Hit (3884) M-1601

Modern Çağda Tebliğ ve Davet

Yazar Adı : İlim Dalı : Sempozyum
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-09-02 Güncelleyen : /0000-00-00

Modern Çağda Tebliğ ve Davet

"İnsanlık tarihinin en önemli kırılma noktasını "modern dönem" oluşturmaktadır" şeklinde bir tesbit yaparak başlamak yadırgatıcı olmamalıdır. Zira modern dönemin insanlığa getirdiği, eşi benzeri görülmemiş bir kaostan başkası değildir.

Modern dönem öncesinde de insanlık tarihin muhtelif kesitlerinde pek çok önemli sarsıntı yaşamıştır elbette. Ancak modernizm öncesi ile modern dönemi birbirinden ayıran birkaç temel olguyu görmezden gelmemiz mümkün değildir:

Tuğyan etmiş nefsin emrindeki akıl, yani seküler, profan ve rasyonel akıl günümüzde, daha önce hiç olmadığı kadar yüceltilmiş ve küreselleştirilmiş bulunuyor. Yani insanlık, fıtrata karşı toplu bir başkaldırı içinde… Yaşadığımız zaman diliminin "ahir zaman" olarak işaretlenmiş olması, bu söylediğimizin tasdik ve teyidi için fazlasıyla yeterlidir.

Modern dönemi, yani ahir zamanı öncesinden ayıran en önemli hususun, seküler, profan ve rasyonel aklın, hayata derinlemesine ve genişlemesine hakimiyeti olduğunu söyledik. Ne yazık ki, İslamî davet ve tebliğin baş etmek zorunda bulunduğu tek engel bu değil. Modern döneme kadar Müslümanlar hiç bu kadar dağınık, parçalanmış, özgüvenini kaybetmiş değildi; kendine, aidiyetlerine ve mensubiyetlerine hiç bu kadar yabancılaşmamıştı. İslam'ın değil ama Müslümanlar'ın zahiren topyekün bir mağlubiyet durumu yaşadığı bu dönem elbette modernizm öncesine nazaran Müslümanlar üzerinde çok farklı etkiler yapmıştır/yapmaktadır.

Çoğulculuk, özgürlük ve hoşgörü kavramları üzerine inşa edilen çağdaş hayat, "emr-i bil ma'ruf nehy-i ani'l-münker" görevinden sarf-ı nazar etmesi mümkün olmayan müslüman için son derece önemli bir problemdir. Bu görev, dışarıya yönelik olarak "tebliğ ve davet", içeriye yönelik olarak da "talim/terbiye ve irşad" kavramlarında ifadesini bulan çok yönlü bir faaliyeti içerir. Ait olduğu genel çerçeve içinde tebliğ ve davetin, eğitim ve irşadla sıkı bir münasebet içinde olduğunu söylemek durumundayız.

Meseleye bu temel gerçekler ışığında bakıldığında, hakkı verilmiş bir tebliğ, davet ve irşad faaliyeti hangi parametreler üzerine kurulmalıdır?

Bu sorunun cevabını maddeler halinde ele alacak olursak şunları söyleyebiliriz:

1. Her şeyden önce şu noktanın altını çizelim: Tebliğ, davet ve irşad, müslümanın temel misyonu olan[1] "emr-i bil ma'ruf nehy-i ani'l-münker"den ayrı olmayıp, onun yansımalarından bir yansıma, cüzlerinden bir cüzdür. Dolayısıyla hiçbir şekilde ihmali, savsaklanması ve hafife alınması mümkün değildir.

Çoğulculuk, hoşgörü, demokratik tavır adı altında ma'rufun çiğnenmesine ve münkerin yaygınlaşmasına göz yummak, bu meyanda mesela misyonerlik faaliyetlerini "bir hakkın kullanılması" çerçevesine alarak bir masumiyet kisvesine bürümek kesinlikle "müslümanca" değildir.

Hz. Ebû Bekr (r.a), bir hutbesinde şöyle demişti:

"Sizler,

يا أيها الذين آمنوا عليكم أنفسكم لا يضركم من ضل إذا اهتديتم "Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca sapmış kimse size zarar veremez" (5/el-Mâide, 105) ayetini okuyor ve yanlış tevil ediyorsunuz. Oysa ben Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle buyurduğunu işittim: "İnsanlar bir münker gördüklerinde onu engellemezlerse, Allah Teala'nın, onların hepsine birden azap göndermesi yakındır."[2]

2. Dünya modern dönem öncesinde hiçbir şekilde görülmeyen ölçekte küçülmüş bulunuyor. Bilgi, iletişim ve ulaşım teknolojileri sadece tırnak içinde "hayatı kolaylaştırma" işlevi görmüyor; aynı zamanda ve daha önemlisi insanlığı tektipleştiriyor, homojenleştiriyor. Herhangi bir Batılı ülke gençliğinin tutkusu, modası, idolü neyse/kimse, doğulunun, hatta uzak doğulununki de o.

Dünyayı dev bir kafese, insanlığı da laboratuar deneklerine dönüştüren bu matrix sisteminin adına "küreselleşme" diyorlar. Nereye, hangi ülkeye giderseniz gidin, Coca cola ve McDonalds'la karşılaşmanız bunun en bariz göstergesi.

Ancak burada atlamamamız gereken bir gerçek var: Bu durum bir "sebep" değil, "sonuç"tur. Dünyayı Batı'dan ibaret gören/gösteren küresel sistem, kâh zor kullanarak, kâh çeşitli siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel mekanizmalar vasıtasıyla insanlığı Batılı gibi olmaya ikna ettikten sonra gerisi kolayca geliveriyor.

Bu ölçekte bir tasalluta nasıl karşı konulur ve böyle bir ortamda tebliğ ve davet nasıl gerçekleştirilir?

Sözünü ettiğimiz matrix sisteminin gerçekleştirdiği dönüşüm, en temelde bilinçaltını kontrol edip yönlendiren kavramlar vasıtasıyla olmaktadır. Hangi seviyede olursa olsun bilinç bu kavramlar temelinde oluşmaktadır. Şu halde modern dönemde İslamî tebliğ ve davetin bu noktada iki boyutlu bir faaliyet içermesi zorunludur:

A. Modernitenin üretip küresel sistemin emrine sunduğu kavramsal temelin çözümlenmesi,

B. İslamî kavramların bilinç oluşturucu seviyede etkinlik ve canlılığa kavuşturulması.

Bazen bir kitap bir kavram etrafında şekillenir yahut bir kavramı yerleştirmek için onlarca kitap yazılır. Ama sonuçta bir kavram üzerine bir dünya kurulur. "Velayet-i fakih" böyledir, "sınıf mücadelesi" böyledir ve nihayet "insan hakları ve özgürlükler" böyledir.

Çoğu zaman etki ve çağrışım alanını düşünmeden ve aidiyet sorgulamasından geçirmeden kullandığımız birçok kavram üzerinden meramımızı ifade edivermek belki bir kolaylık, hatta tırnak içinde "meşruiyet" sağlıyor gibi görünebilir; ancak bu kolaycılığın sağladığı avantajın geçici ve aldatıcı olduğu, daha da önemlisi bunun birgün bize yöneltilmiş bir silah olarak karşımıza çıkacağı hatırdan çıkarılmamalı. İnsan hakları, kadın hakları, bireysel özgürlükler, şiddet, gelenek ve türevleri, çağdaşlık-çağdışılık, modernlik, hoşgörü, çoğulculuk, tarihsellik, tutuculuk, reform, ilerilik-gerilik … ve daha onlarcası, İslamî bir tebliğ ve davet faaliyetinin kolayca zemin kaybetmesine yol açan kavramlardır.

Bilinç oluşturma babında mevcut İslamî kavramlara hayatiyet kazandırılması ve gerektiğinde asla bağlı kalmak şartıyla yeni kavramların keşfi, bunu mümkün kılacak ilmî ve entelektüel birikim olmadan elbette söz konusu edilemez. Dolayısıyla etkili ve sonuç getirici bir davet ve tebliğ faaliyeti söz konusu olduğunda, "kavram üreten beyin" yetiştirme meselesi temel bir zorunluluk olarak gündeme gelmektedir.

3. Dünyanın hal-i hazırında İslam ve Müslümanlar aleyhine üretilen fikir, imaj ve propagandaların etkisizleştirilmesine dönük faaliyetler.

İslam'ın şiddet ve teröre dayalı, kadın-erkek eşitliğini reddeden bir din olduğu söylemini dillendirenlere karşı, "Büyük bir hata yapıyorsunuz; İslam barış dinidir; kadın-erkek eşitliğini ihlal eden referanslar da ya tarihsel veya uydurmadır" gibi bir söylemle mukabele etmek yaygın olarak benimsenen yöntemdir. Ancak belirtmek gerekir ki, bu yöntem ve söylem "fayda getirici" olmadığı gibi İslamî de değildir!

Şiddet ve terör nedir? Kimin kime, hangi durumda ve ne ölçüde uyguladığı güç şiddet tanımını oluşturmaktadır? Amerikan askerlerinin Irak'ta, Rusya'nın Çeçenistan'da, İsrail'in Filistin'de masum sivillere reva gördüğü muamele şiddet tanımının neresine düşmektedir? Adalet ve hakkaniyete dayalı bir sistemde aslî fonksiyonlarını ifa ederken görev ve sorumlulukları farklı olan kadın ve erkek niçin her şeyi ortadan ikiye bölüşmelidir?

Yine bu cümleden olarak bir kısım "İslamî" çevrelerin, küresel güçler nezdinde itibar ve "meşruiyet" elde etmeyi temel bir amaç olarak benimsediği ve bunu gerçekleştirmek uğruna çeşitli "dönüştürücü" süreçlere gönüllü olarak katıldığı dikkat çekmektedir. Dinlerarası diyalog faaliyetleri, Ilımlı İslam ve Medeniyetler ittifakı projeleri bu meyanda zikredilebilecek projelerin başında gelmektedir.

Bu da modern bir durumdur ve İslamî bir tebliğ ve davet faaliyetinin önünde önemli bir engel teşkil ettiği dikkatten kaçmamalıdır. Bahsi geçen süreçler, çeşitli din ve inançlar bağlamında meşruiyetin izafileştirilmesi, hakkın batılla eşitlenmesi ve İslam'ın da "diğerleri" seviyesine indirgenmesi demek olacağından, tebliğ ve davetle taban tabana zıtlık teşkil eder.

Tebliğ ve davet, "Hakk'ı temsil bilinci"nin tabii bir uzantısı iken, mevcut haliyle diyalog ve hoşgörü söyleminin temelinde "yok aslında birbirimizden farkımız" tavrı –en azından teorik olarak– bulunmak zorundadır. İzzetli duruşun bedelini ödemeyi göze alamayanların, yaptıkları işi "İslamî" kılmak için "müdârât" gibi kavramlara abanmaktan başka elbette yapacakları bir şey olmayacaktır!

Tek "mutlak hakikat"in, biricik meşru temsilcileri tarafından "ümmet-i davet"e ulaştırılması demek olan "tebliğ"in yerine, bütün tarafları olduğu gibi kabul edip "saygı değer" olarak görmeden başlaması mümkün olmayan ve müslümanın hrsitiyanlaşması veya yahudileşmesi ile de sonuçlanabileceği kabul edilen "diyalog"un ikame edilmesi olgusu üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Diyalog faaliyetlerini başlatanların yöneldiği dinî, siyasî, kültürel ve stratejik hedefler de göz önünde bulundurulduğunda söylemeliyiz ki, diyalog sürecini "tebliğ için bulunmaz fırsat" olarak görmek için ya aşırı saf yahut gafil olmak gerekir.

4. Rasyonalite

Geçtiğimiz yüzyılın ortalarından itibaren Kur'an'ın modern bilime ve teknolojik gelişmelere işaret ettiği, hatta kimi keşifleri birebir anlattığı şeklindeki söylem, İslam'a teknolojik medeniyet merkezinde meşruiyet/geçerlilik sağlamanın yöntemi olarak bazı çevrelerce benimsendiği hepimizin malumu.

Bu söylemin temelinde İslam'ın bilimle ve rasyonel akılla çatışma teşkil etmediğini ispatlama gayreti yatmaktadır ki, burada pozitif bilimlerin ve rasyonel aklın esas/mihenk kabul edildiğini görmek gerekir.

Bu tavrın tabii bir sonucu olarak da İslam "akıl dini" olmakta, akılla –"rasyonel akıl" tabii! – naklin çatışması durumunda aklı esas alıp nakli tevil etmek "normal" ve hatta "gerekli" hale gelmektedir. Buradan varılacak zorunlu nokta ise ya "tarihsellik" veya sonu gelmez "tevilcilik"ten başkası değildir.

Evet, İslam akla tanınması gereken mevkii tanımıştır, hatta mahallinde açıklanan ilkeler çerçevesinde akılla naklin tearuzu halinde aklın esas alınıp naklin makul bir şekilde tevil edilmesi gerektiği, bilhassa Kelamcılar ve bir kısım Usulcüler tarafından söylenmiş ve savunulmuştur.[3] Ama bu akıl ile modern/rasyonel akıl arasındaki uçurumu gözden kaçırmak ölümcül bir hatadır.

"Hz. Peygamber (s.a.v)'in Peygamber olduğunu nereden anladın da iman ettin?" sorusuna muhatap olan bedevînin cevabı konumuz bakımından son derece önemlidir: "O'nun emrettiği hiçbir şey hakkında akıl "Keşke yasaklamış olsaydı", yasakladığı hiçbir şey hakkında akıl, "Keşke emretmiş olsaydı", helal kıldığı hiçbir şey hakkında "Keşke haram kılmış olsaydı" ve haram kıldığı hiçbir şey hakkında "Keşke helal kılmış olsaydı" demiyor."[4]

Bu akıl ile İslam'ı ve onun kaynaklarını "çağ dışı" gören modern akıl aynı kefeye konabilir mi? Şu halde yukarıda işaret ettiğim, kendini İslam'ı modern keşif ve gelişmelere adapte etmeye adamış hastalıklı yaklaşımın İslamî bir tebliğ ve davette çok fazla işe yaramayacağını görmek, hatta yarardan çok zarar getireceğini unutmamak durumundayız.

Burada İmam el-Gazzâlî'nin Tehâfütü'l-Felâsife'nin ikinci mukaddimesindeki meşhur tesbitini hatırlayalım: "İslam'a İslam'ın onaylamadığı bir yolla yardım etmek isteyen kimsenin zararı, İslam'a İslam'ın onayladığı bir yolu kullanarak zarar verenin zararından daha büyüktür."

5. İrşad (emr-i ma'ruf-nehy-i münker çerçevesinde içeriye yönelik tebliğ ve davet)

Tebliğ ve davetin, emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker görevinin bir yansıması ve boyutu olduğunu söylemiştik. Şüphesiz ki davet de bu fonksiyonun ayrılmaz bir parçasıdır ve Müslümanlar'ın kendi aralarında oluşturmaları gereken "otokontrol mekanizması"nı işaret etmektedir. Geçmişte bu mekanizma "hisbe" adıyla anılır ve "muhtesip"ler tarafından yürütülürdü. Muhtesip, toplumda bid'at ve hurafelerin, daha genelde "münkerat"ın engellenmesi ve ma'rufun emriyle toplumun hayra yönlendirilmesi işini deruhte ederdi.

Günümüzde İslam adına hareket ettiğini söyleyen ve fakat birbirlerinden fersah fersah ayrı düşen/düşünen kesimlerin varlığı herkesin malumu. Hisbe ve muhtesip ortadan kalkınca bu fonksiyon kendiliğinden oluşumlarla farklı kesimler tarafından üstlenilmiş oldu. Ancak geçmişte kamu gücüne dayalı ve dolayısıyla çok yönlü olarak yürütülen bu faaliyet, günümüzde farklı yapılanmalar tarafından adeta paylaşılmış bulunuyor. Sıkıntı şurada ki, her yapı, kendi faaliyet alanını ve yöntemini mutlaklaştırarak, "Müslümanlık ancak böyle olur" dayatmasında bulunuyor.

Abdullah b. Mes'ûd (r.a), ibadet maksadıyla Kûfe'nin dışında uzlete çekilen bazı kimseler bulunduğunu haber alınca derhal yanlarına gitmiş ve ne yaptıklarını sormuştu. Bu büyük sahabînin yanlarına gelmesini, yaptıklarını onayladığına yoran o grup, cevap olarak, insanların kalabalığından çıkarak orada kendilerini ibadete verdiklerini söylediler. Bunun üzerine İbn Mes'ûd (r.a), "Eğer herkes sizin yaptığınızı yaparsa düşmanla kim cihad edecek?" dedi ve en kısa zamanda Kûfe'ye dönmelerini emretti.[5]

Bu tavırdan çıkarılacak ders şu olmalıdır: Bir kenara çekilip ibadetle meşgul olmak bizatihi yerilecek bir davranış değildir. Ancak bu tavrın yaygınlaşması, daha önemli toplumsal görevlerin ihmaline, dolayısıyla dinin gözettiği temel maslahatların zayiine müncer olabilir. Günümüzde gözlenen manzara da budur. Geçmişte İslam devleti çok yönlü faaliyetleriyle dinin temel hedeflerini gözeten bir fonksiyon icra ediyordu. Dolayısıyla kendini ilmî faaliyete, ibadete vesaireye adayanların bu tutumu, toplumsal maslahatların aksaması gibi duruma yol açmıyordu.

Şimdi ise meseleyi bir bütün olarak görememenin sonucu olarak her kesim, –fil tarifinde olduğu gibi– kendi tarz-ı hareketini "mahza emr-i ilahî" olarak takdim ediyor. Dolayısıyla içeriye yönelik dört başı mamur bir irşad faaliyeti, behemehal bu olumsuz durumun ıslahını da içermek durumundadır.

6. Modern çağda internet, televizyon ve benzeri kitle iletişim ve bilişim vasıtaları, tebliğ ve davetin kitleselleşmesini mümkün kılmaktadır. Bu doğrudur. Ancak bu araçların tabiatında bir "yapaylık" ve "kuruluk" bulunduğu da bir gerçektir. Bir diğer ifadeyle, hiçbir vasıta "yüz yüze iletişim"in ve "bire bir diyalog"un yerini tutamaz. Bu vasıtalar kanalıyla aktarılan şey her halukârda "kurgusal" bir boyut taşımak ve "teorik bilgi" seviyesinde kalmak zorundadır. Tebliğ edilen hususların pratiği, hayatın içinde canlı olarak yaşanmadıkça ve tabii ortamlar içinde fiiliyata aktarılmadıkça inandırıcı olmaz, kalıcı etki yapmaz.

Şu halde tebliğ ve davette her ne kadar "sözlü iletişim"in imkânlarından sarf-ı nazar etmek söz konusu değilse de, "lisan-ı hal"i asla ihmal etmemelidir. Modern hayat genel olarak her birimize, hayatın farklı kompartımanlarında farklı roller yüklemektedir. Biz bu rolleri oynarken ortaya koyduğumuz davranış modelleri tek tip değildir. Elbette bu söylediğimin istisnaları olduğunu göz ardı ediyor değilim. Ama en azından çalıştığımız kurumda, aile ve akraba ortamında, mahallede, arkadaş çevresinde ve sair ortamlarda sergilediğimiz davranışlar arasında şu ya da bu ölçüde nüanslar bulunduğu vakıasına sanırım itiraz eden çıkmaz.

Modern hayatın dayatmalarından birisidir bu ve gerçekçi bir tebliğ/davet faaliyeti bakımından önemli bir handikaptır. Bir ortamda tebliğ/davet babında ortaya koyduğumuz bir ilkeyi ya da yaptığımız bir telkini bir başka ortamda kendimiz ihmal ya da ihlal ediyorsak, bunun tebliğ faaliyetine ve daha da önemlisi tebliğ ettiğimiz değerlere nasıl bir zarar vereceğini kestirmek zor değildir.

7. Hakkı verilmiş bir tebliğ ve irşad faaliyeti, hedef kitle hakkında eksiksiz bilgi sahibi olmayı gerekli kılar. Oryantalist hareket bu noktada bizim için kayda değer bir örnek oluşturmaktadır. Oryantalistler'in İslam ve Müslümanlar üzerine yaptığı araştırmalar göz önünde bulundurulduğunda, kat etmemiz gereken hayli mesafe olduğu kolayca anlaşılır.

İlk İslam Ansiklopedisi'nin telifinden tutun da İslamî ilimlerin tamamını ihata eden telif, tercüme ve edisyon-kritik çalışmalarına kadar sayısız denecek miktarda eser Oryantalizm'in ürünü olarak yüzyıllardan beri dolaşımdadır. Necib el-Akîkî'nin 3 ciltlik el-Müsteşrikûn'u, 500'ün üzerinde oryantalistin biyografisini ve sahayla ilgili binlerce eserin dökümünü bulabileceğimiz bir çalışma olarak yeterli fikri vermektedir.

Arkasında devlet bütçeleri bulunan ve her türlü imkânla donatılmış müesseselerde yetişen Oryantalistler, kaynakları, tarihi ve medeniyetiyle bir bütün olarak İslam hakkında derinlemesine çözümlemeler yapabilecek kapasite ve birikime sahiptirler. Aralarında, lehçeleriyle birlikte 8-10 veya daha fazla lisan bilenler mevcuttur.

Buna mukabil mesela Türkiye'de, bırakalım diğer dinleri, Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında Latince ve İbranice birinci el kaynaklara inerek araştırma yapabilecek ilim adamı ve araştırmacı sayısı bir elin parmaklarını dahi bulmaz.

Bu, gerçekten vahim bir durumdur ve düzeltilmesi için bir an önce harekete geçilmelidir. Atılması gereken en önemli adımlardan birisi, Oryantalizm'e ciddi bir Oksidentalizm hareketiyle mukabele edebilmek için gerekli alt yapının hazırlanmasıdır. Bunun neleri gerekli kıldığı meselesi, üzerinde müstakil olarak durulması gereken önemli bir bahistir ve bu tebliğin boyutlarını aşan bir muhtevaya sahiptir.

8. Son olarak gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslüman nüfusun tebliğ ve davet meselesinde önemli bir imkân olduğu gerçeğine parmak basalım. Yarım asırdan fazla bir süreden beri Batılı ülkelerde hayatını sürdüren ve bulundukları ülkelerin şart ve imkân, avantaj ve dezavantajlarını şüphesiz iyi bilen bu potansiyelin, iyi bir planlama, yönlendirme ve eğitimle tebliğ ve davet meselesinde büyük mesafeler katedilmesini sağlayabileceğinde şüphe yoktur. Bunu söylerken oralardaki insanlarımızın, başkasını kurtarmak bir yana, şu an için "kendini kurtarma" derdinde olduğunu göz ardı ediyor değilim. Hatta onların bu durumunu iyileştirmek için çözüm alternatiflerine yoğunlaşmak yerine, hal-i hazırı "meşruiyet" kisvesine bürüyerek kalıcılaşmasını sağlamak anlamında bir "azınlık fıkhı" ihdas edilmesi gerektiğini söyleyenler bulunduğunun da farkındayım.[6]

Ne var ki tebliğ ve davetin tabiatı "değiştirme"yi ve "dönüştürme"yi hedefleyen aktif bir tutum gerektirdiğinden, mevcudu kabullenen "teslimiyetçi" bir anlayışın daha işin başında tebliğ ve davetle ilişkisini kestiğini tesbit etmek durumundayız. İslam'ın Anadolu coğrafyası başta olmak üzere Balkanlar'a, Afrika'ya, Uzak Asya'ya ve daha birçok yere yayılmasında, güçlü bir iradeye sahip, etkilenen değil etkileyen, daha fazla sayıda insanı İslam'la buluşturarak kurtuluşlarına vesile olma cehdiyle hareket eden fedakâr ve samimi bireylerin inkârı gayrı kabil katkılarını hatırlayalım. Üstelik onlar genellikle gittikleri yerlerin dilini, geleneğini vs. çok da iyi bilen, tebliğ ve davet işinin eğitimini almış formasyon sahibi kimseler değillerdi. Buna karşılık onlar, samimi ve ihlaslı kimselerdi ve tebliği ağırlıklı olarak lisan-ı halleri ile yapıyorlardı.

Şu halde, gayrimüslim ülkelerde yaşayan Müslümanlar bu meseleyi gaye edinip, bulundukları ülkelerin siyasetinden ekonomisine her alana müdahil olmaya yönlendirilir, yeni nesilleri bu misyonu kuşanmış olarak yetiştirmeye teşvik edilirse, uzun vadede hem kendileri için hem de İslam için büyük bir görevi ifa etmiş olacaklardır. Şüphesiz bunun temeli eğitimden geçer. Oralardaki insanlarımız, çocuklarını bir an önce bir işe girsin diye düşünerek meslek kurslarına göndermek yerine artık ciddi bir eğitim almalarını sağlamayı düşünmeli, buna yönlendirilmelidir.

Yayınlandığı Kaynak :
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :