Hit (4340) M-1314

Bilgi Çağında Hikmetin Yeri ve Önemi

Yazar Adı : İlim Dalı : Araştırma
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-05 Güncelleyen : /0000-00-00

Bilgi Çağında Hikmet’in Yeri ve Önemi

"Bilgi Çağı" Ne Demektir?

İçinde yaşadığımız yüzyıla, başından itibâren, pekçok isim takılmıştır. "Bilim Çağı", "Atom Çağı", "Radyoaktivite Çağı", "Bilimsel Devrim Çağı", "Nükleer Çağ", "Elektronik Çağı", "Uzay Çağı", "Post Modern Çağ".... ve sonunda da, bilgisayarların cemiyetin her düzeyinde gündelik hayata girmesiyle dillere pelesenk olan, "Bilgi (ya da ) Enformatik Çağı" bunlardan yalnızca birkaçıdır.

Enformatik (yâni Enformasyon Teorisi ve uygulamaları) açısından "bilgi" (ya da enformasyon) tek bir harften ya da rakamdan tutunuz da bir senfoniye kadar her türlü göze ve kulağa hitâb eden olayların, üzerilerinde her türlü fiziksel işlemlerin yapılabildiği, elektronik akımlarla ikāme edilmiş şeklidir.Yâni, daha kolay bir biçimde muamele edilmek üzere şifrelenmiş olan bilgi daha doğrusu veri'dir. Bu şifreleme işlemini gerçekleştiren, bu verileri amaca uygun çeşitli şekillere sokan ve sonunda da şifreyi çözerek idrâkimize sunan araçlara da, işlevlerine göre, bilgisayar ya da mikro-işlemci denir. Kaset ve kompakt disk çalarları, radyoyu, televizyonu, video araçlarını, otomatik para makinalarını, otomatik meşrûbat makinalarını, parkmetreleri, bulaşık ve çamaşır makinelerini çalıştıranlar hep mikroişlemcilerdir.

Çok daha girift makinalar olan bilgisayarlara gelince bunlar her türlü muhasebe işlemlerinden tutun da Öğrenci Yerleştirme Sınavı sonuçlarının elde edilmesine, otomatik freze tezgâhlarından çalışmasından tutun da Airbus 340 uçaklarının kullanılmasına, bir televizyon kulesinin tasarımından tutun da Uzay Mekiği'nin tasarımına, bir büyük tankerin Büyük Okyanus'daki rotasının tesbitinden tutun da bir haberleşme uydusunun yörüngesinin tesbitine, Dünya'nın en büyük teleskopunun göğün belirli bir noktasına tevcihinden tutun da Scout füzelerinin tevcihine...ilh kadar her alanda uygulama imkânı bulmaktadırlar. Bu itibarla, bugün, bilgisayar desteksiz: tasarımdan, ticâretten, sanayiden, haberleşmeden, eğitimden, kısacası toplumdan bahsetmek mümkün değildir.

Bilgisayarların ulusal kalkınmada, refahı arttırmada, işleri düzene sokup sonuç almada ve hattâ karar mekanizması araçları olarak da vaz geçilmez bir biçimde kendilerini kabûl ettirmiş ve gitgide artan bir yoğunlukta ve verimlilikte kullanım alanları bulmuş olmaları çağımızın (enformatik anlamında) "Bilgi Çağı" diye isimlendirilmesini haklı kılmış bulunmaktadır.

Bununla beraber bütün bu teknolojik gelişmeler ahlâk ve hukuk açısından öngörülemeyen pekçok mahzuru da birlikte getirmiştir. Finans ve diğer stratejik kurumların merkezî bilgisayarlarının şifrelerini kırarak veri tabanlarına zarar vermek, bu yolla bir hesapdan bir başkasına para aktarmak, bilgisayarların işlemelerini bozmak ya da tamâmen kilitlemek için bilgisayar virüsü programları yazıp gerçek bilgisayar virüsü salgınlarına sebep olmak, ticârî değeri olan programları çoğaltıp satarak bundan haksız kazanç temin etmek, "İnternet" aracılığıyla ahlâk ve yasa dışı bilgi aktarmak ya da ona buna küfür edip iftirâ kampanyaları düzenlemek, ve insanları yasa dışı amaçlar için fişlemek bugün artık ülkemizde bile olağan vakalardan olmuştur.

Bilgisayarın bu büyük gelişimi ve uygulamalarının yaygınlaşması karşısında ortaya çıkan söz konusu mahzurların ortadan kaldırılması bugün mümkün görülmemektedir. Bu durumdan fazlasıyla şikâyetçi olan Batı ülkelerinin çoğu, elzem ve de isâbetli bir kararla, çözümler ihdâs edebilmek üzere parlamento düzeyinde "Ahlâk Komite"leri kurmakta ve bilgisayarlı uygulamaların hangi şartlarda: 1) kişi özgürlüğünü sınırlayıcı, ve 2) kişisel hakları engelleyici olduğunu tesbit ederek gerekli yasaları çıkarmaktadırlar. Ama mesele tümüyle halledilmiş olmaktan henüz çok uzakta bulunmaktadır.

Felsefedeki "Hikmet"

Rivâyete göre felsefe kelimesinin türetildiği filo-sofos kelimesini ilk defa M.Ö. V. yüzyılda ünlü matematikçi Pitagoras ortaya atmıştır. Kendisine bilge (eski Yunanca'da: sofos, Arapça'da ve Osmanlıca'da: hakîm), yâni o günkü anlamına göre "eşyânın doğası ve içeriği ile uğraşan ve bunların nihaî gerçeğini bilen" biri olup olmadığı sorulduğunda Pitagoras, samimî bir tevâzu ile: "Hayır; ben sofos (yâni bilge ya da hakîm) değilim. Yalnızca filo-sofos'um; yâni Bilgeliğin (Hikmet'in; eski Yunancada: Sofos'un bir dostu (filos'u)yum; aslā ona mâlik ve onun sâhibi değilim" demiş olduğu nakledilmektedir.

Şu hâlde, Pitagoras'a göre: Hikmet'in dostu olmak yalnızca Hikmet hakkında bilgi sâhibi olmayı değil, fakat aynı zamanda bir de özel bir tavır sâhibi olmayı gerektirmektedir. Hikmet hakkında bilgi kazanmak mümkündür ama Hikmet'in kendisine sâhip olmak, onu çalışıp çabalayarak kazanmak mümkün görünmemektedir.

Pitagoras'ın ağzından Hikmet'in vehbî olduğuna delâlet eden bu olgu, Kur'ân'da: "O (Allāh) Hikmet’in sâhibidir" (LXII/3) ve "Allāh Hikmet’i dilediğine verir. Kime Hikmet verilmişse gerçekten de (ona) çokça hayr verilmiştir. Bunu da ancak ûlü-l elbâb (akıllarını dirâyet ve isâbetle kullananlar) anlar" (II/269) âyetleriyle te'yid edilmektedir. Bu son âyet ise Hikmet'in kesbî (yâni çalışıp çabalamayla) değil vehbî (yâni Allāh tarafından verilen) olduğunun islâmî delîlidir.

Kur'ân'da Hikmet kelimesi 17 ve Hakîm kelimesi de 92 kere geçmektedir. Her şeyden önce:

Allāh Azîz ve Hakîm'dir (LXII/1 ve 3).

Rab Hikmetleri'nden (dilediğini) vahy eder (XVII/39).

Peygamberlere Kitab ve Hikmet'i veren O'dur (III/81, IV/54 ve 113, V/110, XXXI/12).

Hazret-i Dâvûd'a hükümdarlık ile Hikmet'i veren de O'dur (II/125, XXXVIII/20).

O peygamberler de insanları Rabb'ın yoluna Hikmet ile dâvet etmek (XVI/125) ve bu Kitab'ı ve Hikmet'i insanlara öğretmekle yükümlüdürler (II/129, ve 151, III/48, ve 164).

Peygamber insanlara Hikmet getirir (XLIII/63).

İnsanlar ise, öğüt alsınlar diye kendilerine indirilmiş olan Kitab ile Hikmet'i hatırlamalıdırlar (II/231, XXXIII/34).

İnsanlara onları kötülükten vaz geçirecek nice önemli haberler gelmiştir; bu büyük bir Hikmet'tir ama (bundan yüz çevirene) bu uyarılar ne yazık ki fayda vermez (LIV/4-5).

Bütün bu âyetlerden: 1) Hikmet'in aslî sâhibinin Hazret-i Allāh (c.c.) olduğu, 2) Hikmetleri'nden dilediğini vahy ettiği, 3) Hikmet'in kazanılan bir şey değil de ancak Allāh tarafından verilen bir şey olduğu, 4) Hikmet dolayısıyla zuhur eden hayrların ancak aklını isâbetle ve dirâyetle kullanabilenler (ûlü-l elbâb) tarafından idrâk edilebildiği sonuçları çıkmaktadır.

Kur'ân'da bu kadar yüksek bir mevkide bulunduğu bildirilen Hikmet kendisine vahyedilmemiş ve verilmemiş olsa bile Hikmet'i sevmek, aramak ve O'nun dostu olmak dahi insan için müstesnâ bir fazîlettir.

İslâm âlimleri sâyesinde Avrupa'ya yayılan Felsefe'nin XVIII. yüzyılın sonlarına doğru bu "tavır yönü" gitgide silikleşmiştir. Filozof kelimesi de, aslında Hikmet'e yönelik dengeli bir tavır sergileyen kimse olarak algılanmakta iken bu kavram gitgide kavram kaymasına uğramıştır. Meselâ Ortaçağ'da simyâ ilmi ile uğraşanlara yâni metalleri altına dönüştürme hayâli ile mâlûl olanlara da filozof denilmiştir. Daha sonraları XVIII. yüzyılda yazılarıyla cemiyetteki aksaklıkları dile getiren ve özellikle de Katolik Âlemi'ndeki taassuba karşı çıkan Voltaire, Rousseau, Diderot, D'Alembert gibi yazarlara; XIX. yüzyılda Victor Hugo, Rabindranat Tagore ve Rıza Tevfik gibi şâirlere; XX. yüzyılda ise Shrî Auribindo gibi yogilere, Gurdjieff gibi madrabazlara, Lenin ve Troçki gibi ihtilâlcilere ve hattâ Stalin gibi diktatörlere bile filozof yâni hikmeti seven etiketi yapıştırılmıştır.

İslâm'da Hikmet'e Yönelmenin Yolları

İslâm mütefekkirleri arasında bir taraftan İsmâil Ankaravî (?-1631), diğer taraftan da Muhyiddin İbn 'Arabî (1153-1240) Hikmet hakkında çok derin içerikli iki tanım bırakmışlardır. İsmâil Ankaravî:

"... Hikmet, sözünde ve yaptıklarında isâbetli olmaktır... Hakîm o kimseye derler ki her şeye hakkını verir ve zamanı gelmeden hiçbir şeyi aceleye getirmez",

İbn 'Arabî ise:

"... Hikmet, insanın gücü nisbetinde Allāh'a benzemektir... İnsan elbette ki mâbûd olamaz. Fakat O'nun sıfatları ile sıfatlanabilir"

demektedir.

Ankaravî'nin tanımı Hikmet'in günlük hayattaki yâni zâhirî kriterini veren, kendisi de bizâtihî hikmetli bir sözdür. İbn 'Arabî'nin tanımı ise Hikmet'in bâtınî boyutu ile ilgilidir. Yaptıklarında ve sözünde isâbetli olmak, her şeye hakkı ne ise onu vermek ve zamanı gelmeden hiçbir işi aceleye getirmemek Cenâb-ı Peygamber'in bilinen vasıflarıdır. Şu hâlde insan Hikmet ile hareket etmek isterse: 1) zâhiren Hazret-i Peygamber'i, 2) bâtınen ise Hazret-i Allāh'ı örnek almalıdır. Birinci yol "Emri bil mâ'rûf ve nehyi anil münker" yoludur; yâni Kur'ân ve Sünnet'in yoludur. İkinci yol ise, intisâbı herkese nasib olmayan, kâmillerin yolu olan "İlm-i Ledün" yoludur.

İnsanların Hikmet'e kavuşmalarını ve hakîmâne bir tarzda davranmalarını önleyen unsurların başında onları Dünyâ hayatına çeken nefis'leri ve bu nefislerin de: 1) yalnızca kendini düşünme, ve 2) vehim sâhibi olma özellikleri gelir. Bunların tasallutundan kurtulabilenler Dünyâ'nın da tasallutundan kurtulmuş olurlar.

Bunların tasallutundan kurtulamıyanlar Bilgi Çağı'nda yaşıyor olsalar bile aslā adâleti tesis edemez, âdil davranamazlar. Hele bu gibi kimseler, hasbelkader iktidar sâhibi iseler, ellerindeki bütün imkânları kendi nefislerinin tâ'zîz ve tekrîmi için seferber ederler. Kendilerini ne kadar büyük, ne kadar elzem, ne kadar vaz geçilmez, ne kadar yeri doldurulamaz, hâkim oldukları zümre için ne büyük bir lûtuf; her fırsatta tekrarladıkları basmakalıp sözlerin her birinin ise ne büyük birer kerâmet; herkesin gözü önünde sergiledikleri beceriksizliklerin, kaypaklıkların, dönekliklerin ve çıkardıkları nifakların ne hakîmâne bir tutum; kendi şahıslarına perestiş etmenin ne isâbetli bir iş; örf ve kānunları çiğnemelerinin ise ancak kendilerine tanınan bir hak olduğu vehmiyle sağduyulu kimselerin indinde rezîl olmaya devam ederler.

Sonuç

"Bilgi Çağı" Târih'in en parlak teknolojik çağı olmasına, beşeriyete bundan 50 yıl öncesine kadar bile düşünülmesi mümkün olmayan nice olağanüstü imkânları temin etmiş olmasına rağmen sağduyusuz ve hikmetsiz yaşanacak olursa, yalnızca, şahısların putlaştırıldığı ve halk kütlelerinin bedbin ve bedbaht kılındığı bir çağ olacaktır.

Yayınlandığı Kaynak : 2005-08-14
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=169&Itemid=57