Hit (3902) M-111

Mevlananın Hümanizmi

Yazar Adı : Muhammed Celaleddin ( Mevlana Celaleddin er Rumi ) İlim Dalı : Yazar Hakkında
Konusu : Dili : Türkçe
Özelliği : Makale Türü : Yazar Tanıtım
Ekleyen : Nurgül Çepni/2009-07-09 Güncelleyen : /0000-00-00

Mevlana’nın Hümanizmi

Menkıbelerdeki birçok vaka, rivayet ve kerametler, o çağda, Mevlâna'nın, başka din mensupları ve büyükleri arasında da büyük saygı topladığını gösteriyor.

Bazan da­nışmaya gelmektedirler, meclisine rahatça girmektedirler. Bazı darda kalan müslümanlar, yakın uzak hıristiyan ül­kelerinde bile «Mevlâna» nın adını, selâmını vermek sure­tiyle (esirlikten dahi) kurtulmaktadırlar.

Bizans diyarın­da Mevlâna'yı rüyasında görüp hidayete eren rahipler var­dır.

Konya Hıristiyan ve Musevileri ise ona tapınırcasına bağlıdırlar. Nitekim cenaze törenine, başka dine mensup büyüklerin ve halkın da yas bağlayıp katıldıkları görül­mektedir. .

Günlük hayat ve hareket içinde olan bu bağlanışlar, Mevlâna gibi büyük bir insan söz konusu olunca çok tabiî­dir.

Âlem halkını gönlüyle kucaklayan bu eşsiz varlık ken­disinin olduğu kadar İslâmlığın ve tarikatin de asıl büyük­lüğünü yansıtmaktadır.

Burada kayda değer nokta:

Mevlâna'nın «beşerî» (humaine) fakat, Hz. Muham­met gibi ve onun tarzında «beşerî» olduğudur. «Athee» ve­ya bütün dinleri denk gören ümanizmle onun ilgisi düşü­nülemez.

Ancak bütün din ve inançları hoş gören ve İslâmı onlara sevdiren bir insan severlik söz konusu­dur. Ayrıca dinler veya dinsizlik konusunda değil an­cak (yine (İslâm anlayışı icabı) ırklar ve kavimler karşısında bir «laiklik» düşünülebilir Mevlâna'nın, bu meseleyi büyük ge­nişlik hattâ aşırılık ile düşünmüş ol­duğunu gösteren bir kıssa vardır ki (Eflâkî'den), dikkatle incelenmeğe ve onun hümanizmini «Muhammet'çe» izaha yeter:

«Bir gün Mevlâna hazretleri bil­giler ve sırlar açmakta çok hararetlenmişti. Hallâc-ı Mansur'un menkıbeleri hakkında konuşuyordu. "Man­sur'un asılmasına sebep şu idi" dedi: Mansur bir gün: "— Eğer Muhammed'i ellime geçirse idim muhak­kak onun yakasına yapışırdım. Miraç gecesinde Allah'ın huzuruna çıktığı vakit YALNIZ KENDİ ÜMMETİNİ DÜŞÜNDÜ. NİÇİN BÜTÜN İNSAN­LAR İÇİN RAHMET DİLEMEDİ VE HEPSİNİ BANA BAĞIŞLA demedi?" der.

Bunun üzerine Mustafa hazretle­ri temessül ve tecessüd edip kapıdan içeri girdi ve:

"— İşte geldim, alacaklı gibi na­sıl yakama sarılacaksan sarıl baka­lım!" dedi. "Biz ne istiyorsak Allah'ın emriyle istiyoruz. Kalbimiz onun buyruğunun evidir. Bu ev Tanrı'nın irade ve fermanından başka her şey­den arınmıştır. EĞER HEPSİ İÇİN RAHMET İSTESEYDİ HEPSİ İÇİN İSTERDİM. FAKAT HEPSİ İÇİN DE­ĞİL YALNIZ MÜ'MİNLER İÇİN BUYURDU." diye ilâve etti.

Mansur:

— Borcumu ödemeye hazırım, di­ye sarığını indirdi. Peygamber:

İlle senin başını isterim, sarı­ğına razı olmam, dedi.

Nihayet ikinci gün onu astılar. Bu da bahane oldu. Mansur, darağacın­da:

«— Bunun nerden geldiğini ve ki­min isteği olduğunu biliyorum. Onun isteğinden yüz çevirmem" dedi.

Öyle­ce başını verdi ve âlemin o sırrından yüz çevirmedi. Çünkü sadık âşıklar, din büyüklerinin ve yakın sırrı arif­lerinin emrinden asla yüz çevirmez­ler. O vahşi bir bedevi de olsa yine akıl ve edep mâdenidir".»

Teoride böyle düşünen Mevlâna yaşayışında, her din ve tabakadan in­sanları iyilik ve lütuf, bilgi ve âlice­naplıkla dolu yüce şahsiyetine çek­miş, peşine takmıştır.

Menkıbe, bu ca­zibenin bilhassa Şems'in kayboluşun­dan sonra arttığı üzerinde ısrar edi­yor.

Haftalar süren ve Konya'yı dol­durup taşıran sema' ile rebap da o sı­rada canlanıyor. «Aşağı ve yüksek ta­bakadan insanlar, kuvvetliler, zayıf­lar, kadınlar, bilginler, müslümanlar, kâfirler, padişahlar ve her mezhepten kimseler, tarikatçiler hep Mevlâna'ya yöneldiler.»

Bu cazibenin ma'nâsı, şu anekdot­la özetlenebilir:

«Bir gün Gürcü Hatun, Alâmeddin Kayser'e, lâtife yollu:

Sen Mevlâna'dan bir keramet gördün mü de, ona böyle kapılıp mü­ridi oldun ve bu kadar çok seviyor­sun? dedi.

Kayser de ona:

Ey dünyanın hanımı! Ömrün uzun olsun... Mevlâna'nın en önemsiz kerametlerinden birisi şudur: Her ne­biyi bir din sahibi sevdiği ve her şey­hi bir kavim, kendilerine uyulan bir varlık yaptığı halde, MEVLÂNA'yı BÜTÜN DİN VE DEVLET SAHİP­LERİ SEVER, onun sırları ile şeref­lenir, onunla övünürler. Bundan daha büyük keramet olur mu?»

Mevlâna, şiirlerinde, Peygamber'in «Amellere neticelerine göre hükmolunur» hadîsine dayanarak:

«Hiçbir kâfire hor bakmayın; çünkü o müslüman olarak ölebilir. Allah, "bir kimse fâsık ve putperest olsa dahi, beni çağırınca icabet ede­rim" buyurdu.» demektedir.

Yaşlı bir Rum usta, Mevlâna'nın evinde ocak yapmakta iken dostlar ona şaka yollu:

Sen iyi insansın, niçin müslü­man olmuyorsun? Dinlerin en iyisi İslâmdır, diyorlardı.

O ise:

Elli seneye yakındır ki îsâ dinindeyim, dinimi terk etmek husu­sunda ondan korkuyor ve utanıyo­rum! Cevabını veriyordu.

Mevlâna ansızın içeri girdi ve:

«— imânın sırrı korkudur. Her kim Allah'tan korkuyorsa, o hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir.» buyurdu.

Kendisine selâm veren rahipler önünde Mevlâna'nın eğilişini sık sık nakleden menkıbeler de vardır.

Bun­lardan, hepsini özetleyecek fikir te­meline dayanan birisi şudur:

«Konstantiniye ülkesinde bilgin bir rahip, Mevlâna'nın ilmini, yumu­şaklığını ve alçak gönüllülüğünü işitmiş ona âşık olmuştu.

Mevlâna'yı gör­mek üzere Konya'ya geldi. Tesadüfen yolda karşılaştılar. Rahip üç defa Hüdâvendigâr'a (Mevlâna) secde etti (eğildi).

Başını kaldırdıkça Mevlâna'nın da yere eğilmiş olduğunu görü­yordu.

Derler ki Mevlâna hazretleri ra­hibin önünde 33 defa baş koydu. Ra­hip, feryad edip elbisesini yırttı:

— Ey dinin sultanı bu ne alçak gönüllülük ve kendini horlamaktır, diye bağırdı.

Mevlâna Peygamber'in:

«Ne mutlu o kimseye ki Allah onu malla, güzellikle, şerefle ve sal­tanatla rızıklandırınca, o da bu ma­lı ile cömertlik yaptı... güzelliği ile iffet sahibi, şerefi ile alçak gönüllü ve saltanatı ile adalet sahibi oldu.» ha­dîsini okuyarak... Bu hadîsi buyuran bizim Peygamberimizdir dedi.

O halde Allah'ın kullarına ben nasıl alçak gönüllülük göstermeyeyim ve niçin kendi acizliğimi belirtmeye­yim. Bunu yapmazsam kime ve neye yararım ben?" diye sordu.»

«Bir gün Mevlâna hazretleri bil­giler ve sırlar açmakta çok hararetlenmişti. Hallâc-ı Mansur'un menkıbeleri hakkında konuşuyordu. "Man­sur'un asılmasına sebep şu idi" dedi: Mansur bir gün: "— Eğer Muhammed'i elime geçirse idim muhak­kak onun yakasına yapışırdım. Miraç gecesinde Allah'ın huzuruna çıktığı vakit YALNIZ KENDİ ÜMMETİNİ DÜŞÜNDÜ. NİÇİN BÜTÜN İNSAN­LAR İÇİN RAHMET DİLEMEDİ VE HEPSİNİ BANA BAĞIŞLA demedi?" der.
Bunun üzerine Mustafa hazretle­ri temessül ve tecessüd edip kapıdan içeri girdi ve:
"— İşte geldim, alacaklı gibi na­sıl yakama sarılacaksan sarıl baka­lım!" dedi. "Biz ne istiyorsak Allah'ın emriyle istiyoruz. Kalbimiz onun buyruğunun evidir. Bu ev Tanrı'nın irade ve fermanından başka her şey­den arınmıştır. EĞER HEPSİ İÇİN RAHMET İSTESEYDİ HEPSİ İÇİN İSTERDİM. FAKAT HEPSİ İÇİN DE­ĞİL YALNIZ MÜ'MİNLER İÇİN BUYURDU." diye ilâve etti.
Mansur:
— Borcumu ödemeye hazırım, di­ye sarığını indirdi. Peygamber: — İlle senin başını isterim, sarı­ğına razı olmam, dedi.
Nihayet ikinci gün onu astılar. Bu da bahane oldu. Mansur, darağacın­da:
«— Bunun nerden geldiğini ve ki­min isteği olduğunu biliyorum. Onun isteğinden yüz çevirmem" dedi.
Öyle­ce başını verdi ve âlemin o sırrından yüz çevirmedi. Çünkü sadık âşıklar, din büyüklerinin ve yakın sırrı arif­lerinin emrinden asla yüz çevirmez­ler. O vahşi bir bedevi de olsa yine akıl ve edep mâdenidir".»
Yayınlandığı Kaynak : 1974-02-01
Yayınlandığı Dergi :
Sanal Dergi :
Makale Linki :