Hit (3504) M-1865

Ahlak ve Değişim

Yazar Adı : İlim Dalı :
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-01-26 Güncelleyen : /0000-00-00

Ahlak ve Değişim

Ahlâk, insana özgü temel bir değerdir. Her insanın yapısında ve doğasında mutlaka şöyle veya böyle bir ahlâk bilinci veya ahlâk duygusu vardır. Ahlâk, insanların tavır, tutum ve davranışlarıyla ilgi olduğundan, hayvanların hareketleri ahlâklı veya ahlâk dışı diye nitelendirilemez. Ahlâk, uyulması gereken belli kurallardan ve ölçütlerden ibaret olup bu kurallara uygun olan eylem ve davranışlar ahlâkî; aykırı olanlar ise, ahlâk dışı olarak nitelenir. Ahlâk olanı değil, olması gerekeni konu alan normatif bir ilim dalıdır. Temel ahlâk kuralları/normları evrenseldir. Her zaman, her yerde, her toplumda ve herkes için geçerlidir; inananı-inanmayanı, dindarı-dinsizi kapsar. Bir dinsizin ve ateistin bile kendine göre bir ahlâkı vardır. Temel ahlâk kuralları evrensel olmakla beraber, bunlar çeşitli çağlarda, bölgelerde, toplumlarda, kültür ve medeniyet çevrelerinde farklı şekillerde yorumlanır ve değişik şekillerde uygulanır. Bu da özü ve temel karakteri itibariyle evrensel ve değişmez olan ahlâk kurallarının başka bir yönden değişken olduğu anlamına gelir. Değişmezlik özde ve temelde; değişkenlik ise görüntüde, ayrıntıda ve uygulamadadır. Buradan hareketle bir Yahudi, Hıristiyan, Budist, Hindu ve Konfüçyusyan ahlâkından bahsedildiği gibi çeşitli ırk ve kavimlerin ahlâklarından da bahsedilir. Tabiidir ki, bir de İslâm ahlâkı söz konusudur. İslâm ahlâkının öbür ahlâk sistemlerine benzeyen ve onlardan ayrılan farklı yönleri vardır. Aslında bir ahlâk sistemi olması bakımından her ahlâk sisteminin diğerlerine benzeyen ve onlardan farklı olan yönleri vardır. Tarihten gelen faktörler, dinler, kültürel, şartlar, medeniyet şekilleri, örfler ve adetler, hatta iklim, ahlâk sistemlerinin oluşmasında ve biçimlenmesinde etkili olur.

Ahlâk ve İslâm

Ahlâkın kaynağı bazılarına göre akıl/aklî sezgi, bazılarına göre duygudur. (D. Hume, ö. 1776; F. Hatcheson ö. 1746) İslâm’a göre ahlâkın kaynağı yüce Allah’tır. Ahlâkın kaynağı iki şekilde Allah’a bağlanır. a) Allah Teala, insanı ahlâk şuuruna ve hissine sahip olarak yaratmıştır. Bu tür yaratmanın zorunlu bir neticesi olmak üzere, her insanın yapısında ve doğasında ahlâk şuuru ve hissi vardır. Bir insan dıştan hiç bir telkin ve bilgi almasa bile, az çok ahlâki hareket eder. Bir insanın ahlâk bilincinden ve duygusundan büsbütün yoksun olması düşünülemez. Böyle bir varlık düşünülse, artık o insan olamaz. Çünkü ahlâk insana, insanlık kazandıran ve onu hayvandan farklı kılan temel bir niteliktir. b) Doğuştan insanın yapısında, doğasında ve benliğinde ahlâk şuurunun ve hissinin mevcut olmasına “fıtrat” denir. Hak Teala, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Bunda bir değişme bahis konusu değildir. (bkz. Rum, 30/30) Bir hadiste, “Doğan her bebek fıtrat üzere doğar” (Buhari, Rum suresi tefsiri, 1, Müslim, Kader, 22, 25) buyrulmuştur. a) Bu ayet ve hadis insanın ahlâken temiz olarak yaratıldığını göstermektedir. b) Allah Teala, çeşitli sebeplerle, fıtrattan uzaklaşan, kirlenen ve ahlâkları bozulan toplumları, gönderdiği peygamberler aracılığıyla fıtrata dönmeye çağırmış, gözetmeleri gereken ahlâk kurallarını onlara hatırlatmıştır. Böylece yüce Allah, kutsal kitaplarda, ahlâk kurallarını belli emirler ve yasaklar şeklinde ortaya koymuştur. Bazı örnekler:

- Doğru söyleyiniz (Ahzal, 33/70).

- Ahde vefa ediniz, verdiğiniz söze bağlı kalınız (İsra, 17/34).

- Emaneti sahibine veriniz (Bakara, 2/283).

- Allah emanetleri sahiplerine vermenizi emreder (Nisa, 4-58).

- Adil olunuz (Maide, 5/8).

- Affediniz, bağışlayınız (Bakara, 2/109, Nur,24/22).

- Sabırlı olunuz (Ali İmran, 3/200).

- Şükrediniz (Bakara, 2/152,172).

- İtaatkar olunuz (Nisa, 34/92).

Bunların zıtları yalan, caymak, hıyanet, zulüm, intikam, acelecilik, nankörlük ve isyankarlıktır. Bu tür ahlâk kaideleri, Kur’an’da ve hadislerde çeşitli şekillerde ifade edilmiş, zıtları da yasaklanmış ve haram kılınmıştır. Bu ahlâk kuralları şu şekillerde dine bağlanmıştır: a) Emir şeklinde: Emaneti sahibine veriniz. b) Emreder ifadesi: Allah emanetleri sahiplerine vermenizi emreder. c) Sevgiye bağlama: Allah dürüst olanları sever, Allah dürüst olanlarla beraberdir. (Allah’la birliktelik). d) Ahlâk kurallarına sevap, cennet ve ebedi mutluluk vaat etmek. Ahlâk dışı davranışları ise Allah’ın gazabı, cezası, azabı ve cehennemle tehdit etmek, günahkar olduklarını vurgulamak. e) Bizzat Allah; adil, şükreden, sabreden ve affedendir. Kullarının da böyle olmalarını ister. Buna; Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak denir. Görüldüğü üzere, İslâm’da ahlâk kuralları dinin özünü oluşturur. Bu anlamda ahlâkla dini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Hatta namaz, oruç, hac, zekat, fitre, sadaka ve kurban gibi ibadetlerin bir ahlâkî yönü de vardır. Mesela, Kur’an, “Şüphesiz ki namaz kötülüğe ve arsızlığa engel olur” (Ankebut, 29/45) buyurur. İbadetler ahlâklı insan tipini vücuda getirmenin en etkili yollarındandır. Ahlâk kurallarına uymak sevap, uymamak ise günahtır. Bu bakımdan, İslâm’da ahlâki hükümlere uymak ibadettir. Veya ibadet gibi sevaptır. Ahlâk kurallarına uymak veya uymamak ödül ve ceza bakımından hem Allah inancına, hem de ahiret inancına bağlanmıştır.

Nitekim, “Allah’a ve ahirete inanan bir kimse ya hayır söylesin veya sussun” buyrulmuştur. (Buhari, Edeb, 31) İslâm’da ahlâk ile din bu kadar içiçedir. İslâm bir itikat ve ibadet dini olduğu kadar bir ahlâk dinidir. Kur’an ve hadislerde ifade edilen ahlâk anlayışının aynısı, insanın doğasında ve yapısında da mevcuttur. İslâm’daki ahlâkın iki ayağı, iki kaynağı şunlardır: İnsan doğası ve vahiy.

İslâm ahlâkı akaid ve ibadet kadar; hukuk, siyaset ve iktisatla da içiçedir. Özellikle hukuki/fıkhi hükümler aynı zamanda birer ahlâki kurallardır. Haklarla ahlâk kuralları geniş ölçüde örtüşür. Her haksızlık aynı zamanda bir ahlâksızlıktır. Her ahlâksızlık da bir haksızlığı içerir. Zaten Kur’an’da ve hadiste itikat, ibadet, ahlâk, fıkıh, siyaset ve iktisat ayrımı yapılmamış, çoğu zaman bu konularla ilgili hükümler, birlikte -yan yana ve içiçe- zikredilmiştir.

Ahlâk Alanındaki Çeşitli Çalışmalar

Hz. Peygamberin vefatından yaklaşık bir asır sonra, söz konusu disiplinlerde bir ayrışmanın meydana gelmeye başladığını görmekteyiz. Bu dönemde bazı alimler Kur’an ve hadislerde geçen inanç ile ilgili ifadeleri inceleyerek kelam, usul-i din, ilm-i tevhid, akaid ve fıkhı-ı ekber gibi isimler verilen birer ilim dalı meydana getirirken, diğer bazı alimler de fıkıh/hukuk üzerinde çalıştılar. İbadetleri de fıkıh kapsamında gördüler. Zahid ve sufiler ise manevi hayat için ibadet ve ahlâkı esas aldılar. Böylece ahlâki konular ilk olarak mutasavvıflar tarafından incelendi, irdelendi, yorumlandı ve tasavvuf kitaplarında yer aldı. Gerçi, hadis kitaplarında ahlâki konulara özel bölümler ayrılmıştı; ama bu bölümlerde sadece derlenen rivayetler kaydedilmiş, başka bir şey yapılmamıştı. Diğer taraftan kıssacılar (kussas), müzekkirler dediğimiz vaizler, ahlâkla ilgili ayet ve hadisleri sözlü olarak açıklamışlar, bunlardan bazıları bu konuda eserler de yazmışlardı. Ama bütün bunlar birer pendname ve nasihatname olmaktan ibaret kalmıştır.

Hicri II. Miladi VIII. yüzyıldan sonra, ahlâk alanında dikkate değer bir gelişme de felsefe alanında görüldü. Helen/Grek felsefesi Arapça’ya tercüme edilince, öteden beri filozofların üzerinde durdukları ve çalıştıkları etik, yani felsefenin ahlâkla ilgili bölümü de İslâm toplumunda tanınmaya başlandı. Filozofların ahlâkla ilgili görüşleri için şu eserlere bakılabilir. Farabi, Tahsilu’s-saade, (Haydarabad, 1345); Farabi, et-Tenbih ala sebili’s-saade, (Haydarabad, 1346); Ebu’l-Hasan el-Amiri, es-Saade ve’l-is’ad, (Wiesbaden, 1957); İhvanu’s-safa, Resail, (Beyrut, 1957); İbn Sina, Risale fi’s-saade, (Haydarabad, 1354); Risale fi ilmi’l-ahlâk, (Hayrabad, 1954); İbn Miskeveyh, Tehzibu’l-ahlâk, (Kahire, 1320).

Bu dönemde, İslâm medeniyetinde ahlâk, felsefenin de etkisi ve katkısıyla ayrı bir disiplin halinde ortaya çıkmaya başladı. Böylece, Müslümanlar felsefi anlamda ahlâk, saadet, fazilet, rezilet, iyi ve kötü gibi kavramlarla tanıştı. Kur’an ve hadisteki ahlâki hükümler ve kavramlar, felsefi ahlâkın etkisiyle yorumlanmaya başlandı. Bu durumu, Gazali ve İbn Arabi gibi büyük mutasavvıfların eserlerinde görmek mümkündür. Nasiruddin Tusi’nin (ö. 672/1272) Ahlâk-ı Nâsiri’sinde; Adudiddin İci’nin (ö. 756/1355) Ahlâk-ı Adudiye’sinde; Celaleddin ed-Devvani’nin (ö. 908/1502) Ahlâk-ı Celali’sinde; Hüseyn b. Ali el-Kaşifi’nin (ö. 910/1504) Ahlâk-ı Muhsini’sinde; Kınalızade Ali Efendi’nin (ö. 979/1572) Ahlâk-ı Alai’sinde ve benzeri eserlerde bu durum açıkça görülür. Bu tür ahlâk kitapları ayetlere, hadislere, mutasavvıf ve hükemanın görüşlerine geniş yer verir ve bütün bunların bir sentezidir. Bu çalışmaların, ahlâkın ayrı bir inceleme alanı ve disiplin haline gelmesinde etkisi büyük olmuştur.

Maverdi’nin Edebu’d-dünya ve’d-din adlı eseri (Kahire, 1973), önemli bir ahlâk kitabıdır. Attar’a nispet edilen Pendname ise manzum bir nasihatnamedir.

Kelam, fıkıh, tefsir ve hadis alimlerinden daha çok, mutasavvıflar ahlâk meseleleri üzerinde durmuşlardır. İlk sufilerden Haris Muhasibi, Hakim, Tirmizi eserlerinde ahlâk konularına geniş yer ayırmışlardır. Kelabazi’nin et-Taarruf’u; Es-Serrac’ın el-Luma’ı; Ebu Talib Mekki’nin, Kutu’l kulub’u; Hace Abdullah Ensari’nin Menazilu’s-sairin’i; Kureyşi’nin Risalesi; Hücriri’nin Keşfu’l-mahcuh’u ve Gazali’nin İhya’sı VI/XII. asra kadar yazılmış olan ahlâk ağırlıklı tasavvufi eserlerdir. Tasavvufta bu gelenek günümüze kadar gelmiştir. Risale ve ihya geniş ölçüde ahlâki meseleleri konu aldıkları halde, ayrıca ahlâka özel bir bölüm de ayırmışlardır.

Buraya kadar anlatılanları dikkate alarak, İslâm kültüründeki ahlâkî çalışmaları ve eserleri şöyle sınıflandırabiliriz.

a) Kur’an ve sünneti, Arapların örf ve adetleriyle kaynaşan, Arap ahlâkını esas alan çalışmalar ve eserler. Hadis kitaplarında bu tip ahlâka geniş yer ayrılmıştır. Abdullah İbn Mübarek ile Ahmed b. Hanbel’in Kitabu’z-zühd adını taşıyan eserlerinde de böyle bir ahlâk anlayışı işlenmiştir. Kıssacıların, müzekkirlerin ve vaizlerin işledikleri ahlâk da buna dahildir. Selef mezhebini benimseyenler, İslâm ahlâkı dedikleri zaman, bunu kast ederler. Bu ahlâk Kur’an’a, sünnete, sahabe, tabiin ve etbau’t-tabiinin sözlerine ve fikirlerine, Arap örf ve adetlerine dayanır. Gelenekçi bir karaktere sahiptir.

b) Tasavvufi ahlâk, Kur’an ve hadisi esas almakla beraber rivayetlerden, nakillerden, örf ve adetlerden çok; sufilerin manevi tecrübelerini, dini yaşayışlarını, ahlâk konularıyla ilgili özgün açıklamalarını esas alan bir ahlâktır. Bu ahlâkta menkıbelerin çok önemli bir yeri vardır. Gelenekçi ve tasavvufi ahlâk eserlerinde israiliyata da yer verilir.

c) Felsefi ahlâk, El-Kindi, Farabi, İbn Sina ve İbn Miskeveyh gibi filozofların ve İhvanu’s-safa’nın üzerinde durdukları Helen/Grek geleneğine bağlı bir ahlâktır.

d) Nasuriddin Tusi, Celaleddin Devvani, Adudiddin İci ve Kınalızade Ali Efendi’nin ahlâkla ilgili eserleri de geniş ölçüde felsefi ahlâkın etkisi altındadır. Bu eserlerde ahlâk ilmi, “ilm-i tedbir-i menzil” (ev ekonomisi, aile yönetimi) ve “ilm-i tedbir-i müdün” (ülke yönetimi) üzerinde durulur. Bu eserlerde felsefenin ameli hikmet bölümü işlenmiştir. Bu eserlerden bazıları tasavvufi ahlâktan da geniş ölçüde etkilenmişlerdir.

Burada bahis konusu edilen eserlerde, genellikle ahlâk ilkeleri ve kuralları üzerinde durulmuştur. Toplum hayatında var olan ahlâktan çok, var olması gereken ahlâk anlatılmıştır. Teorik ahlâk ile fiili hayattaki ahlâk arasındaki her zaman fark olmuştur. Fiili hayattaki ahlâk ve uygulamaları daha çok; Cahız’ın, El-Beyan ve’t-tebyin, (Kahire I-IV, 1958); İbn Kuteybe’nin, Uyunu’l-ahbar, (Kahire, 1925, I-IV); İbn Abdilber’in, el-İkdu’l-ferid, (Kahire, 1973, I-VII); Nuveyri’nin, Nihayetu’l-ereb, (I-XVIII, Kahire, 1975-85) gibi eserlerinde bulmak mümkündür. Ahbar ve Muhadara adı verilen eserler, toplumun ahlâk anlayışını ve uygulamalarını en iyi şekilde yansıtan aynalar gibidir.

Görüldüğü üzere, geniş İslâm coğrafyasında yaşayan çeşitli kavim ve halkların, uzun asırlar boyu uygulaya geldikleri ahlâk anlayışları, başta bu kavim ve halkların İslâm öncesi inançları, adetleri ve kültürleri olmak üzere, pek çok tarihi, sosyal ve kültürel faktörün etkisiyle oluşmuştur. Buna rağmen her zaman İslâmî bir renk de taşımıştır.

Ahlâkın Tarifi

Genel olarak, İslâm aleminde ahlâk şöyle tarif edilir:

Ahlâk, nefiste hasıl olan köklü bir hey’et/yapılanma olup, bu sayede fiiller düşünüp taşınmaya ihtiyaç kalmadan, rahat ve kolay bir şekilde meydana gelir. (bk. Gazali, İhya, III, 51; İbn Miskeveyh, 24). İnsan nefsî/ruhu belli bir alışkanlık kazanır. Buna nefsin hey’eti veya hâli veyahut da şekli denir. Bundan maksat nefsin belli bir biçim alması ve belli bir tarzda yapılanmasıdır. Duruma ve yapılanmanın niteliğine göre iyi veya kötü davranışlar, kendiliğinden denilecek kadar kolay bir şekilde bu yapıdan meydana gelir.

Ahlâk kelimesi çoğuldur. Tekili huluk’tur. Genellikle insanın bedenine ve bedeni şekline halk, nefsine ve ruhuna (ruhi şekline) huluk denir. Diğer bir deyimle insanın görünen suretine hulk, görünmeyen suretine huluk denir. Birine suret, diğerine siret denildiği de olur.

Huluk tabiat ve seciye, yani doğa ve karakter demektir. Farsça’da ve Türkçe’de huy denilen şey de budur. İnsanın gözle algılanan biçimine (hey’et, şekil, suret, vaziyet) hulk; basiretle algılanan manevi biçimine huluk denir. (Ragib, Müfredat, Kahire, 1961, 158; Asım Efendi, Kamus trc. III, 837) Huluk kelimesi, bir yerde ahlâk/huy, diğer bir yerde adet ve uydurma anlamında olmak üzere, Kur’an’da iki yerde geçer (Kalem, 68/4; Şuara, 26/137)

Haslet (çoğulu hısal), insanda yoğunlaşmış ve yerleşmiş bir halde bulunan, fazilet ve meziyete ya da rezilet ve kusura denir. Fakat daha çok fazilet için kullanılır. (Asım Efendi, III, 1271)

Hallet (çoğulu hilâl) huy ve haslet demektir.

Seciye (çoğulu secayâ) da huy ve karakter demektir.

Adet (çoğulu: Avâid, adât) itiyad, ülfet, alışkanlık, alışkı demektir. Etik kelimesinin kökü olan ethos da bu anlama gelir.

Cibillet, cibilliyet ise yaratılış, tabiat, fıtrat, tînet ve maya anlamına gelir.

Bu kelimeler üzerinde durmamızın sebebi, bugün, ahlâk terimiyle ifade ettiğimiz kavramın gerek Kur’an ve hadiste, gerek dini literatürde, gerekse günlük konuşma dilinde bir çok terimle ifade edilmiş olmasıdır. Toplumu ve bireyleri yakından ilgilendiren ahlâkla ilgili terimlerden her biri ayrıca bu kavramın bir yönüne de vurgu yapmaktadır.

Fiil ve Terk

Ahlâkın konusu, insanların başkalarıyla ilgili olan iradeli fiilleridir. İradesiz ve başkalarını ilgilendirmeyen fiiller, ahlâki bir nitelik taşımaz. İnsanların sözleri de fiilleri kapsamına girdiğinde, ahlâkın konusu olur. Ayrıca başkalarını olumlu ya da olumsuz şekilde etkileyen insanların tavırları, tutumları, halleri ve vaziyet alışları da ahlâkın konusuna girer. İnsanların fiilleri ve yapıp ettikleri şeyler ahlâkın konusuna girdiği gibi, yapmadıkları bazı şeyler de ahlâkı ilgilendirir. Sokakta kalmış bir bebeğe ya da acından ölmek üzere olan birine veya yaralı ve hasta birine yardım etmemek gibi. Şu halde insan, ahlâki açıdan hem yaptıklarından hem de yapmadıklarından sorumludur. Ahlâk hem fiil hem de terkle ilgilidir. Yapılmaması gerekeni yapmak kadar, yapılması gerekeni yapmamak da ahlâkın konusudur.

Ahlâk ve Huy Değişir mi?

Ahlâk ve huy dediğimiz şeyin değişken olup olmadığı, onun doğuştan ve irsi (genetik) olup olmadığına bağlıdır. İbn Miskeveyh’e göre, huyların bir kısmı insan yapısının temelinden gelir. Bir kimsenin fazla korkak ve güleç olması gibi. Diğer bir kısmı âdet ve alışkanlıkla kazanılır. İnsan bir şeyi düşünüp taşınır, sonra onu sürekli olarak yaparsa, o şey, onun melekesi ve huyu haline gelir. Gazali ve İbn Arabi de değişen-değişmeyen, doğuştan edinilen huylar ayrımını yaparlar.

Doğuştan gelen mizaç/huy değişmez. Ama âdet ve alışkanlıkla edinilen huylar değişir.

Bazılarına göre huyların doğuştan olup olmaması söz konusu olmaz. Her insan âdet, alışkanlık, tekrar, idman ve eğitim yoluyla kısa veya uzun sürede az çok huyunu değiştirebilir, yeni huylar kabul edebilir. Çünkü, insan yeni huylar kabul etmeye müsait bir varlıktır.

Stoacılar/Revakiyyun, bütün insanların doğuştan temiz ve iyi olarak doğduklarını, sonra sosyal çevrenin onları kirlettiğini ve kötüleştirdiğini savunmuşlardı.

Bazı filozoflara göre, insanlar doğuştan kötüdürler ancak, öğretim ve eğitim yoluyla iyi hale gelirler. Fakat, bazıları çok kötü olarak dünyaya geldiklerinden, onları ıslah ve terbiye etmek mümkün olmaz.

Calinus (Galen), insanları üçe ayırır: Doğuştan iyi olanlar, doğuştan kötü olanlar, bu ikisi arasında bulunanlar. İkisi ortası bir durumda bulunanların huyları iyi veya kötü yönde değişebilir. (İbn Miskeveyh, Tehzibu’l-ahlâk, Kahire, 1320, 24-26)

Genellikle, Müslüman alimler doğuştan gelen ve değişmeyen, edinilen ve değişebilen şeklinde huyları ikiye ayırırlar (Gazali, İhya, III, 54), (bk. İbn Arabi, el-Fuhatu’l-mekkiyye, II, 309) Bunlara göre insanın hilkatinde, fıtratında, cibilliyetinde, tabiatında, mizacında, seciyesinde, tînetinde, hamurunda ve mayasında bulunan ve doğuştan gelen bazı huylar genetiktir, irsidir. İnsan bedeninin, nasıl belli temel nitelikleri varsa ve bunlar doğuştan geldiği için değiştirilemiyorsa, insan ruhunun da doğuştan gelen belli bir şekli vardır ve bu kökten değişmez. “Allah’ın yaratışında değişme yoktur” (Rum, 30/30); “...Rabbimiz herşeye hilkatini varoluş şeklini ve özelliğini veren, sonra da doğru yolu gösterendir” (Taha, 20/50); “Rab takdir edip yol göstermiştir...” (A’la, 87/3) Bu ayetlerde, huyun özünde değişmeyen yönüne işaretler vardır.

Ama, bunun kısa veya uzun bir süre içinde, az çok ıslah ve terbiye edilmesi, doğuştan gelen renginin, tonunun farklı hale getirilmesi mümkündür. Sonradan edinilen ve kazanılan huylar ve âdetler ise eğitim ve öğretimle, sürekli alıştırma çalışmaları ve tekrarlar yaparak değiştirilebilir. Bitkiler ve hayvanlar bile eğitimle az çok değiştirilip ıslah edilirken, insanların te’dib, terbiye ve riyazet yoluyla ıslah edilemeyeceğini söylemek doğru olmaz. Islah suretiyle arpayı buğday, buğdayı arpa haline getirmek mümkün olmaz ama, daha iyi ve daha nitelikli arpa ve buğday üretmek mümkündür; aşı ile daha iyi meyve alındığı gibi. İnsandaki arzu ve öfke gibi temel eğitimlerin kökten değiştirilmesi veya yok edilmesi mümkün olmaz. Ama, ıslah edilmesi, iyileştirilmesi, güzel ve faydalı hedeflere yönlendirilmesi mümkün olur. İnsan doğuştan sahip olduğu huy ve yeteneklerini, iyi ya da kötü işlerde kullanabilir. Cesaret ve cömertlik huylarının, iyi ya da kötü maksatlarda kullanılması gibi, huyların değiştirilmesinden çok iyileştirilmesi ve güzelleştirilmesi önemlidir. Şehvet denilen bedeni arzular, esas itibariyle kötü değildir. Kötü olan şehvetin meşru olmayan ve kontrolsüz bir şekilde bulunmasıdır. Meşru şekilde ve kont-rollü olarak arzularını karşılaması ise iyidir. Hatta faydalı ve gereklidir.

İyi Ahlâk Nasıl Kazanılır?

Gazali’ye göre iyi ahlâk sahibi olmanın yolları şunlardır:

a) İlahi bir lütuf olmak üzere, bazı insanlar, doğuştan iyi huyludurlar. Peygamberler böyledirler. Doğuştan ve tabiattan gelen bazı güzel huylar, çalışılarak da kazanılabilir. Bazıları doğuştan cömerttir, bazıları çalışa çabalaya cömertliği huy edinebilir.

b) Riyazet ve mücahede ile yani sıkı bir idman ve disiplinle, iyi huylar ve güzel ahlâk edinmek mümkündür. İnsan cimri ise bunun kötülüğünü, cömert olmak gerektiğini düşünerek kendini cömertliğe zorlar, nefsine ağır gelse de sevdiği malları infak etmeye çabalar. Bunu zoraki bir şekilde yapa yapa gönüllü olarak yapma, daha sonra da zevkle yapma aşamasına ulaşır. Böylece cömertlik onun huyu haline gelir. Kibirli bir kişinin, mütevazı olmasının yolu da budur. Bu bakımdan ahlâk, sanatlara ve ilimlere benzer. Temrinler, idmanlar, tekrarlar ve alıştırmalar güzel huyların edinilmesinde ve bir meleke haline gelmesinde çok önemlidir.

Fazilet

İslâm ahlâkçıları, iyi huylara güzel ve övülmüş, kötü huylara da çirkin ve yerilmiş huylar derler. İyi ahlâk, akıl ve şeriat tarafından övülmüş ve güzel görülmüştür. Kötü ahlâk da aklen ve şer’an kötülenmiş ve çirkin görülmüştür. İyi ahlâka ve huylara fazilet/erdem, kötülere de rezilet/aşağılık huylar denir. Genellikle fazilet, iki kötü huy arasındaki huy diye tarif edilir (orta yol = mesotes). Buna ifratla tefrit asasındaki itidal da denir. Mesela israf ifrat, cimrilik tefrittir. İkisi arasındaki cömertlik ise itidaldir. Diğer bir ifadeyle israfla cimrilik rezilet, cömertlik fazilettir. Kur’an’da da bu husus böyle kabul edilmiştir (bk. İsra, 17/29, 26, 27). “İşlerin en hayırlı olanları orta olanlarıdır” mealindeki hadiste de bu husus dile getirilmiştir. İtidal, ölçülü dengeli ve makul davranıştır.

Sözlükte fazilet; fazlalık ve artık olmak anlamına gelir. Bunun zıddı kusur ve noksanlıktır. Meziyet de fazilet anlamındadır (Asım Efendi, Kamus trc. IV, 27, 1179). İnsanların davranışları hayvanların davranışlarına göre bir fazlalık, bir üstünlük ve bir mükemmellik/kemal gösterdiğinden, fazilet ve meziyet insanlara özgü bir şeydir. İnsanların fiil ve amelleri de iyi ve mükemmellikte birbirinden farklıdır. Şu halde, her insan aynı derecede faziletli değildir. Faziletin çeşitli dereceleri vardır. Faziletten yoksun insanlar da vardır ve bunların da çeşitli dereceleri vardır. İnsan, faziletli olduğu ölçüde hayvanlardan üstün, faziletten mahrum olduğu nispette hayvanlara yakındır. Kur’an’da bazı kişilerin; hayvan gibi, hatta daha aşağı (A’raf, 7/179) şeklinde nitelenmesi bundandır.

Fazilet, tekrar ve idmanlarla, iyi huyların ikinci bir tabiat haline getirilmesi şeklinde tanımlandığı gibi, “fazilet, daha mükemmel olana ulaşmak için sürekli çabalamaktır” şeklinde de tanımlanmıştır. Kısaca fazilet, aklen ve şer’an iyi olan huyları, âdet ve itiyat haline getirmektir. Ahlâk ilminin gayesi de iyi ve kötü huyları tanıtmak, kötü huylardan sakındırmak, iyi huylara özendirmek, böylece fazileti geçekleştirmek ve insanı kemale/erginliğe erdirmektir. Fazilet/virtue (erdem), bir çok düşünüre göre, insan hayatının gayesidir. Faziletli insan namuslu, dürüst, hayırsever, fedakar ve diğerkam insandır.

Hayatın gayelerinden en önemlisi kamil/ergin insan olmaktır. Mutlak kemal/erginlik Hak Teala’ya özgüdür. İnsan Allah’ın ahlâkıyla ahlâklandığı, onun vasıflarıyla vasıflandığı ölçüde bir kemal sahibi olur. İlahi kemalden pay alır. Mesela, Allah merhametli, adil, hakim, alim... vs.’dir. İnsan bu niteliklere sahip ola ola ve sahip olduğu oranda İlahi kemalden pay alır. Allah’ın güzel isimlerinin mazharı olmak önemli bir amaçtır.

Mutluluk

Eskiden beri bir çok düşünür ve ahlâkçı, hayatın gayesinin mutluluk/saâdet olduğunu, ahlâki davranışları bu amacın belirlediği görüşündedir. Mutluluk/evdemonizm (evdaimonia, saâdet) ahlâki davranışların nihai hedefi olarak mutluluğu alır. İnsan niçin erdemli, namuslu, dürüst, samimi ve iyilik sever olmalıdır sorusunun cevabı; “mutlu olmak için” şeklindedir. Ancak, ahlâklı ve erdemli insanlar, mutlu ve bahtiyar olurlar. Ahlâk dışı ve rezilane bir hayat yaşanlar

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :