Hit (3781) M-1817

Ehli Beyt Sembolik Kapitalinin Tarihi Süreç İçinde Semerelendirilmesi

Yazar Adı : İlim Dalı : Mezhepler Tarihi
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü :
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-12-20 Güncelleyen : /0000-00-00

‘Ehl-İ Beyt’ Sembolik Kapitalinin Tarihî Süreç İçinde Semerelendirilmesi

GİRİŞ

Kur'ân'ın, bazı kelimeleri ve kavramları Arap dilindeki sözlük anlamını esas alarak daha önce oluşmuş sosyal gerçekliklere delalet edecek şekilde, bazılarını tamamen yeni anlamlar yüklemek suretiyle yeni oluşmuş tarihi, siyasi ve sosyal olgulara tekabül edecek tarzda kullandığı İslam düşünce ekolleri tarafından kabul edilen bir husustur. Ancak hangi kelime ve kavramların nerede birinci, hangilerinin nerede ikinci şekilde kullanıldığı tartışmalıdır. Öyleki Kur'ân’ın anlamını belirlediği bazı kavramların bile, bazı mezhepler tarafından tarihi ve sosyal olguya delaleti olmayan, tamamen kendi ideolojilerini ve yaşam tarzlarını yansıtacak şekilde yapay, subjektif, siyasal ve ideolojik kavramlar haline dönüştürüldüğü görülmektedir. Önceleri kavramların düşüncelerde yer alan en kalıcı şeyler olduğuna inanılırken, günümüz sosyal bilimcileri, kavramların eskilerin deyimiyle "efradını cami, ağyarını mani " bir şekilde tanımlanamayacağını, düşüncelerde yer alan en kalıcı şeyler olmadıklarını, ekolden ekole, fertten ferde, toplumdan topluma değiştiğini, hatta toplumun farklı dönemlerinde içeriklerinin farklılaştığını kabul etmektedirler. Bu güçlüğün, İman, İslam, Din ve Ehl-i Beyt gibi tanımlanması en güç kavramlarda açık bir şekilde yaşandığı görülmektedir. Her bir bilgi sistemi, "farklı anlam kodlarına" ve "referans çevrelerine" sahip olduklarından, aynı kavramları kullanmalarına rağmen, kendi ideolojileri ve algılama biçimlerine uygun birbirinden farklı muhtevayı kastederler. İşte Ehl-i Beyt kavramı, Sünniler, Şiiler ve Alevî–Bektaşiler arasında en fazla ihtilaf edilen, istismar edilen ve siyasallaştırılan Kur'ânî kavramlardan birisidir. Bazıları Ehli-i Beyt'in Hz. Peygamber'le hanımlarından, bazıları Hz. Peygamber, hanımları, kızı Fatıma, Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin'le Selman'ı Farisi'den, bazıları Hz. Peygamber, Fatıma, Ali, Hasan ve Hüseyin'den, diğer bazılarına göre 12 imam, Hz. Peygamber ve Fatıma'dan, bir kısmına göre Peygamber'e akraba olan bütün Haşimilerden, diğer bir kısmına göre de, Hz. Peygamber'in bütün ümmetinden ibarettir. Neticede Şii ve Sünniler arasında siyasal iktidarı ele geçirmek ve mevcut iktidarlarını meşrulaştırmak, insanlar arasında ayrıcalıklı bir statü elde etmek veya menfaat temin etmek için Ehl-i Beyt’i kullanan pek çok kimse, grup, mezhep ve tarikat ortaya çıkmış, hala da çıkmaya devam etmektedir.

Tarih boyunca Ehl-i Beyt üzerinden siyaset yapmış olan Şia’nın inancının belkemiğini İmamet nazariyesi yani Ehl-i Beyt imamlarına itaat oluşturmaktadır. Çünkü Şia, Ehl-i Beyt’i oluşturan oniki imama itaati bir inanç esası haline getirerek siyasal iktidarı ele geçermenin ve meşruiyyetin kaynağı olarak görmektedir. Sünni bazı tarikatlar, tarikat silsilesini Ehl-i Beyt’e dayandırarak prestij kazanmaya çalışmışlardır. Hala Sünniler arasında, etnik olarak Arap dahi olmayan kimseler kendilerini Seyyid ve Şerif olarak takdim etmekte, insanların Peygamber ve soyuna olan saygısını istismar etmektedirler. Bir çok Alevi topluluk arasında da, etnik olarak Türk asıllı olan bazı Alevi dedeleri, prestij ve imtiyaz elde etmek için Seyyid olduklarını iddia ederek soylarını Ehl-i Beyt’e dayandırmaktadırlar. Bu yüzden, dedelik babadan oğula geçmektedir.[1] Gerek Şia ve gerekse Ehl-i Sünnet alimleri, içinde yaşadıkları toplumsal, siyasi ve ekonomik sebeplerden dolayı, Tefsir'lerde ilgili ayetin yorumunda veya yazdıkları müstakil eserlerde, ayetlere, Peygamber hadislerine, İslam öncesi Arap geleneğine, mitolojik unsurlara ve linguistik/gramatik delillere başvurmak suretiyle kendi görüşlerine meşrulaştırmak için çok büyük çaba harcamışlardır. Bu kısa makalemizde bunları bütün ayrıntılarıyla ele alacak değiliz. Ancak, biz önce Ehl-i Beyt kavramının, İslam öncesi Arap kültüründe hangi anlamda ve İslam'ın gelişiyle beraber Kur'ân'ın bütünlüğü içerisinde hangi anlamda kullanıldığını, kimleri kapsadığını tesbit edip daha sonra Şia'nın istismarı üzerinde duracağız.

a)İslam Öncesi Arap Kültüründe Ehl-i Beyt

Arapça "Beyt" kelimesi, sözlükte barınak, sığınak, dinlenme ve konaklama yeri, saray veya şeref anlamlarına gelmekte olup çoğulu "Buyût" veya "Buyûtât" şeklinde kullanılmaktadır. Ehlu'l-Beyt/Ehlu'l-Buyûtât, Beytu'r-Racul ve Beytu'l-Kavm olarak, kişinin hanımına, çoluk-çocuğuna, kabilenin şeref ve nesebini kendisinde toplayan yetkili ve nüfuzlu kişi/kişilere veya ailelere delalet etmektedir.[2] İslam gelmeden önce Arap kültüründe, her kabile, kendisinin misafirperverlik, binicilik, savaşma tekniği, hilm, kahramanlık ve sayı bakımından daha faziletli ve şerefli olduğunu iddia ediyordu. [3] Ayrıca Arap kabilelerinden her birinin Kabe'de putları vardı ve onun çevresinde hakim kabileyi/soyu ve siyasi otoriteyi temsilen kendilerine ait evleri (Buyûtât) vardı. Siyasi, askeri ve dini bakımdan önemli etkiye ve nüfuza sahip olan soy ve kabileleri temsil eden Buyûtât / Buyûtâtu'l-Arap (Evler/ Arap Evleri), dini mabedi (kabe) korumak, onu ziyaret edenlerin ihtiyaçlarını karşılamak ve onlara hizmet etmek için kurulmuştu. Bu görevi ellerinde bulunduran soylar, diğer kabileler karşısında dini ve siyasi bakımdan daha itibarlı bir makamı işgal ediyorlardı.[4] İslam öncesi dönemde Kusay, Huzaa'nın elinden siyasî liderliği alarak Arap kabilelerinin tamamını nüfuzu altına almıştı. Böylece Kusay'la birlikte, Kureyş kabilesi liderliği ele geçirmişti.[5] Araplar da kullanılan bu kelime'nin Kabe ve onunla ilgili bazı dini görevlerle de yakından ilişkisi vardır. Çünkü Kabe'nin etrafında evleri bulunan önemli ve nüfuzlu aileler, İlahlar evi (Beytu'l-Âlihe) haline dönüştürülen Kabe'yle ilgili aynı soyda devam eden ve diğer kabilelere karşı imtiyazlar kazandıran dini ve siyasi bazı görevler yürütmekteydiler.[6] Kur'an'da İbrahim tarafından kurulan ve insanların toplanacakları ve emniyet içinde olacakları yer olan Kabe'nin Beyt olarak tanımlanması[7], bu kelimenin dini içeriğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu kavramın, semantik bakımdan “genellikle kabilenin siyasî ve askerî önemli şahsiyetleri için kullanılan Şeref”[8] kavramıyla ilişkisinin olması dolayısıyla zaman zaman ikisi birlikte veya birbirinin yerine kullanıldığı görülmektedir. Bu Mesela Abdimenaf, siyâde ve rifâdeden sorumlu oldukları için diğer kabilelere karşı " bu görevleri ellerinde tutan Ehl-i Beyt ve Şeref Sahipleri (Ehl-i Şeref) " olarak meşhurdu.[9] Aslında Cahiliyye döneminde Buyûtâtu'l-Arap içerisinde, en etkili ve siyasî nüfuzu sahip üç büyük Ev (Buyûtât) vardı: Beytü Kays (Kureyş), Beytü Rabia ve Beytü Temim.[10] Bunlar arasında bu konuda en etkili ve pek çok görevi yürüten kabile Kureyş kabilesi idi. Ona asıl itibarını Kusay kazandırmıştı. Çünkü o, diğer kabilelere karşı siyasî üstünlüğü ele aldıktan sonra Kabe'deki görevlerde bazı yeni düzenlemeler yapmıştı. Kabe'yi ziyaret edenlere karşı verilen hizmetlerden sikâye (hacılara su dağıtma), sidâne (kabenin koruyuculuğu), rifâde (hacılara yemek hazırlanması), livâ (askeri idare) ve nedve (siyasi idare) görevlerini kendi yetkisinde topladığı için, Kusay'a bütün yetkileri elinde toplayan anlamında "el-Mücemma" lakabı verilmişti.[11] Daha sonra bu görevler, Abdimenafoğulları ve Abdiddaroğulları arasında tartışma konusu olmuş; sikâye ve rifâde Abdimenafoğullarına, hicâbe, livâ ve nedve görevleri ise Abdiddaroğullarına verilmiştir.[12] Kureyş kabilesi de Emeviler ve Haşimiler olarak iki ana kola (Beyt) ayrılmaktaydı. Haşim, komşu devletlerle ticarî diplomatik ilişkiler kuracak ve yılda iki ticarî seyahat düzenleyecek kadar önemli bir mevki elde etmişti. Aynı zamanda o, hacc işlerini organize ediyordu ve bu konuda Kureyşin desteğini alıyordu. Her hac mevsiminde Kureyşlileri toplayarak onlara," Ey Kureyş topluluğu! Siz Allah'ın komşuları ve onun Ehl-i Beyti'siniz. Para toplayarak buraya gelen ziyaretçilere yardım ediniz. " mealinde konuşmalar yapıyordu.[13] Haşimî tabiri, bu tarihten itibaret Abdulmuttallib'in nesli için kullanılmıştır. Hz. Peygamber, Haşimilerden çıkmıştı. Abdulmuttalib'in Kabe'yle ilgili bazı görevleri devralması ve Yemen valisi Ebrehe'nin Kabe'ye saldırılarında onunla görüşmelerde bulunması gibi sebepler onun Kureyş içerisindeki itibarını açıkça göstermektedir.[14] Haşimoğulları, daha sonra Talibi ve Abbasi olmak üzere iki kola ayrılmıştı. Abdulmuttallib'ten sonra rifâde'nin Ebu Talib'e, sikâyenin Abbas'a geçtiğini, hatta İslamiyetin zuhuru sırasında rifâde'nin Ebu Talib , sikâyenin de Mekke'nin fethine kadar Abbas tarafından yerine getirilmekte olduğu söylenmektedir.[15]Ümeyyeoğularına gelince, Ümeyye b. Abdişems'in soyuna dayanmaktadırlar. Şeref ve itibarda amcası Haşim'e denk kabul edilirdi. Bu iki kabile, Kureyş'in liderliğini ele geçirme konusunda rekabet halindeydi. Ümeyye, oldukça zengin bir tüccardı. Ümeyenin asıl itibarı, büyük ölçüde mal ve evlat çokluğuna ve Kureyş kabilesindeki ordu komutanlığı görevine bağlı bulunmaktaydı. Kureyş'in komşu ülkelerle diplomatik ilişkilerinde görevlendirdiği heyette onların da özel temsilcileri bulunuyordu. Görüldüğü gibi, Ümeyyeoğulları, İslam'ın geldiği sırada Kureyş'in en nüfuzlu ailelerinden birisiydi.[16] Hz. Peygamber'in de Haşimiler'den çıkması, Emevî-Haşimî çekişmesinde dengenin Haşimilerden yana ağır basmasına sebep oldu. İslam geldikten sonra Mekke'nin fetine kadar Ümeyyeoğullarının bu nüfuzu, Ebu Sufyan'ın elindeydi. Ümeyyeoğulları, Peygamber'in Haşimilerden çıkmasını kendileri açısından bir tehdit olarak gördüklerinden ellerindeki nüfuzu kaybetmemek için İslam'ı kabul etmekte direndiler, ancak Mekke'nin fethiyle beraber bu nüfuzları kırıldı ve müslüman oldular. Emevilerle Haşimiler arasındaki bu ezeli rekabet, Mekken'in fethinden Osman'ın halife seçilmesine kadar biraz durakladıysa da, Ümeyyeoğullarının iktidarı ellerine geçirmesiyle beraber, eskisinden daha şidddetli bir şekilde tekrar gündeme geldi. Ehl-i Beyt kelimesinin İslam öncesi Arap kültüründeki anlamı ve Buyûtât'ların dinî ve siyasî bir güç olarak rollerini ortaya koyduktan sonra Kur'an'da Ehl-i Beyt kavramına geçebiliriz.

b)Kur'ân'da Ehl-i Beyt'in Teorik Çerçevesi

Gerek Şia ve gerekse diğer mezhepler bu kavrama kendi ideolojileri ve çıkarları uğruna Kur'ân’ın temel felsefesiyle uyuşmayan, tamamen Cahiliyye dönemine dönüşü çağrıştıran anlamlar yüklemişlerdir. Kur'’an'ın genel bütünlüğü içerisinde ve bazı çerçeve temel kavramların ışığında, en azından Ehl-i Beyt'in semantik alanının ne olduğunu, ne olmadığını ve hangi misyonların yüklenemeyeceğini ortaya koymakla işe başlamak daha faydalı olacaktır.Ehl-i Beyt kavramının belirlenmesinde önemli bir fonkisyonu olan Kur'an'ın çerçeve kavramlarının başında "Tevhid", "İman", "Takva" ve "Veli" gelmektedir. Bu sebeple öncelikle sözü edilen kavramların Kur'an'ın bütünlüğü içerisindeki anlamlarını ele almak gerekir:1)Tevhid: Allah'ın birlenmesi, eşi, ortağı ve benzerinin bulunmaması anlamına gelen[17] bu kavram, ontolojik olarak bütün varlıkların Allah'ın yaratıkları olduğunu, özellikle insanlar arasında bu bakımdan hiç bir farklılık olmadığı ve bütün insanların insan olmaları itibariyle eşit hak ve özgürlüklere sahip oldukları, birbirlerine kul köle olmamaları ve de hemcinslerini ilahlaştırmamaları demektir. İslam'a inananlar esas alındığında Tevhid, Allah'ın bir ve tek olduğuna inanan, ona hiç bir şeyi ortak koşmayan kimsenin müslüman ve mümin vasfını kazandığını, Tevhid ehli olmak için bundan başka bir tanımlamaya, ünvana, belli bir soya, aileye, sınıfa veya dini bir mezhep ve meşrebe mensup olmaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmektedir. 2) İman : Allah'ın birliğini, Peygamber'in getirdiklerini doğrulayan, bunlara samimiyetle inanan ve Ahirette tek başına hesap vereceğini kabul eden kimse mümindir. Allah, hiç kimseyi doğuştan mümin veya kafir yaratmamıştır. İnsanlar, bu imanı özgür iradesiyle ve bütün bilgi aktlarını kullanarak gerçekleştirdiği takdirde mümin ve müslüman olur. Geçerli bir imana sahip herkes imanı bakımından, Allah katında eşittir. İman ve amellerde sorumluluk kişiseldir. İslam, sorumluluğun, mükafatın, suç ve cezanın ferdiliği üzerinde önemle durur. Çünkü Araplar atalara tabi olmayı veya bir kabileye mensup olmayı haklılıklarına gerekçe gösteriyorlardı. Bedevi hayattan gelmeleri ve Karizmatik toplum anlayışına sahip olmaları dolayısıyla, kabilenin bütün fertlerinin şeref ve itibarda, suç ve cezada ortak olduklarına inanmaktaydılar. Kişisel başarılardan çok mensup olunan kabilenin başarısı esastır. İslam'a ilk anda girmekte zorlanmalarının sebebi de, buydu. Bu dini kabul ettikleri takdirde, kabile olarak izzet ve şereflerini kaybedeceklerine inanıyorlardı. Bundan dolayı Kur'an atalara tabi olmayı eleştirdi, şerefin Allah'ın dinine tabi olmakta, kurtuluşun, imanda, kişisel sorumluluk ve özgürlükte olduğunu, kimse kimsenin günahını ve sevabını yüklenemeyeceği, herkese çalıştığının karşılığının verileceği, zerre kadar iyilik yaparsa karşılığını, kötülük yaparsa cezasını göreceği, herkesin tek başına hesaba çekileceği ilkesini getirdi. Peygamber de dahil hiç kimse, hiç bir aile, sınıf ve mezhep mensubu veya lideri bundan istisna edilemez, ayrıcalıklı kılınmadı. Kur'an'ın şu ayeti bu gerçeği açık ve net bir şekilde dikkatlerimize sunmaktadır: "" Elbette kendilerine peygamber gönderilen kimseleri de, gönderilen peygamberleri de mutlaka sorguya çekeceğiz."[18] Dolayısıyla gerçek mümin olmak en üstün derecedir[19] ve bunun dışında insanların birbirlerine karşı ayrıcalığa sahip değildir. 3)Takva: İyilik, ilim ve güzel davranışların dışında insanları birbirinden üstün kılan şey yoktur. İman ettikten sonra gerçek üstünlüğün bunlarla elde edileceği daima vurgulanmaktadır. Bu Kur'an'da en temel ilkelerden birisidir: " .... Sizin Allah yanında en üstü olanınız ona en saygılı (takva) olananızdır. "[20] Takva, her çeşit küfürden, çirkinlikten, eksiklikten, aşırılıktan, haksızlıktan, adaletsizlikten uzak durup, kemal mertebesine erişmektir.[21] Az önce zikredilen ayetten ve " İnsana ancak çalışmasının karşılığı vardır"[22] ayetinden anlaşılıyor ki, herkes emeğinin ve iyiliklerinin karşılığını eksiksiz alacak, itibarı ve saygınlığı buna göre olacaktır. İnsanlar arasında üstünlük ölçülerinden birisinin de ilim olduğu dikkatlere şu şekilde sunulmaktadır: "Bilenlerle bilmeyenler hiç bir olur mu?"[23] Allahın nazarında müminin değeri, Peygamber soyundan olmak değil, gerçeğin araştırılmasına önem vermek, bilgili olmak, Allah'ın dininde sebat etmek, iyilik yapmak, Allah'ın sevdiği ve Allah'ı seven kişi olmaktır. Böyle bir kimse, nesebi ne olursa olsun, ailesi kim olursa olsun Allah'ın makbul kuludur.[24] 4) Veli: Allah'ın yakın dostu olmanın en öncelikli şartı onun birliğine inanmak ve duygusal olarak onu sevmek, ona saygısızlık yapmaktan korkmak ve ona itaat etmektir. Böyle bir imanı gerçekleştiren, diğer taat ve emirlere nazaran en büyük itaati ve ahlaklılığı gerçekleştirmiş olur. Bu konuda unutulmaması gereken, dostluğun ve sevginin kaynağının Allah olduğudur. İnanan herkes Allah'ın velisidir, dostudur. Kur'an bu gerçeği şöyle dile getirmektedir: " İşte burada yardım ve dostluk, Allah'a mahsustur. Mükafatı en iyi olan O, en güzel akibeti veren yine o dur."[25] Allah'ı dost edindikten ve onu sevdikten sonra Hz. Peygamber ve ona inanaların dostluğu gelmektedir. Ayetlerden anlaşıldığına göre, bu konuda, Peygamber de dahil, onun Evhalkı'nın veya ona yakın olanların hiç bir ayrıcalığı yoktur: " Sizin dostunuz (veliniz), ancak Allah'tır, Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki Allah emirlerine boyun eğerek namaz kılar zekat verirler."[26] ve " Kim Allah'ı, Resulünü ve iman edenleri dost edinirse, üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah tarafını tutanlardır. "[27] Dolayısıyla bütün müminler eşit derecede birbirinin dostu ve velisidir; hiç bir soya, haneye, mezhebe veya tarikata mensup kişi, dost edinmede her hangi bir önceliğe sahip değildir: " Mümin erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkorlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekatı verirler, Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Şüphesiz Allah aziz, hikmet sahibidir. "[28] Bununla birlikte Allah dışındakileri sevmek ve onları dost edinmek şarttır, ancak bu imanın şartı değildir. Kişileri sevip sevmemek iman şartı haline getirildiği zaman onların ilahlaştırılması ve onlar üzerinden siyaset yapılması tehlikesiyle karşı karşıya kalınılabilir. Hatta bazı İslam bilginleri Allah'ı sevmeyi, ona saygıyı, itaati ve kibirlenmemeyi iman hasleti olarak sayarken Peygamber sevgisini iman hasletlerinden saymamışlar, sadece Peygamber'e imanı ve onun nebi olarak Allah'tan getirdiklerini tasdik etmeyi imanın şartı olarak görmüşlerdir. Bu sebeple onlar, Peygamber'in bu misyonunu kabul eden birisi, ona kötü söz söylese veya onu döğse, hatta bazı kişisel problemlerden dolayı öldürse, bizatihi bu fiiler dolayısıyla onun dinden çıkmayacağı sonucuna varmışlardır.[29] e) Peygamberler'e "Âl" veya " Ehl" olmanın öncelikli şartı neseb değil onun getirdiği dine inanmaktır. Bunun en bariz delili Nuh Peygamber'le Allah arasında geçen şu diyalogdur: " Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin. Allah buyurdu ki: Ey Nuh ! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim. "[30] Hatta Peygamberlik vazifesi, o sülale mensuplarına herkesten farklı bir imtiyaz, ayrı bir fazilet sağlamaz ve diğer sülaselere karşı bir üstünlük ve şeref iddiasında bulunma hakkını vermez.[31] Burada "Âl" ve "Ehl" kavramlarının Kur'an'da hangi ayette ne anlama geldikleri veya daha kapsamlı oldukları gibi gramatik ve ideolojik tartışmalara girmeyeceğim.[32] Bu ayetten anlaşılıyor ki, Peygamberlere yakınlığın asıl sebebi nesep değil onun dinine mensubiyet, fikir ve ameldir.[33] Allah'ın dinine inanmış ve Peygamberlerini tasdik etmiş kimseler birbirlerinin manevi mecazi akrabası, yakını ve dostlarıdır. Nitekim Hz. Nuh'un oğlu babasına inanmadığı için, Allah Teala onu Nuh Peygamber'in ailesinden saymamıştır. Ehl-i Beyt için biçilen bütün misyonlar ve verilen ayrıcalıklar ele alınan çerçeve kavramlarda belirlenen ilkelere ters düşmemesi gerekir. Ehl-i Beyt'in Kur'an'da yer alan tavsifleri incelendiğinde bunlarda nesep unsuruna önem değer verilmemiştir. Ayetlerde Ehl-i Beyt, bir terkib olarak üç yerde geçmektedir. Hud Suresi'nde Hz. İbrahim'in Ehl-i Beyt'i[34] yani hanımları, Kasas Suresi'nde Musa'nın Ehl-i Beyti[35] yani ev halkı, Ahzab Suresi'nde Peygamber'in Ehl-i Beyti şeklinde kullanılmaktadır. Yukarıda tesbit ettiğimiz genel çerçeve içerisinde, önce ayetin tam metnini verip, daha sonra ayette geçen "Ehl-i Beyt" kavramının ne anlama geldiğini ortaya koymaya çalışalım: " Evlerinizde vakarla oturun, eski cahiliye adetinde olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namaz kılın, zekatı verin, Allah'a ve Resulüne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günahı gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor. "[36] Bu ayette , "Peygamber'in ailesini oluşturan kimseler olarak, sadece hanımları zikredilmekte, kızları, damadları ve diğer akrabalarıyla ilgili hiç bir hususi hükme yer verilmemektedir. Hz. Peygamber ve zevcelerinden ibaret aile halkına bu ayette Ehl-i Beyt demekte ve bu tabir içerisine başka akrabanın alınmasına da imkan bulunmamaktadır"[37] Çünkü bu ayet, rivayet edildiğine göre, hicretin 6. yılında inmiştir. Hz. Fatıma, Hz. Ali ile hicretin ikinci yılında evlenmiş ve Hz. Hasan ve Hüseyin, bu ayet inmeden iki üç yıl önce hicretin 4. ve 5. yılında doğmuştur. Hz. Ali'nin evlendikten sonra, Hz. Peygamber'den ayrıldığı ve başka evde oturduğu bilinen bir gerçektir. Bu durumda Hz. Peygamber'in damadı Ali ve kızı Fatımayla onların çoçukları evhalkından sayılamaz. Eğer onlar dışarda oturmalarına rağmen bu ayetin kapsamına girselerdi, o tarihlerde Hz. Peygamber'in iki kızıyla evlenmiş olan -her ne kadar birisi yaşıyor idiyse de- Hz. Osman'ın da girmesi gerekirdi. Bu durum, Şia tarafından Ehl-i Beyt'e yüklenen karizmanın, Kur'an'dan hiç bir vahyi temeli bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır.Daha sonraları bu ayeti tefsir edenler, ayetin devamında erkekleri de kapsayan "sizler" zamirinin kullanılması ve Arapça'da bu kavramla evhalkının kastedilmesi, bunun sadece kadınları değil ayet indiği sırada sosyolojik anlamda Hz. Peygamber'in hane halkını ifade ettiğini söylemişlerdir. Her ne kadar Arap geleneğinde Ehl-i Beyt, sosyolojik anlamda, nesep esasına dayalı hane halkını, hatta bütün yakınları ifade etse de, İslam Dini, "Müminler kardeştir"[38] ayetiyle bütün inanırlarını tek bir manevi çatı altında birleştirmekte, dil ve kan birliği esasına dayalı eski Arap toplum yapısının yerine inanç birliği üzerine kurulu bir toplum vücuda getirmektedir.[39] Öyle anlaşılyor ki Kur'an, nesebe değil inanma şartına öncelik tanımıştır. Peygamber'in ev halkından olarak kim sayılırsa sayılsın onların hiç birisinin diğer müminlerden farklı korunmuşlukları, karizmaları yoktur. Çünkü böyle bir ayrıcalığa sahip olmak, İslam'ın takva anlayışı, suç, ceza ve mükafatın kişiselliği prensibiyle çelişki teşkil eder.[40] Bütün müslümanların birbirlerini sevmeleri ve dost olmaları nasıl şartsa bu hane halkına karşı sevgi beslemek de öyle şarttır. Bu müslümanların birlik ve beraberliğinin gereğidir, ancak imanın şartı değildir. Çünkü bunlardan hiçbirisi masum/günahsız olmadığı gibi vahiy, ilham veya gizli ilahi bilgiye de sahip değildirler. Hele hele gaybı bildiklerini iddia etmek bu ayete ve Kur'an'ın diğer ayetlerine tamamen terstir. Çünkü Peygamber'in şahsının dahi gaybı bilmediği bizzat Kur'an'da açık olarak bildirilmiştir: "Ben size: " Allah'ın hazineleri benim yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben meleğim " de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü bazı kimseler için, " Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir" diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum."[41] Aynı şekilde Ehl-i Beyt'le kim kastedilirse edilsin, her hangi bir " siyasi, dini ve hukuki ayrıcalık" söz konusu değildir. Çünkü Kur'an ayetleri dikkatli bir şekilde okunduğunda, Peygamber'in vefatından sonra müslümanların kim veya kimler tarafından ve nasıl yönetileceği konusunda dolaylı veya doğrudan bağlayıcı bir hüküm olmadığı görülecektir. Devletin yapısı ve idari teşkilatı nasıl olacağı tamamen insanların kendilerine bırakılmış bir konudur. Kur'an ayetleri hukuki ve siyasi konularda oldukça sınırlı düzeyde "dolaylı hukuki ve siyasi malzemeleri" ihtiva eder. Bunların başında vahiyle belirlenmemiş konuların şura'ya bırakılması[42] , "görevlerin (emanetlerin) ehline verilmesi"[43] , "insanlar arasında adaletle hükmedilmesi[44] ve "zulmedilmemesi" gibi siyasi konularda önemli bazı prensipler bulunmaktadır. Bu ayetlerde, Hz. Peygamber'in ev halkına ve soyuna hiç bir ayrıcalık tanınmamaktadır. Onun hanımlarıyla ilgili Kur'a'daki özel uyarılar ise, tamamen Hz. Muhammed'in İslam'ı getiren bir Peygamber olarak, kendisinin ve inananlar topluluğunu oluşturan müslümanların, hanımları dolayısıyla ayıplanmaması ve lekelenmemesi içindir. Bu sebeple, onun hanımlarından, diğer hanımlara göre daha dikkatli davranmaları ve sıradan birisi gibi davranmamaları istenmektedir. Yoksa Peygamber hanımlarına, diğer müslüman hanımlardan farklı bir görev ve yükümlülük getirmemektedir. Diğerleri için yasaklananlar Peygamber hanımları için de yasaklanmıştır. Aslında onların şahsında bütün müslüman kadınların ve dolayısıyla müslümanların iffet ve şerefi korunmaya çalışılmıştır. O halde bu ve diğer ayetlerde, Peygamber soyuna her hangi bir siyasi karizma ve dini bir masumiyet yüklenmediği aşikardır. Eğer Ehl-i Beyt'e dini bir misyon yüklenecek olursa, doğruya en yakını bütün inananların mecazi olarak Peygamber'in Evhalkı olmalarıdır. Çünkü bir başka ayette, Peygamber'in hanımları müminlerin anneleri gibidir tanımlaması yapılmakta ve onlarla evlenmek yasaklanmaktadır. Öyleyse Evhalkı olmakta nesep şart değildir, inanan herkes onların manevi evlatlarıdır. Bu anlamda bütün müslümanlar aynı hane halkındandır, birbirinin dostu ve velisidir. Böyle olması müminlerin eşitliği şeklindeki prensiple de uyuşmaktadır. Beyt kelimesinin şeref manasına geldiği ve Cahiliyye döneminde Kabe ile ilgili belli dini görevleri ellerinde bulunduran kabilelere Ehl-i Beyt kullanılması dikkate alınacak olursa, bu şeref önceki gibi belli kabilelere verilmemiş Hz. Peygamber'e inanan ve İslam'la şereflenen herkes nesebine bakılmaksızın bu şerefin sahipleri kabul edilmiştir. Kabe için de Beyt kelimesi kullanılması, İslam'ı kabul ederek ona yönelen bütün Kıble Ehli'ne, mecazen Ehl-i Beyt denebileceğini gösterir. Allah'a ve onun gönderdiği Peygamber'e inanan herkes bu şerefe ortaktır ve Ehl-i Beyt'in birer mensubudur. Nitekim İmam-ı Muhammed ve İmam Malik'in ashabından bir grup, Ehl-i Beyt'in Peygamber'in bütün ümmetini kapsadığı görüşünü benimsemişlerdir.[45] Görüldüğü gibi Ehl-i Beyt kavramının siyak ve sibakı esas alındığında kavramın Peygamber hanımları dışındakiler için anlaşılması imkansızdır. Kavramın içeriğinin belirlenmesinde asıl problem, her mezhep mensubunun kendi görüşünü desteklemek için ürettiği rivayetlerdir.[46] Bunlardan hareketle Ehl-i Beyt kavramının birbirinden farklı en az on çeşit

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :