Hit (3325) M-1820

Tarihsel Muhammed İle Menkabevi Muhammedi Ayırmanın Önemi

Yazar Adı : İlim Dalı : Siyer
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-12-20 Güncelleyen : /0000-00-00

Hz. Peygamber’i Anlayabilmede Tarihsel Muhammed İle Menkabevî Muhammed’i Birbirinden Ayırmanın Önemi

Muhterem Hazirun!

Konuşmama başlamadan önce hepinizi saygıyla selamlıyorum.Dünya tarihini derinden etkileyen şahsiyetlerden birisi olan Hz. Muhammed hakkında, Müslüman ve Müslüman olmayan pek çok araştırmacı tarafından sayısız eser yazılmış; popüler veya akademik düzeyde onlarca, belki yüzlerce bilimsel toplantı düzenlenmiştir. Daha nice ilmi toplantıların konusu olmaya devam edecektir. Bütün bunlara rağmen, tarihsel bir şahsiyet olarak Hz. Muhammed’i ortaya koyabilmiş değiliz. Bir şahsiyet hakkında herkes konuşunca, yüzlerce araştırmaya konu olunca, o şahıs tanınmaz hale gelmektedir. Bir de önyargılı ve taraflı çalışmaların nesnesi haline gelince, insanların zihinleri daha da karışmakta ve farklı tasavvurlar oluşmaktadır. Ben bu tebliğimde, İslam Peygamberi Hz. Muhammed’i doğru anlamanın önünde büyük bir engel oluşturan Menkabevî Muhammed tasavvuru üzerinde durmak istiyorum.

İslam dünyasında geçmişte ve günümüzde Hz. Muhammed ile ilgili tasavvurlar birbirinden farklıdır. Bu tasavvurları mezheplere göre, genel hatlarıyla, Şiî ve Sünnî Hz. Muhammed veya Peygamber tasavvurları olarak ya da İslamî literatürde, yani siyer-meğazi, fıkıh, hadis, kelam ve tasavvuf edebiyatındaki Muhammed tasavvurları olarak sınıflandırmak mümkündür. Şiî Peygamber tasavvurunda, Muhammed, peygamberlik misyonundan çok Hz. Ali’yi imamete tayin etmek gibi bir görev üstlenmiştir. Bu sebeple Şiî literatürde, bu konuda yazılanlar, Hz. Muhammed’in biyografisi hakkında yazılanlardan daha fazla bir yekün tutar. Sünnî literatürde, onun beşerî ve peygamberlik misyonu öne çıkarılmakla birlikte, her bir ihtisas alanı Hz. Muhammed’in farklı yönlerini öne çıkarmaktadır. Siyer ve Megazî kitaplarında, efsanevi bir kahraman olarak, peygamberlik döneminin hemen hemen tamamını, savaş meydanlarında savaşmakla geçiren; fıkıh kitaplarında bütün gün bir müfti, bir kadı ya da müctehid olarak teşrii faaliyetlerde bulunan; hadis kitaplarında söz, fiil ve takrirlerinden oluşan sünnet koyucu; kelam kitaplarında diğer Peygamberlere nazire olarak pek çok mucize gösteren; tasavvuf edebiyatında “kainat yaratılmadan önce Allah’ın nurundan yaratılmış” insan üstü bir şahsiyete dönüşen birisi olarak takdim edilmektedir. Yukarıda sayılan geleneklere ait klasik eserlerin pek çoğunda bu yaklaşımın izlerini görmek mümkündür. Ancak insan üstü özelliklere sahip bir varlığa dönüşmesi veya menkabevi bir şahsiyete büründürülmesi ile ilgili malzemeye tasavvufî edebiyatta daha fazla tesadüf edilir.

Tasavvuf edebiyatında, Hz. Muhammed’i insan üstü varlığa dönüştürme çabası, onun yaratılışı ile ilgili iddialarla başlar. Buna göre o, dünya yaratılmadan binlerce yıl önce Allah’ın nurundan[1] ya da cennet toprağından yaratılmıştır ve onun gölgesi yoktur. Böylece o, diğer insanlardan farklı bir konuma yükseltilmektedir. XIV. asrın başlarında ölen Şeyh Safiyüddîn’in yorumlarına bu anlayışın nasıl yansıdığına dair bir örnek vermek istiyorum.

Şeyh Safiyüddîn, Hz. Peygamber’in “Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz sevdirildi”[2] hadisinden hareketle Hz. Muhammed’le diğer insanların tabiatının farklılığını ileri sürer ve şöyle izah eder: “Dünyayı anlara (diğer insanlara) anunçûn izâfet itdi ki, Hazret-i Risâletün –‘Aleyhisselâm- topragı Cennetden idi. Anunçûn gölgesi yokdı ve anlarun ki “ dünyâkum” dimeg ile hıtâb itmiş idi, topragı dünyadan idi. Pes, dünyâyı anlara bu cihetden ötürü izafet itdi.”[3] Şeyh Safiyüddîn, aynı mantıkla, Hz. Peygamber’in bedenine taş bağlamasını açlıktan değil de mübarek, nurani cisminin bu dünyadan gidip kayıp olmamasına bağlamaktadır: “ … mübârek bedenine taşı açlıgından ötürü baglamazmış, belki şundan ötürü baglardı, cism-i mübâreki dahi sıfât ile hemrenk idi, mübârek sûretle sıfâtı bir oldugına delîl budur ki: Gölgesi yog idi. Pes vakti, mübârek kalbine Hakk Ta‘âlâ’nun hevâsı ve arzusı gelürdi, gönülü pervâz iderdi, yakîn olurdu ki, cism-i mübâreki dahi pervâz ideydi ve urûc ideydi. Ol sebepden bir sakîl nesne ki, dünyevî ola, anı mübârek bedenine baglardı ki ol taşdı, taki mubarek sûretle, halk ortasından gâib olub gitmeyeydi.” [4]

Hayatını Hz. Muhammed’i anlamaya adamış çağdaş araştırmacılardan Muhammed Hamidullah ise, “Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz sevdirildi” rivayetini, yukarıdaki anlayışa tamamen ters ve bütünüyle beşeri düzlemde anlamıştır. Her iki algılama biçimini mukayese edebilmemiz için onun yorumunu da aynen aktarıyorum:

“Bu hadis, İslâm Peygamberinin şahsiyetinin karakteristiğidir. Hadis, bir taraftan ruh ve vücudu içine alıyor ve insanın sahip olduğu meziyetleri ahenkleştiriyor; diğer taraftan Hz. Muhammed’in ümmetinden her hangi bir kimse için fiilî misal vermek endişesinde olduğunu ispat ediyor. Öyle görünüyor ki, O bir peygamberin, bütün ümmetine insanüstü vazifeler yüklememesi gerektiği kanaatindeydi … Diğer bir tabirle O, vasat bir insan için – ister ictimâî, ister manevî sahada- zarurî olan en az külfeti şart koşmuş, fert istediği ve yapabileceği takdirde, bu asgariyi aşma gayretinde onu serbest bırakmıştır. … Şayet Hz. Muhammed, dünyada hoşa giden her şeyi hakir görerek bir melek gibi yaşasaydı, bu emir ölü bir yazı olmaktan ileri gidemezdi.”[5]

Şahısların hayatını ve kişiliğini ortaya koymada kullanılan “tarihsel kişilikle menkabevî kişiliği birbirinden ayırma” ilkesi, bilim çevrelerinde ilk defa Fuat Köprülü tarafından, Peygamber olmayan saygın bir sufînin tarihsel şahsiyetini ortaya koymak için kullanılmıştı[6]. Köprülü, bunu kerametlerle oluşan menkabevî kişiliği ile tarihsel kişiliği birbirine karışmış olan Ahmet Yesevi üzerinde denediği için, büyük sorunlarla karşılaşmadı. Fakat bunun mucize/mucizeler sahibi bir Peygamber için denenmesi diğer şahsiyetler kadar kolay değildir. Çünkü incelenen kişi, Peygamberlik misyonu üstlenmiş ve inanılması gereken esaslar arasında yer alan Peygamberlik müessesesini temsil etmektedir. Kur’an ve tarihsel belgeler ışığında yapılan bazı çalışmalar hariç tutulursa, Hz. Muhammed’in tarihsel kişiliğini bu yöntemle inceleme teşebbüsünde bulunan çalışmalar, yok denecek kadar azdır.

Hz. Muhammed, dünya tarihine yön vermiş önemli şahsiyetlerle kıyaslandığında, en iyi bilinen bir şahsiyettir. Onun soyu-sopu, çocukluğu, gençliği, evliliği, ailesi, çocukları, Peygamberliği, hayatı, ahlakı, İslam’a daveti, Mekke ve Medine dönemi, antlaşmaları, beyatları, savaşları, tartışmaları, üzüntüleri, sevinçleri ve hayatıyla ilgili diğer pek çok ayrıntı, tarihi kaynaklar ve vesikalarla bize kadar ulaşmıştır. Dünyada başka hiçbir kimsenin hayatı onun hayatı kadar iyi bilinmemektedir. Ancak hayatıyla ilgili bu zengin tarihî dökümana, pek çok menkabevi anlatılar gerçek olmayan olaylar eklenmiştir. Hz. Muhammed’i anlama konusundaki tarihsel doküman ve ona yapılan ilave sorunu, Davenport gayet güzel ifade etmektedir: “ Meşhur Peygamberlerle Fâtihler arasında, hayatının tarihi, Hz. Muhammed’in tarihi gibi, en ince ayrıntılarına kadar en doğru ve en vesikalı şekilde kayıt ve zabıt olunan bir kimse gösterilemez. Gerçi Hz. Muhammed’in tarihini, Asyalı yazarların mübalağalarından ayırdığımız zaman geride kalan olaylar sadece gerçektir.”[7]

Hz. Muhammed’in anlaşılmasının önündeki asıl engel, onun hakkında oluşturulan yalan isnatlar, mübalağalar, menkabevi ve efsanevi haberlerdir. Bu sebeple onun hayatını anlamaya çalışırken bu geniş rivayet malzemesine karışan efsanevi veya menkabevi Hz. Muhammed tasavvuruna kaynaklık eden rivayetler konusunda son derece dikkatli olmak gerekmektedir. Bu rivayet malzemesinden hareketle iki ayrı Hz. Muhammed tasavvuruyla karşı karşıyayız. Bunlardan birisi, beşer olan ve yaşamış Hz. Muhammed tasavvuru, diğeri ise, yüceltilen, efsaneleştirilen, menkabevî bir şahsiyete büründürülen Hz. Muhammed tasavvurudur. Bu iki tasavvurdan birincisine ben tarihsel gerçekliği olan Hz. Muhammed, ikincisine menkabevî Muhammed adını veriyorum.

Hz. Muhammed’in hayatı ve kişiliğinin, bu kadar fazla doküman arasından sağlam bilgi, belge, kaynak ve tanıklara dayalı olarak analiz edilmesi son derece önemlidir. Ancak bu malzemenin tenkit süzgecinden geçirilerek güvenilirliğinin tespit edilmesi daha da önemlidir. Beşer ve resul olarak Hz. Muhammed’i doğru anlamada, tarihsel bir belge olarak Kur’ân birinci derecede bir kaynak özelliği taşımaktadır. Dolayısıyla tarihsel-beşerî bir kişilik olarak Allah’ın elçisi olmuş Hz. Muhammed ile sonradan üretilen menkabevî, mucizevî ve efsanevî Hz. Muhammed’i birbirinden ayırabilmenin temel ilkelerini Allah’ın kitabından hareketle ortaya koyabiliriz. O, ilahî vahiyden bağımsız olarak anlaşılamaz. Bu konuda yüce kitaba ters düşen her çeşit bilgi, belge ve tasavvur geçersizdir. Dolayısıyla Hz. Muhammed’le ilgili ana çerçeveyi belirleyecek olan bu kitap olmalıdır olmalıdır. Çünkü o, Kur’an’a rağmen veya onun emri dışında hareket etmemiştir. O, ayetlerde “bizden biri, yani beşer olarak, kendi toplumunun bir ferdi olarak, tarihin içinde konuşlanan ve menkabevi yönü bulunmayan” birisi olarak sunulmaktadır. Bu açıdan Kur’an’da sunulan tasavvur, menkabevi olmaktan öteye tamamen tarihsel bir tasavvurdur. İşin en ilginç yanı diğer Peygamberleri, kıssalarla menkabevi bir çerçevede, Hz. Muhammed’i ise tarihsel çerçevede incelemesidir. Hz. Muhammed hakkında çizilen tarihsel çerçeve, genel hatlarıyla şöyledir:

1. Hz. Muhammed, diğer insanlar gibi bir beşerdir. Kur’an, indirilmeye başladığı ilk günden itibaren, Hz. Muhammed’in bizim gibi bir beşer olduğu vurgulanmakta ve beşer üstü özelliklere sahip olmadığına her fırsatta dikkat çekmekteydi.[8] Genelde Arap toplumunun özelde Cahiliyye insanının ve ehl-i kitab’ın bu konudaki tasavvuru önemli sorunlar içerdiğinden, Allah, bu tasavvuru düzeltmeye yönelik vahiy pasajları indirdi. Arap putperestliğindeki Peygamber tasavvuru ve arka planı, Kur’an ayetlerinden hareketle İlhami Güler ve Ömer Özsoy tarafından genel hatlarıyla şöyle tespit edilmiştir: “Cahiliyye putperestliğinin kâhinlik (gelecekten haber verme), cinlerin gaybtan haber verdiği ve meleklerin Allah’ın kızları olduğu gibi telakkîler zihinleri gerçek anlamda ilâhî olanla olmayanı, tabiî olanla tabiatüstünü ayıramayacak derecede körleştirmişti. Bu zayıflatılmış zihin yapısından dolayı, Cahiliyye Arapları kendi içlerinden, her yönüyle normal bir insanın Allah’dan vahiy almasını kavramakta ve kabullenmekte güçlük çektiler. Onlara göre, bir insanın Allah’la ilişkiye girebilmesi, onun günlük hayatında da olağanüstülüklerle donatılmış olmasını gerektirmekteydi; oysa, öteden beri tanıyageldikleri Muhammed, vahiy alma iddiası dışında normal bir beşerdi. Kur’an’ın Hz. Muhammed’in bir beşer olduğunu vurgulaması, bu zeminle ilişkili okunmalıdır.” [9] Hz. Peygamber’e inanan kimseler, aşırı sevgileri dolayısıyla olsa gerek, ona insan üstü özellikler vermeye başlamıştır. Diğer taraftan daha önceki peygamberlerin mucizevî yönlerinin öne çıkarılmasına olan ilgileri, kendi peygamberlerini “insan’lığından soyutlanarak, sayısız olağanüstü niteliklerle bezenmiş bir imaja” [10] dönüştürmelerine sebep olmuştur.

2. Hz. Muhammed, ölümsüz değildir, ebediliği yoktur. Her canlı gibi, ölümü tatmıştır. Bu sebeple Kur’an, Hz. Muhammed’in ölümsüz bir varlık olmadığına açık bir şekilde dikkat çekmiştir.[11]

3. Hz. Muhammed, duyguları olan bir beşerdi. Korkulu, endişeli ve hüzünlü günleri ve yılları oldu. Sevdi, sevildi, göz yaşı döktü, ümitsizliğe kapıldı, hata yaptı, hata yapanları bağışladı.[12] Daha iyi karar verebilmek için, arkadaşlarının görüşlerinden yararlandı. Örneğin Habbab b. Münzir, Bedir savaşında konaklama yeri ile ilgili Hz. Peygamber’in önerdiği yeri uygun bulmayarak karşı çıkmıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, onun görüşünü benimseyerek karargahı Bedir’deki su kuyularının başına kurmuştu.

4. Hz. Peygamber, hatasız bir kul değildi. Bir çok kere yaptığı hatalar dolayısıyla Allah’ın ikazına maruz kalmış[13] ve ümitsizliğe kapıldığı anlarda, kendini yalnız hissettiği durumlarda, Allah tarafından teselli edilmiştir.[14]

5. Hz. Muhammed, hastalandı, yoruldu, uyuya kaldı, namazını kaçırdı, namaz kılarken yanıldı. Bunlar, tabii olarak her insanın başına gelebilecek türden şeylerdi. Kur’an’da burada dile getirilenlerin tamamını zikretmedi. Ancak tarihî ve biyografik kaynaklar, bu tür bilgileri bütün ayrıntılarıyla aktarmaktadır. Sonuç olarak Hz. Muhammed, acıktı, susadı, yedi, içti, uyudu, evlendi, baba oldu, eş oldu, çoluk çocuk sahibi oldu.[15]

6. Hz. Muhammed, her şeyi bilmiyordu. Dolayısıyla gaybı da bilmiyordu. Sadece kendisi hayatta iken olacak bazı şeyleri, vahiy yoluyla bildirildiği için bilmekteydi. Her şeyi bilemediği ve de her şey bildirilmediği için, peygamberlik görevi sırasında büyük sıkıntılara maruz kaldı. Eğer bilseydi, hayatında karşılaşacağı sıkıntılara ve tehlikelere karşı önceden önlem alırdı. Hatta Kur’an, Peygamber’i gaypten haber veren olağan üstü bir şahsiyet olarak gören Cahiliyye müşriklerinin bu yanlış tasavvurlarını şu ayetlerle düzeltmeye çalıştı:

“ De ki “Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda ve zarar verecek değilim. Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben ancak, inanan insanlar için bir uyarıcı ve müjdeciyim.”[16]

“(Ey Muhammed!) De ki; “ Size “Allah’ın hazîneleri elimdedir” demiyorum; gaybı da bilmiyorum; size: “ Ben bir meleğim” de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: Kör ile gören bir midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”[17]

“ (Ey Muhammed!) De ki: “Ben (diğer) elçilerden (farklı) türedi birisi değilim; ne benim, ne de sizin başınıza gelecekleri bilirim; ben ancak bana vahyolunana uymaktayım; ben apaçık bir uyarıcıyım.”[18]

1. Hz. Muhammed’e insanları İslam’a ikna etmek için verilen tek mucize Kur’an’dı. Nitekim Kur’an’ın mucizeviliği, ayetlerde her fırsatta vurgulanmıştır. Bu ayetlerden bir kaçı şöyledir:

"Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler indirilmeli değil miydi?" derler. De ki: Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır.”[19]Vahyin geldiği dönemde müşriklerin zihninde olduğu gibi, Arap toplumundaki diğer din mensuplarının zihninde de tarihsel olmayan, olağan üstü niteliklere ve mucizelere sahip bir peygamber tasavvuru vardı. Kur’an’da yaklaşık yirmi ayette, Kureyşliler ve Ehl-i Kitab’ın Hz. Muhammed’den mucize göstermesini istediği ve her defasında bu mucize taleplerinin geri çevrildiği görülmektedir. Putperest Kureyşliler, bir melek olmadığı için Hz. Peygamber’i beğenmeyerek onun hazineler ve bahçeler sahibi zengin birisi olmasını yada olağanüstü özelliklere sahip bir varlık veya melek olmasını istiyordu.[20] Onların peygamber tasavvurunu ve peygamberden beklentilerini şu iki ayet gayet veciz bir şekilde ortaya koymaktadır: “Onlar: Sen, dediler, bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül ırmaklar akıtmalısın. Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve melekleri gözümüzün önüne getirmelisin. Yahut da altından bir evin olmalı, yada göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına da asla inanmayız. De ki: Rabbimi tenzih ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.”[21]“Kâfirler diyorlar ki: Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya! (Halbuki) sen ancak bir uyarıcısın ve her toplumun bir rehberi vardır.”[22] Yahudi ve Hıristiyan geleneğinde peygamberler bir kıral veya bayağı bir insan yada bir çok mucizesi olan tanrılaştırılmış bir insan olarak görülüyordu. Bu tasavvur, peygamberden şu isteklerde bulunmalarına sebep oldu:"Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı emretti" diyenlere şöyle de: Size, benden önce mucizelerle, (özellikle) dediğiniz (mucize) ile nice peygamberler geldi. Eğer doğru insanlar iseniz, ya onları niçin öldürdünüz?”[23]“Ehl-i kitap senden, kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü istemişler de, "Bize Allah'ı apaçık göster" demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa'ya apaçık delil (ve yetki) verdik.”[24] Allah, bu ve benzeri ayetlerle Müslümanları ehl-i kitabın peygamber tasavvurunun etkisinden kurtarmaya çalıştı. Fakat daha sonra İslam kültüründe, Hz. Muhammed’i mucize göstermede diğer peygamberlerle yarıştıran bir zihniyetin oluşmaya başladığına şahit olmaktayız.[25] Hz. Musa ve Hz. İsa, büyük mucizeler gösterdiyse, Hz. Muhammed de gösterebilir, diyerek ona bir sürü mucizeler isnat edildi. Böylece o beşer üstü ve tarih üstü bir şahsiyete dönüştürüldü. Sonuçta peygamberimiz sürekli mucize gösteren ve insanları mucizeleriyle ikna etmeye çalışan bir şahsiyet olup çıktı. Peygamber’in hadislerini toplayan kitaplarda bu mucizelere özel yer ayrılırken[26] Kelamî eserlerde, bu malzemenin teolojisi yapıldı ve buna yönelik bir savunma sistemi geliştirildi.[27] Halbuki Kur’an, Hz. Muhammed’in insanları mucizelerle ikna etmek üzere gönderilmiş bir peygamber olmadığını açıkça vurgulamaktadır. Peygamberimizin mucize denebilecek tek evrensel mucizesi, aklî bir mucize olan Kur’an’dır. Akla hitap ettiği için insanları ikna etmeye yönelik bir mucizedir. Hz. Peygamber’in beşerîliği, örnek alınabilmesi için son derece önemlidir. İnsan üstü vasıflara sahip birisi veya bir melek peygamber olarak gönderilseydi, dini hayat için örnek alınması mümkün olmazdı. O zaman insanlar, farklı varlık düzeyine sahip birisine bağlanmaya ve onu örnek edinmeye haklı olarak itiraz edebilirdi. Zaten insan üstü bir varlığı, insanlara örnek ve elçi olarak göndermek Allah’ın adaletine bağdaşmaz. Çünkü insan olmayan birisinden yapmasını istediklerini insanlardan istemek adaletsizlik olur. Kur’an’da “sizden birisini size resul olarak gönderdik” [28] denmesi bunun içindir. Bu durumda Hz. Peygamber, model oluşturma anlamında ittiba, iktida ve teessi edilecek bir örnek olabilir. Aksi takdirde her hareketi tekrarlanan anlamında taklid edilecek ve her şeyiyle kendisine benzenilen anlamında teşbih edilecek birisi olurdu. Halbuki Hz. Peygamber’in asıl örnekliği, sureten değil sîretendir. Hz. Peygamber’i ve İslam’ı doğru anlayabilmek için, İslam’ın tarihiyle Müslümanların tarihini ayrı ayrı değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü İslam’ın tarihi, benim kanaatime göre vahin başladığı ve bittiği dönemini kapsamaktadır. Burada savunulamayacak, insanlığa ve insani tabiata ters düşebilecek bir fikir ve uygulama yoktur. Ama Müslümanların tarihinde İslam’ın genel doktrinine ters düşen unsurlar ve olumsuz örnekler bulunabilir. Özgürlük açısından Kur’an-ı Kerim’in ortaya koyduğu mesajı Hz. Muhammed’den ayırarak anlayamayız. Ya da Hz. Muhammed’i Kur’an’dan ayırarak anlayamayız. Hz. Muhammed’in din adına ortaya koyduğu her şey Kur’an-ı Kerim’den kaynaklanmaktadır. Bu anlamda Hz. Muhammed’in nübüvvet misyonuyla bir beşer olarak elde etmiş olduğu devlet başkanlığı misyonunu da birbirinden ayrı düşünebiliriz. Çünkü Devlet başkanlığı misyonu, peygamberlik misyonunun bir parçası değildi. Resullük görevi, ilahidir. Devlet başkanlığı, kendi beşeri tercihidir. Kendi başarılarının, yeteneklerinin ve Müslüman toplumun teveccühünün sonucudur. Başka bir ifadeyle, başarılarının ve toplumsal ihtiyaçların sonucunda elde edilmiş, ortaya konulmuş bir durum olup tamamen insani bir olaydır.

