Hit (3087) M-1860

İslam ve İnsan

Yazar Adı : İlim Dalı : Din Psikolojisi
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-01-19 Güncelleyen : /0000-00-00

İslâm ve İnsan

İslâm ve insan konusuna öncelikle insanı tanımak, daha sonra İslâm'la insanın yakın alâkasını belirtmek suretiyle başlamak istiyorum. İnsan nedir? İnsan sadece etten, kemikten ibaret bir varlık mıdır? Onun ihtiyaçları sadece yemek, içmek, giyinip kuşanmak, yorulup dinlenmek ve birtakım maddî menfaatlerini temin etmekten ibaret midir? Yoksa o bunlarla birlikte ruhen de birtakım manevî ihtiyaçlarını karşılamak durumunda olan, beden ve ruh üstünlüğü içinde insan-ı kâmil olmaya namzet bir varlık mıdır? İşte bu noktada insanın maddesiyle mânâsıyla bir bütün olduğunu, maddî ihtiyaçları kadar mânevî ihtiyaçlarıyla da ilgilenilmesi gerektiği üzende durulmalıdır.

İnsan dünyaya geldiğinde, bir ihtiyaçlar deryasına dalmaktadır. İhtiyaçları çok, buna karşı kendisi aciz bir arlıktır. Şefkate, bakıma, beslenmeye ihtiyacı vardır, korunup kollanmaya ihtiyacı vardır. Büyütülüp yetiştirilmeye, öğrenmeye ve öğretilmeye, inanmaya, güvenmeye, şükretmeye, ibâdet etmeye ve sığınmaya ihtiyacı vardır. Bu maddî ve manevî ihtiyaçların karşılanmasıyla insan gelişmeye, olgunlaşmaya, eksiklerini tamamlamaya ve Allah'ın halîfesi olmaya layık hale gelecektir.

İnsan hangi özelliklere sahiptir ve İslâm onun bu özellikleriyle ne kadar ilgilidir?

İnsan doğuştan, birtakım istidat ve özelliklerle gelmektedir. Bunları ona veren Allah, bu özelliklerin gelişmesi ve ortaya çıkması için de gerekli zemini hazırlamış, her türlü ihtiyacının karşılanması için dünya şartlarında türlü nimetlerini yarattığı gibi, ona akıl ve irade gibi büyük bir kabiliyet de vermiştir. Ayrıca insanın dünya ve âhiret mutluluğunu kolayca elde edebilmesi için de peygamberler ve onlar vasıtasıyla da kişinin hayatını düzene sokacağı dinler göndermiştir. Yani onu ihtiyaçlarıyla baş başa, zor durumda ve başıboş bırakmamıştır.

Şöyle bir düşünecek olursak, ihtiyaçlarla nimetlerin tam bir uyum ve uygunluk içinde, bir denge teşkil ettiği görülecektir. Meselâ, Allah midemizi yaratmış, buna karşılık yeryüzünde sayısız nimetler var etmiştir ki yiyebilelim diye; erkeği yaratmış, kadını da yaratmış ki aile kurabilelim diye; gözlerimizi, kulaklarımızı yaratmış ki güzel manzaraları görebilelim ve güzel sesleri işitebilelim diye. Akıl vermiş düşünüp anlayabilmek için, insanların içine, fıtratına bir güzellik duygusu koymuş, bunun karşılığında güzel varlıklar ve manzaralar yaratmış; inanma ve ibâdet etme ihtiyacını koymuş, buna karşı da peygamberlerle bu fıtrata uygun fıtrî dinler göndermiştir. İşte İslâm, insanın fıtratına uygun en son fıtrî ve tabiî dindir. İnsan onunla, ruhunun en tabiî ihtiyaçlarından birisi olan inanma ve inandığı gibi yaşama ihtiyacını karşılayarak Allah'ın kulu ve halifesi olma bahtiyarlığına ermektedir.

Peki, öyleyse İslâm nedir? İslâm, İnsanın insan olma şeref ve haysiyetini koruyan, geliştiren ve şerefli bir varlık olarak hayatını sürdürmesine imkân sağlayan bir dindir. İslâm, insanın hayatını düzene sokan, ona dünya ve âhirette mutluluk va'deden bir dindir. Ancak bu mutluluğu va'dederken İslâm, bizim elimize bir reçete vermektedir. Bu reçeteye uygun şekilde ilaçları kullanmak, sağlığımıza ve huzura kavuşmak bize kalmaktadır. Yani mutlu olamıyorsak kabahat bizdedir, İslâm'da değil. Çünkü İslâm'a uygun bir hayat tarzı yaşamayan, İslâm'ı bir yaşama felsefesi, bir hayat iksiri olarak hayatında gereği gibi uygulamayan insanların hali, doktora gidip reçeteyi ve ilaçları aldıktan sonra tarifeye uygun bir şekilde o ilaçları disiplinli olarak al-mayan, şu ilaç acı imiş, bu ilaç ekşiymiş, şu ilaçları almak zor diyerek ilaçları gereği gibi kullanmayan ve tedaviyi ihmal ederek iyileşemeyen, sağlığına ve huzuruna kavuşamayan kişinin haline benzemektedir.

Şimdi burada, kabahat doktorun reçetesinde ve ilaçlarda mı, yoksa tedaviyi gereği gibi uygulamayan hastada mı? Elbette ki hastada. Demek ki, İslâm'ı iyi anlar, ona göre gereğini yaparsak ve bu yaptıklarımızı da hayat boyu bir disiplin içinde uygularsak dünya ve âhiret mutluluğuna kavuşuruz. Yoksa, Müslüman olduğumuz halde İslâm'ı hayatımıza tam olarak uy-gulamadığımız zaman o huzur hazinesinden gereği gibi faydalanamıyoruz demektir. Yani İslâm'ın bize faydası ancak onu hayatımıza yansıttığımız oranda olacaktır. İnandık demek yetmez, yaşamak gerekmektedir.

İslâm'ı olabildiğince yaşamak isteyen bir Müslümanın zamanla hayatı değişir; daha huzurlu, daha olgun ve daha faziletli bir insan haline gelir. Çünkü İslâm, bir inançlar ve değerler sistemidir. Bu inançlar ve değerler sistemini, iç dünyasında şuurlu bir şekilde kuran Müslüman, iç bütünlüğünü sağlamış; duyguları, düşünceleri, inançları ve iradesi arasındaki uyumu sağ-lamış huzurlu bir insandır. Onun bu iç bütünlüğü ferdî hayatında ibadetleri ve ahlâkî faziletleriyle; ticaret ve iş hayatında ise güvenilir, sözünün eri, bilgili, başarılı tutum ve davranışlarıyla kendini gösterecektir. Çünkü İslâm, ondan bunu istemektedir, bunu beklemektedir.

İslâm, ne sadece inanç ve ibâdet, ne sadece güzel ahlâk ve ne de sadece şu veya bu değildir. İslâm bütün hayatı kapsamına alan bir yapıya sahiptir. O ne sadece din, ne de sadece dünyayı ma'mur etmeyi hedef alır. O hem din, hem dünyadır; dünya ve âhiretin dengeli bir bütünüdür. O bir hayat anlayışı, dünya görüşü ve yaşayış tarzıdır. Bu ölçüler içinde İslâm'ı hayatına yansıtabilen Müslümanlar, ondan gereği gibi faydalanabilirler. Hayatlarında İslâm'ın üstünlüklerini, güzelliklerini, insana kazandırdığı değerleri görebilir ve hissedebilirler. Bir Müslüman selâm verirken insana değer verdiğinin ve ona dua ettiğinin şuurunu yaşarken, sosyal ilişkilerinde başkalarına saygılı ve nazik olmanın, kendine güvenen ve başkalarına güven veren, samimî ve sağlıklı bir kişilik sergilemenin güzelliklerini hissedebilir.

İslâm bir disiplindir, Müslüman’ın hayatını disipline eder, tanzim eder. Bu sebeple Müslüman’ın hayatı planlı ve programlı olmalıdır. Kılığı, kıyafeti düzgün, işine vâkıf, sözüne sadık ve sorumluluğunu müdrik olmalıdır.

İslâm dürüstlüktür, dürüst bir kişilik geliştirir. Bu dürüstlük Müslüman’ın her şeyiyle, her yönüyle dürüst olması demektir. Müslüman sözünde dürüst, işinde dürüst, aile hayatında dürüst, sosyal ilişkilerinde ve ticaret hayatında dürüst olmalıdır. Düzenbazlık, sahtekârlık ve ikiyüzlülük onun hayatına girmemelidir, girememelidir.

İslâm, dünya-âhiret dengesidir. İslâm, meskenet, zillet ve ezilmişliğe karşıdır. Müslüman, dünyasını yaşarken âhiretini unutmaz, unutmamalıdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışırken, yarın ölecekmiş gibi de âhireti için çalışmalıdır. Aslında bunlar, ona göre ayrı ayrı şeyler de değildir. Çünkü o, "el işde, gönül Hazrette" düşüncesinin sahibidir. Allah'la ir-tibatını kesmeyen insan için, dünya-âhiret ayırımı düşünülebilir mi? Öyleyse, Müslüman’ın dini ile dünyası bir bütündür, barışıktır, dünyası ile âhireti birbirinin devamıdır.

İslâm îmân, ibâdet ve ahlâkın hayatla çayın içindeki şeker, çorbanın içindeki tuz gibi bütünleştiği, hayatın tadı ve tuzu olmalıdır. Müslüman, İslâm'ı böyle anlamalı ve böyle ya-şamalıdır. Gerçekten İslâm'ı anlar ve gereği gibi yaşayabilirsek, İslâm bizim hayatımızı değiştirir, iyiye, güzele ve mükemmele doğru geliştirir, bizi olgunlaştırır.

Bütün bunlar sadece birer hayal ve düşünceden ibaret değildir. Bunlar, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (s.a.s.) hayatında, sahabenin hayatlarında, Asr-ı Saâdet'te ve İslâm tarihinde yaşanmış, bizim hayatımızda da yaşanan ve yaşanabilecek olan gerçeklerdir. Bu sebeple İslâm'ı en güzel şekilde öğrenmek ve yaşamak suretiyle Allah'la (c.c), diğer insanlarla ve dünyayla İlişkilerimizi düzeltebilir; Allah'ın sevdiği bir kul, insanların sevdiği bir kişi; işlerinde başarılı, dini ve dünyasıyla barışık bir şahsiyet olabiliriz. Yeter ki bu yolda azimle, sebatla yürümesini bilelim.

Tevfik Allah'tandır.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.yeniumit.com.tr/yazdir.php?konu_id=1063