçok yeni parçalar ilave etmiş. Bu yüzden ön söz, adi bir methiye şeklini almıştır. Bu sırada ben Avrupa2da bulunduğum için, bu vaziyetten haberdar olamadım. Yoksa katiyen bu methiyeci yazıyı tefrikanın başına koydurmazdım. Ergenekon basılıp elime geçtiğinde, pek çok üzülerek hayret ettim.Önsöz, bu arkadaş tarafından o kadar tahrif edilmiştir ki, yazının sahibi Hikmet Tanyu bile kendi yazısını tanıyamadı. Bu dalkavukça önsöz, okuyucularımız üzerinde çok kötü tesir yapacağından mesul arkadaşa lazım gelen ihtarı yaptık. Hepinizden ricam: Geçen sayımızın önsözünü mazur görün ve muhteviyatını unutun.

R.O. Türkkan

Bu tavzihe dikkat edenler, niçin Hikmet Tanyu tarafından değil de Reha Oğuz tarafından özür dilendiğini pek güzel anlarlar. Bundan başka bir musahhihin, tashih ettiği makaleyi tanınmayacak şekilde değiştirmesi de aklın alacağı bir mazeret değildir. Zaten bu şekilde neşriyatın da daha çok devamına imkan kalmamış, 1939 yılının ilk ayında çıkan üçüncü sayısından sonra Ergenekon kapatılmıştı.

İşte tam bu sırada iki nokta şiddetle dikkatimi çekti ve şüphelerimi arttı. Bu iki nokta şunlardı:

1) İzmir’de bazı Türkçü gençlerin epey zamandan beri “Kızıl Elma” adında bir dergi çıkarmayı tasarladıklarını işitmiştim. Bu gençlerin Reha Oğuz Türkkan’la ve onun gizli cemiyeti (!) ile hiçbir ilgisi yoktu. Fakat böyle olduğu halde Reha Oğuz, Türkçülerden birisine gönderdiği mektupta “kendi cemiyetlerinin İzmir şubesi tarafından Kızıl Elma adlı bir derginin çıkarılmak üzere olduğunu” yazdı. Demek ki memlekette parlayan her Türkçülük kıvılcımını kendi eseriymiş gibi göstermek sevdasında idi.

2) Bana yazdığı mektuplarda bir karışıklık vardı: Kardeşi Orhan Türkkan için bazı mektuplarında “ağabeyim”, bazılarında da “küçük kardeşim” diyordu.

Bunlardan başka bu sırada Ankara’dan aldığım mektuplar şüphelerimi bir kat daha arttırmıştı. Çünkü bu mektuplardan birisi Ankara’dan Rıza Nur, Zeki Velidi ve Atsız isimlerini istismar ederek bu üç Türkçüyü kendi cemiyetlerinin (!) mensubu imiş gibi gösterdiğini bildiriyordu. Hakikaten- sonradan öğrendiğime göre- Reha, böyle propagandalar yaparak bütün tanınmış Türkçüleri kendi mevhum cemiyetlerinin azası gibi gösteriyor, böylelikle kendi etrafında bir topluluk yapmağa uğraşıyordu. Kendisini kimse başkan diye tanımayacağı için bir de Avni Motun adında esrarengiz bir reis uyduruyor ve ondan alınan direktiflerle bu müthiş gizli cemiyetin faaliyeti (!) başlıyordu. O zaman Ankara’da bulunan Ziya Özkaynak’tan aldığım bir mektup, Reha’nın – burada anlatmağa lüzum görmediğim- pek çocukça bir takım planlar yaptığını da bildirdiğinden, kendisine yine bir mektup yazarak bu hareketlerinden vazgeçmesini, aksi takdirde, dergilerinde eski manzumelerimin dahi neşrine müsaade etmeyeceğim gibi mecmualarını da kimseye tavsiye etmeyeceğimi bildirdim. Bunun üzerine aşağıdan alan bir mektupla cevap verdi ve yakında İstanbul’a gelerek benimle görüşeceğini bildirdi. Kendisi gelmeden önce de Mühendis Mektebi talebesinden olan arkadaşı Cihat Savaş Fer’i bana göndererek yeniden yazı istetti. Kendilerine evvelce Sivas’taki “Yıldız Dağı” dergisinde çıkmış olan (1Mart 1939 tarihli dokuzuncu sayı, sayfa altı) “Adsız Şiir” adlı manzumeyi verdim. Fakat yiğitlikten dem vurmalarına rağmen bunu basamadılar ve “Yakarış” adlı ilk bölümüyle iktifaya mecbur kaldılar. Kapatılan Ergenekon yerine bu sefer “Bozkurt” adında bir dergi çıkarıyorlardı. İlk sayısı 1939 mayısında çıkan dergileri için birçok Türkçülere başvurarak yazı istediklerinden Bozkurtta San’an, Abdülkadir İnan, Nejdet Sançar, Hüseyin Namık Orkun ve Fethi Tevet’in de yazıları vardı. Reha’nın ruhi hastalığı olmasaydı dergi pek ala yürüyüp tutunacaktı da… Çünkü 1929 haziranında çıkan ikinci sayısına Besim Atalay da yazı vermiş, böylece kadro biraz daha kuvvetlenmişti. Fakat Bozkurt dergisi ikinci sayıdan sonra yine kapandı ve aşağı yukarı bir yıl çıkamadı. İşte bu sırada tatil mevsimi geldi ve Reha ile tanışmamız kabil oldu. O, benden çok Nejdet Sançar’la mektuplaştığı için yine onun vasıtasıyla beni görmek istiyordu. Nejdet Sançar da Sivas’tan Istanbul’a gelmiş ve Maltepe’de kalmağa başlamıştı. Nihayet bir gün, aldığı mektup üzerine Maltepe vapur iskelesine giderek Büyükada’dan gelen Reha Oğuz’u evine getirdi. Reha o günkü görüşmemizde kendisine yaptığım tenkitlere tevazu ile cevap veriyor ve dediklerimi kabul etmiş görünüyordu. Bu konuşmamızda ne kadar gayr-ı samimi olduğunu tabiidir ki, anlayamamıştım. Bilhassa hayali olduğuna inandığım “Avni Motun”’u bana şöyle anlatmıştı: Avni Motun, Reha’nın ana cihetinden akrabası imiş. Onlara ilk Türkçülük sevgisini o vermiş. Hatta bahis mevzuu olan 70-80 genci bir cemiyet halinde toplayan ve onlara Türkçülük telkini yapan Avni Motun’muş. Fakat bu 70-80 gencin hepsiyle temas etmez, yalnız altı tanesiyle görüşürmüş. Bu altı kişi de Avni Motun’dan aldıkları dersleri ötekilerine öğretirlermiş. Araklarında büyük bir disiplin varmış. Gençlerin Avni Motun’a güveni büyükmüş. Fakat iki yıl önce Avni Motun ölmüş. Onunla bizzat temasta bulunan altı kişi, ölümünün öteki azalardan saklamışlar. Çünkü ölümünü duyarlarsa belki dağılırlarmış. Şimdi Reha Oğuz, Avni Motun’un adına söz söyleyerek o gençleri idare ediyormuş.

Bazı Osmanlı padişahlarının ölümünü andıran bu hikayeye tabii inanmadım. Fakat Türkçülükte hevesli göründüğü için de “belki zamanla kusurlarını düzeltip doğru yola girer” dedim. Ailesini, ırkını sordum. Baba cihetinden Kastamonulu, ana cihetinden Azerbaycan’da Genceli olduğunu söyledi. Bana pek mufassal bir şecere verdi: “İsterseniz nüfus kütüklerinden tahkik edebilirsiniz” dedi. Bu da boş bir sözdü. Bizde nüfus teşkilatı pek yeni olduğu için biz, nüfus kütüklerinden ancak büyük babalarımızı öğrenebilirdik. Daha ilerisini şifahi aile rivayetlerinden öğrenmeğe mecburduk. Pek hayalperest olan Reha, ihtimal ki Ziya Gökalp’ın “Kızıl Elma” adlı hikayesinin tesirinde kalarak kendisinin böyle bir şeceresi olduğuna inanmış ve buna başkalarını da inandırmak istemişti. Fakat bütün bunlar olmasa bile kendisini fazla reklam edişi, hatta kendisi hakkında başka imza ile methiye yazışı ve dergiye herkesin dikkatini çekecek şekilde oklar nidalar, istifhamlar koyuşu Türk ahlakına hiç de uygun değildi.

Gittikten sonra Nejdet Sançar’la kısa bir konuşma yaparak samimi gözüktüğü müddetçe yazı ile ona yardıma karar verdik. Bilhassa Türk tarihine ait birçok şeyler sorarak not etmesi, öğrenmek istediğine delil gibi gözüküyordu. Bu sebeple de “belki düzelir” diyerek Bozkurt dergisine yardımı kararlaştırdık.

1940 mayısında Bozkurt’un üçüncü sayısı çıkarken dergiye Hamza Sadi Özbek ve İsmet Rasim gibi iki genç Türkçü de yazı yazmışlar dergiyi biraz daha kuvvetlendirmişlerdi. Biraz sonra Profesör Zeki Velidi’nin ve gençlerden Nurullah Barıman’ın da yazı yazmağa başladığı Bozkurt, Sami Karayel’in yazı müdürlüğü ile çıkmağa ve oldukça iyi bir tesir yapmağa başlamıştı. Reha’nın bahsettiği muhayyel 70-80 gencin hiçbirisi yüksek tahsil mezunu olmadığı için Sami Karayel’in yazı müdürlüğünü kabule mecbur olmuşlardı. Gayet cesur ve yaşlılığına rağmen yumruğu kuvvetli bir adam olan Sami Karayeli kendilerine salık veren de bendim. Esasen artık Avni Motun disiplinli seksen genç gizli cemiyet teraneleri de söylenmez olmuş, anormal hava azalmıştı. Yalnız Reha’nın ötede beride, bilhassa Ankara’da beni över gibi gözükürken bir yandan da gözden düşürmeğe uğraşan hareketlerini duyuyor, fakat buna pek aldırmıyordum. Övülmeğe ihtiyacım yoktu. Onun için Reha’nın “Atsız iyidir, ateşlidir, yalnız muvazenesizdir.” yollu propagandaları beni yüksündürmüyordu. Zamanla bu da geçer diyordum. Fakat bu sırada Bozkurt’un 1940 ağustosunda çıkan beşinci sayısında Reha Oğuz’un “Gürcülerin Irkı Hakkında” diye yazdığı makalede Gürcüleri Turan ırkından göstermesi bizim Türkçülük ve ırkçılık prensiplerimize aykırı olduğu için itiraz ettim. Hele o makalede Reha’nın kendi şeceresi hakkında verdiği malumat evvelce verdiği şecereye uymadığı için şüphem arttı. Aşırı ırkçılık yapmağa kalkan, hele ırkı koruma kanunu diye bir kanun projesi hazırlayarak melez Türk çocuklarının üç yaşından aşağı olanlarını idam etmeğe kalkan Reha’nın Gürcüler hakkında bu yazısı kendisi hakkındaki bir takım rivayetlere hak verdirecek mahiyetteydi. O zaman bende evvelce uyanıp da sonra Reha samimi gözüktüğü için küllenen şüpheler yeniden ateşlendi. Bu şüphe beni biraz vakit harcayarak bu esrarengiz işlerin (!) iç yüzünü öğrenmeğe sevketti. Evvelce kendisine Avni Motun’un kim olduğunu sorduğum zaman “söylemeğe mezun değilim” diye cevap veren Cihat Savaş Fer’e bir emrivaki yaparak Avni Motun’un muhayyel bir şahıs olduğunu itiraf ettirdim. Ankara’daki yetmiş seksen kişilik gizli ve disiplinli cemiyetin de Reha Oğuz Türkkan ile kardeşi Orhan Türkkan’dan ve Cihat Savaş Fer’den ibaret bir heveskar triyomvirası olduğunu öğrendim. Fakat Reha, yaratılışındaki başkalıkla her şeyi esrar perdesi altında göstermeğe kalkmış olduğundan Ankara’daki Türkçü gençlere kendi cemiyetlerine girmeği teklif ediyor, “Atsız sizin cemiyetinizde midir?” diye soranlara evet cevabını veriyor, o gençler bun u bana sordukları zaman “cemiyetimizin nizamnamesi gereğince size bunu söylemeğe mezun değildir” diyerek onları şaşırtıyordu. Böylelikle kendisi büyük bir cemiyetin başkanı ve Rıza Nur, Zeki Velidi gibi yaşlı bilginler de olduğu halde birçok Türkçüyü kendi emrindeki memurlar gibi göstermeğe çabalıyordu. Fakat kısa görüşüyle hakikatlerin nasıl ortaya çıkacağını hesaplayamıyordu. Hesaplayamazdı da… Çünkü pek süratle yükselmek, yüksek mevkilere çıkmak istiyordu. Bu istek, önünü görmesine engel olan bir perdeydi. Aynı zamanda kendisinin mühim bir şahsiyet olduğunu sanıyor, kah Yalova’da Reis-i cumhurla mülakat yaparak Türkiye’nin niçin savaşa girmediğini sordum diyor, kah üçüncü ordu müfettişi Kazım Orbay’a giderek hükümeti dinlemeden doğuya taarruz etmesi için telkin yapacağını söylüyor, yakında çıkaracağı gündelik bir gazetenin kırk bin lira sermayesini bulduğundan bahsediyor, bunların arkasından da –kahramanlığını göstermek için olacak- kışın Kastamonu dağlarına giderek ayı avlayacağını anlatıyordu. Kahramanlık sözü ağzından hiç düşmüyordu. Bana gönderdiği bir mektupta “artık rahat rahat şehit olabiliriz” diye yazıyordu. Fakat bir yandan askerliğini boyuna tecil ettiriyordu. Garip değil mi? Reha, yaşının otuzu doldurmak üzere olmasına rağmen henüz askerliğini yapmamıştır. Yalnız yüksek öğretim talebesinin geçirdiği askeri kamplara gitmiş ve bütün askerliği bu kamp hayatından ibaret kalmıştır. Daha en kutlu milli vazifesini bile yapmamış olan bu tecrübesiz gencin hepimizi, bütün Türkçüleri küçülterek kendisini yükseltmeğe çalışması ne acıklıdır! Bir kere bu Reha Oğuz’u tam Türk saysak bile o öz bir Türkçü değil, önce bir materyalist ve beynelmilelci iken Türkçülüğe sonradan dönen bir muhtedidir. (Ergenekon dergisinin ilk sayısındaki itirafa göre) Böyle olduğu halde, Türkçülüğe sonradan dönen bu genç nasıl oluyor da hiçbir zaman Türkçülükten başka bir ülküye sarılmamış olan bizleri çürütmeğe kalkabiliyor? O, Türkçülüğe ve Türklüğe ait birçok bildiklerini bizden ve bu arada bilhassa benden öğrenmiştir. “Gök Börü”nün Bozkurt demek olduğunu bile ona ben öğrettim. Bunları övünç diye değil, bir hakikati Türkçü efkar-ı umumiyeye anlatmak için söylüyorum. Yoksa o, değil Türk tarihini ve Türkçülüğü, okullarda yıllarca okuduğu Türkçe’yi bile bilmemektedir. “İkna olmak”, “bizle ahbap oldular”, “hıyanetlik etti” gibi Ermeni vatandaşlarımızın kullandığı ifadeler Reha’nın yazılarında bol bol geçer.

Şimdi Türkçülüğe sonradan dönen Reha’nın, Gök Börü’de “İsmet Rasin’i, Çınaraltıcıları, Barıman’ı ve Atsız’ı aramızdan attık” diyerek yaptığı iddianın teşrihine geliyorum:

1- İsmet Rasin ile Reha’nın anlaşamamasının sebebi, Reha’nın iddia ettiği gibi, İsmet’in “Bozkurt’a menşei meçhul paralar bulması ve Arnavut olması” değildir. İsmet’in metin ahlakını ve ailesini bilenler onun Türk olduğunu pek kolay kestirebilirler. Kendisine şecere düzmeğe mecbur olmayan İsmet, hiçbir şey olmasa bile, tarihimizin ebedi övünçlerinden biri olan Pilevne müdafaası şehitlerinden birinin torunudur. Bundan başka İsmet’in yüzüne bakmak da ırkı hakkında bir hüküm vermek için kafidir. Çünkü İsmet’in yüzü Türk yüzüdür. Şahsi meselelerden dolayı kızdığımız her insanın ırkından olmadığını söylersek doğru bir iş yapmış olmayız. Reha Oğuz eski arkadaşlarından Hikmet Tanyu ile bozuştuktan sonra onun Abaza old

Yayınlandığı Kaynak : 1943-05-25
Yayınlandığı Dergi : Atsız Mecmua
Sanal Dergi :
Makale Linki :