Vahiy sürecinde Hz. Muhammed’in önderliğinde gerçekleşen İslam’ın tarihinin esas kurucu ilkesi temel hak ve özgürlükler idi. Yani özgürlükten kasıt, insanları ne Hıristiyanlıkta olduğu gibi kilisenin esiri haline getirmek, ne de müşriklerin yaptığı gibi cansız putların kulları haline getirmektir. İslam, insanla tanrısı arasında vesileleri ve engelleri kaldırmak suretiyle onu özgürleştirmek istedi. Hz. Muhammed de, bunu pekiştirecek uygulamalarda bulundu. Bu açıdan özgürlük, İslam’ın olmazsa olmaz şartlarından biri oldu. Ama bu esas, tarihsel süreçte kader anlayışıyla değiştirildi. Bireysel ve toplumsal kaderimiz inanç esasları arasına konuldu. Başarısızlıklarımızın, zulüm ve ahlaksızlığımızın faturası kadere kesildiği dönemler oldu. Kur’an’a göre, dine girmeden önce, dine girerken ve girdikten sonra zorlama yapılamaz.[29] Müslümanların tarihinde İslam’ı benimsetmeye yönelik veya İslam’a girdikten sonra onun emirlerine uyma konusunda zaman zaman bazı kişilere baskı ve dayatmalar olmuştur.

İslam’ın insanlığa olan mesajını doğru sunabilmek için Hz. Peygamberin özgürleştirici misyonunun tekrar öne çıkarılması son derece önemlidir. Özgürlüğü merkeze koymak, İslam’ı anlama ve güncelleştirme konusunda da yeni bir açılım olacaktır. Hz. Muhammed ve müslümanlar, “toplumları kılıç zoruyla İslam’a sokmakla suçlanmakta ve çeşitli iftiralarla karşı karşıya bulunmaktadır. Vatikan’ın dini ve siyasi lideri 16. Benedikt’in “Kur’an-ı Kerim ve peygamber’in insanlığa kılıçtan başka bir şey getirmediği” şeklindeki bir alıntıyı nakletmesi ve yakışıksız sözler sarfetmiş olması, bu zihniyetin dışa vurumundan başka bir şey değildir. Bazı ferdi uygulamalar olmuşsa da, bunun genelleştirilmesi asla doğru değildir. Çünkü İslam, inanırlarına bütün insanları her yolu deneyerek “İslamlaştırma” diye bir hedef göstermemiştir. Hrıstiyanlıktan farklı olarak, her birey günahsız doğar. Her bireyin dinini kendi iradesiyle seçmesi şarttır. Yani bireylerin İslamlaştırılması değil kendi iradesiyle İslamlaşması söz konusudur. Ama istismarcı misyonerlikte, her çeşit yolu kullanarak insanları Hıristiyanlaştırmak asıl hedef olarak belirlenmiştir. Halbuki Hz. Muhammed’in bile, hiç kimseyi İslamlaştırmak gibi bir görevi yoktu. İslamlaşmak kişinin kendine ait bir özgürlüktür. İsteyen inanır isteyen inanmaz. Ama bugün birçok çağdaş araştırmada “islamlaştırma”, “kılıçla islamlaştırma”, “kılıçsız islamlaştırma” gibi kavramların fütursuzca kullanıldığını görmekteyiz. Kur’an’ın bu konudaki tutumu ve Hz. Peygamber’in uygulamaları gözden geçirildiğinde, bu tür kavramlaştırmaların İslam’ın ruhuna tamamen ters olduğu görülücektir. Kur’an’ın doktrininde ve Hz. Muhammed’in uygulamalarında, -inansın veya inanmasın- hiçbir insan mutlak öteki gösterilmemiştir. Son zamanlarda batıdan yapılan çeviriler yoluyla, bizim kendi düşünce dünyamızı ve değerlerimizi altüst eden ve kargaşaya sebep olan bir dizi kavramın tehdidi altındayız. Bunlardan birisi, “öteki” kavramıdır. Bu kavram, sosyoloji çalışmalarında ve bizim kendi alanımızla ilgili diğer çalışmalarda o kadar sık tekrar edilmeye başlandı ki; Müslümanın Hrıstiyanlara, hatta müslümanın müslümana bakışı bile bu kavram üzerinden tanımlanır oldu. Yani Müslüman müslümanın ötekisi veya Hrıstiyan müslümanın ötekisi görülerek ötekilerin kaldırılması, ehlileştirilmesi veya dönüştürülmesi gereken düşman ilan edildi. İslam düşüncesinde Allah’ın en güzel şekilde yaratmış olduğu her bir insan muhteremdir ve asla “mutlak öteki” değildir. Ama bugün “öteki” kavramı, İslam dünyasında Müslümanların zihinlerine yerleştirilmek suretiyle çatışmacı bir Müslüman tipi üretilmek istenmektedir. Hıristiyan araştırmacıların ya da Batılı sosyologların ortaya koyduğu bir kavramsal çerçeveyi alıp kendimize “muhayyel ötekiler” oluşturmak son derece yanlıştır. Aslında müslüman kültürde ehl-i zimmet olarak görülen Hıristiyanların öteki olarak algılaması, yeni bir olgudur. “Beyaz adam” misyonuna kendini kaptırmış maceraperestlerin başlattığı ve günümüzde farklı biçimlerde devam eden Haçlı seferlerinin bir ürünüdür. Bu, dehşet verici Müslüman katliamlarının intikamını almak ve Müslümanların onurunu ayaklar altına alan batı sömürgeciliğinden kurtulmak için varlık-yokluk mücadelesinin bir tezahürüdür. Halbuki ne Hıristiyanlar ne de kafirler müslümanların alternatifidir. Hem ehl-i kitab hem de kafir, Müslümanlarla birlikte yaşayabilir. Onların yaşama hakları ellerinden alınamaz. Herkesin Müslüman olması gibi ne bir şart ne de bir zorunluluk vardır. Bu konuda, kişinin kendi beyanı ve iradi kararı esastır. Bu hoşgörü, İslam’ın tarihi ve doktrininde hep varken, Müslümanların tarihinde her zaman hayata geçirilememiş olması üzüntü vericidir. Ama buna rağmen, Müslümanların tarihi diğer din mensuplarının tarihiyle kıyaslandığında, onurlu bir tabloyla karşı karşıyayız. Allah’ın kitabı ve Hz. Muhammed, insanları dine, asla kılıçla davet etmedi. Küfür ehliyle, ehl-i kitab ve düşmanlarla en büyük cihad, aşağıdaki ayet-i kerîmede de belirtildiği gibi, Kur’ân’la yapılandır: “Kafirlere boyun eğme ve onlara karşı büyük cihadı bu Kur’ân ile yap.”[30] denmektedir. İslam’da esas olan barıştır. Cihad ve savaş, son çaredir.

Hz. Peygamber'in 23 yıllık Peygamberlik döneminde yaptığı savaşlar, bu savaşlarda her iki taraftan öldürülenlerin sayısı ve esir alınanlara yapılan muamele tarihi kaynaklardan incelendiğinde, onun barış ve merhamet Peygamberi olduğu herkes tarafından kabul edilecektir. Kureyza olayı hariç bırakılacak olursa Hz. Peygamber'in emir ve komutasında toplam 27 gazve yapılmış ve bunlardan sadece dokuzunda çarpışma meydana gelmiştir.[31] Küçük çaplı, toplam 35-60 civarında seriyyeler düzenlenmiştir. Çarpışma meydana gelen gazve ve savaşlar da onun harcadığı zaman, yollar dahil, Peygamberlik döneminin yaklaşık % 2’sini oluşturmaktadır. Bu savaşlarda, yaklaşık olarak kafirlerden toplam 216 kişi ölmüş, müslümanlardan 138 kişi şehid düşmüştür.[32] Hz. Muhammed'in emir ve komutasında yapılan savaşlar, dünya tarihinde en az kayıp verilen ve tarihin gidişatını olumlu yönde en fazla etkileyen savaşlardır. O, hiç bir zaman mesajını zor kullanarak, silahla yaymak iddiasında olmamıştır. Çünkü o, insanları doğru yola en güzel bir şekilde ve hikmetle çağırmakla görevlendirilmiş, bunun için kılıç ve savaşa baş vurması istenme

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :