Hit (4321) M-1124

Üsküdarın Kuşları

Yazar Adı : İlim Dalı : Şehirler
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Müstakil
Ekleyen : Nurgül Çepni/2010-03-05 Güncelleyen : /0000-00-00

Üsküdar'ın Kuşları

İlkokulun ilk üç yılında sabahları öğretmenlerimiz temizlik ve bit kontrolu yaptıklarında aramızdan bitli çıkanların evlerine gönderilmesi beni pek müteessir ederdi. II. Cihan Harbi yıllarıydı ve ortalıkta tifüs salgını endîşesi vardı. Bu yüzden bitten ve bitlenmekden pek korkardım. Ama hayatımda nelerden korkmuş isem genellikle hep başıma gelmiştir. Evet, İlkokulda hiç bitlenmedim ama güvercinler ile kumruların çatıda zuhur eden bir delikden içeri girip de Münib Paşa Konağı'nın tavan arasını mesken tutup çoğalmaları ve bitlerinin aşağı kattaki odamın tavanındaki ince çatlaklardan aşağıya düşmesi sonucu 1953 yazında kuş biti ile fenâ hâlde bitlendiğimi hatırlıyorum. Bu olay bende bir hayli sıkıntıya ve konakta da epeyi temizliğe ve tâmirâta yol açmıştı.

O târihlerde Üsküdarlılar güvercinlerle ve kumrularla pek içiçe yaşarlardı. Bütün câmilerin avluları, İskele ve Yeniçeşme Meydanları güvercinlerle doluydu. Zâten her selâtin câminin dış duvarlarında muhakkak bir ya da daha fazla kuşevi1 bulunurdu. Her nedense kuşevlerini yalnızca güvercinler mesken edinirlerdi. Güvercinlerin gulgulesi ile halkın "Üsküdar'a gidelim! Üsküdar'a gidelim" gibi yorumladığı kumruların o edâlı terennümleri ve "Hû" çekişleri Üsküdar'a mahsûs tabiî bir koro olarak algılanırdı.

Ayrıca, Haydarpaşa'ya marşandiz trenleriyle gelen, çatana ve mavnalarla Sütlüce Mezbahası'na götürülmek üzere Üsküdar'a sevk edilen koyun, keçi, öküz ve manda gibi hayvanların sürü hâlinde geçtikleri cadde ve sokaklardaki evlerin damları da bunların geçişini sabırsızlıkla bekleyen güvercin ve serçelerle doluydu. Sürü sokaktan geçip gittikten sonra bu kuşlar sürünün zemine bıraktıkları, buhar tüten kazûratlarının başına üşüşerek bunları gagalar, içlerindeki hazmedilmemiş saman çöplerini kendilerine rızık ederlerdi.

Kara kışta serçe ve güvercilerin karın içinde rızık aramaları Üsküdarlıların yüreklerini parçalardı. Onun için evlerin kapısının yanına, karların üzerine, bâzen günde iki defa kuşlar için ekmek kırıntıları ya da makarna, piriç ya da bulgur pilâvı artıkları bırakılırdı.

Kırlangıçlar yuvalarını damların altına ya da en üst katının dama bitiştiği yerde evlerin ve konakların cephelerini süsleyen ama, meteorolojik şartların etkisiyle artık pek okunamayan Mâşâallāh2 ya da Yâ Hafîz yazılı levhaların arkasına kurarlardı. Mahalleli için bu yuvanın kuruluş safhası da, bu yuvada yumurtadan çıkan yavruların cikcikleri de, yavruların ilk uçuşları da başlıbaşına bir eğlence olurdu. İşin en hoş yanı da kırlangıçların elektrik direkleri arasına gerili tellerin üzerinde sıralı bir biçimde tünemelerinin arz ettiği manzaraydı. Bu manzara çocukluğumda yayınlanan Yavrutürk, Çocuk Haftası, Ateş, Ateş Çocuklar İçin, Doğan Kardeş vb… çocuk dergilerinin sonbahar nüshalarının kapaklarının vaz geçilmez motifi idi. Sonbaharda kırlangıçların Üsküdar üzerinde büyük daireler çevire çevire toplanmaları ve sonra güney istikāmetine doğru topluca göçe başlamaları da pekçok Üsküdarlıya, ve bu arada biz çocuklara, sürekli göğe bakmanın bedeli olan bir ense ağrısı bahşeden farklı bir temâşâ olurdu.

Leyleklerin gelişi de gidişi de bu kabil bir temâşâya sahne olurdu. O zamanlarda Üsküdar'daki yüksek ağaçlar, metrûk binâlar ya da harâbe hâlindeki mescitlerin yıkık minâreleri bunlara mesken olurdu. Halk bunları sever, bir kısmı bunların Mekke ve Medine'den geldiklerine inanarak leyleklere bir de hacılık izâfe ederdi. Ağabeyimin anlattığına göre, ben doğmadan önce 1930'ların başlarında olsa gerek, bir ağustos ayında leyleklerin İstanbul üzerinde gün ışığını karartacak kadar büyük bir toplantısı olmuş. Bir hayli uzun süren bu toplantıdan sonra leyleklerin tümü güney-batı istikāmetine doğru hareket etmişler. Ertesi gün leylekler ile kartalların Balıkesir üzerinde büyük bir savaş tutmuş oldukları, Balıkesir ovasının kartal leşleriyle dolmuş olduğu, leyleklerin zâyiatının ise az olduğu haberi İstanbul'a ulaşmış. Birkaç gün sonra da leylekler yaralılarıyla İstanbul'daki yuvalarına geri dönmüşler. Halk erişebildiği yaralı leyleklere hem sağlık hem de beslenme açısından pek yardım etmiş.

Üsküdar'daki ahşap evlerin ve konakların cephelerindeki çürümüş bağdâdîlerinin arasında kendine mesken tutan kuşların bir türü de baykuşlardı. Benim doğduğum Münib Paşa Konağı'nın kuzeye bakan cephesindeki bağdâdîlerin arasına giren bir baykuşun ben doğduğum günlerde burada yavrulamış olduğunu annem anlatırdı. Çocukluğumda el fenerimin huzmesini geceleyin pencereden bahçemizdeki ağaçların üzerinde gezdirdiğim zaman bâzen zerdâli ağacının üstünde bir baykuşun sfenksvârî bir durumda tünemekte olduğunu görürdüm.

Çocukluğumun ve gençliğimin Üsküdar'ında, şimdilerin aksine, kargalar ekalliyetteydiler. Halk bu kuşları pek sevmezdi; hattâ bunları uğursuz addedenler bile vardı. Bu antipatinin yerleşmesinde kargaların diğer kuşlara nisbetle daha akıllı ve menfaatlerine daha düşkün ve fevkalâde hırsız olmalarının da bir payı vardı. Tahtaboşlarda, balkonlarda, bahçelerde kurutulan tarhanalar, kuru meyvalar ve hattâ çirozlar ile açıkta bırakılmış olan ceviz, fındık gibi kabuklu yemişler ya da çöp tenekeleri kargaların birbiri ardına yaptıkları pikeler sonucu hem eksilirler ve hem de civârları tam bir mezbeleliğe dönüşürdü.

Çocukluğumda Üsküdar'da şahsen hiç yarasa ile karşılaşmadım. 1940'lı yıllara kadar Doğancılar Parkı ve civârı gibi ağaçlıklı yerlerde yarasaların, akşam ezânından sonra ortaya çıktıkları kulağımıza gelirdi. Yarasalarla karşılaşan çocuklar, bunların enselerine yapışıp da kanlarını emecekleri korkusuyla yakalarını kulaklarına kadar çekerek sokaktaki oyunlarını bırakır, alelacele evlerine sığınırlarmış.

Paşalimanı'nda, Şemsipaşa'da, Salacak'da tenezzühe çıkanların ya da Üsküdar İskelesi'nden vapura binenlerin karabatakların pike yaparak denize dalıp koca bir balığı yiye yiye su yüzüne çıkmalarının ya da yüzerken birdenbire dalıp da 300 metre uzakta zuhur etmelerinin arz ettiği temâşâyı es geçmeleri mümkün değildi. Vapurlarda hareket saatini bekleyen çocuklar denize dalan bir karabatağın ne kadar uzakta değil, fakat hangi doğrultuda tekrar gözükeceğine bahse girerlerdi.

Martılara gelince, şimdilerin iyice besili azman martılarına nisbetle hem cüssece daha küçük ve hem de sayıca çok daha azdılar. Nedense bugünküler kadar şamatacı da değildiler. Onlardan 20-30 kadarının iri dalgalı sâkin bir lodosta, kendileri hareket etmeksizin dalgaların hareketiyle bir aşağıya inip bir yukarı çıktıklarını, Kuşkonmaz Câmii'nin rıhtımının açıklarında görmek insana, nedense, derin bir sükûnet hissi telkin ederdi.

Üsküdar'da artık yarasa, baykuş, kırlangıç, leylek ve karabatak kalmadı. Kumrular da o kadar nâdir ki! Güvercinler de eskisi kadar kalabalık değil. Arada sırada birkaç serçecik gene zuhur ediveriyor; lâkin bugünün martıları hem daha besili, hem daha cüsseli, hem felâket şamatacı ve hem de bayağı kalabalıklar.

Âsârı kalmadan Üsküdar'dan gelip geçen her çeşit kadîm âşinâ insana, büyük fransız filozof-şâiri Victor Hugo'nun (1802-1885) şu mısraını nasıl da hatırlatıyor:

Toutes ces choses sont passées comme l'ombre et comme le vent3!

Dipnotlar

[1]Kuşların barınıp konaklaması amacıyla genellikle câmilerin dış duvarlarına monte edilmiş ya da duvar etine oyulmuş minyatür mimârî yapılar.

[2]Cumhûriyet'in ilânından sonra yapılmış olan evlerdeki levhalarda, imlânın henüz iyi kavranılmamış olması hasebiyle, lâtin harfleriyle ya "Maşallah", ya da "Maşa Allah" yazdığını çok gördümdü.

[3]Bütün bunlar gölge gibi, rüzgâr gibi geçip gittiler.

Yayınlandığı Kaynak : 2005-06-02
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki : http://www.ozemre.com/index.php?option=com_content&task=view&id=148&Itemid=57