Hit (7192) K-154

Gülşeni Şuara

Yazar Adı : Ahdi , Ahmed Ahdi b. Şemsi el Bağdadi İlim Dalı :
Kitap Dili : Kitap Tipi :
Konusu : Sitedeki Kayıt Türleri :
Ekleyen : Aybike Şeker/2008-06-28 Güncelleyen : /0000-00-00

Gülşen-i Şuarâ

Ahdînin şöhretini günümüze kadar devam ettiren Gülşen-i Şuarâ'sı, Os­manlı edebiyatında tezkire vadisinde Sehî ve Latîfî'ninkinden sonra ortaya konulan üçüncü eserdir.

Daha önceki devirlerde yaşamış eski şairleri kadrosu dışında tutup yalnız kendisinin çağdaşı olan şairleri alması bakımından Gül­şen-i Şuarâ, XVI. asrın kendinden evvel ve sonra gelen bütün tezkirelerinden farklılık gösterir.

Bu asrın diğer tezki­releri zamanca çerçevelerini XIV. yüzyı­lın sonlarına kadar çıkarırlarken Ahdî eserini sadece kendi yaşadığı çağ ile, hele ilk tertibinde ise sırf Kanunî Süley­man devri ile sınırlandırmak ister.

Ahdî, tezkiresini ilk şeklindeki kad­ro ve hali ile bırakmayarak sonraları da onunla meşgul olmuştur.

Tertibini "ravza" adını taşıyan üç bölümden, yeni bir ravza daha ilâve etmek suretiyle dörde çıkardıktan başka, eserini yeni hal ter­cümeleri ile zenginleştirirken mevcut hal tercümesi maddelerindeki bilgileri de devamlı ilâvelerle yer yer geliştirme­ye çalışmıştır.

Başlangıçta şair kadrosu Kanunî devrini aşmayan eser, böylece ilâveler gören yeni şekliyle II. Selim ve III. Murad devri şairlerini içine alacak surette genişler.

İlk telifinde 971-972 -ye (1564-1565) kadar gelen tezkireye yeni ilâvelerle 1000 (1592) veya Avrupa kütüphanelerindeki bazı nüshalarında 1001'e (1593) kadar olan otuz yıllık bir devre daha katılmış bulunmaktadır.

Bu suretle hayatta olan şairler bakımından eserin zaman çerçevesi önce on bir-on iki yıl iken, bu yeni haliyle kırk yıla yük­selmiş olur.

Şairlerin asıl çoğunluğunu içine alan büyük bölüme geçmeden, şi­irle meşgul kimselerin bir kısmını baş­taki ilk üç kısa bölümde sosyal mevkile­rine göre sınıflandıran Ahdî, birinci ravzayı Kanunî Süleyman ve dört şehzade­si ile sonradan ilâve ettiği II. Selim'in şehzadesi III. Murad yanı sıra beylerbeyi, nişancı, baş-defterdar gibi devlet pro­tokolünde önde gelen ricale ayırır.

İkin­ci ravzada ilmiye sınıfından şiir sahibi gözde bir kısım müderris ve kadılar yer alır. Ahdî bu bölümde şöhretçe ön safta bulunan ulemâ arasında Bakî ve Hayalî gibi mesleklerinin henüz ilk basamaklarındaki genç simalara da yer vermekten çekinmemiştir.

Eserin ağırlığını teşkil eden alfabetik sıralı üçüncü bölüm yeni tertipte dördüncü yani sonuncu ravza olurken, onun yerine sancak beyleriyle eyalet defterdarlarına tahsis edilmiş yeni bir ravza açılır.

Daha önceki tertip­te bu zümreden son ve ilk ravzada ken­dilerine yer verilmiş olanların da hal tercümelerinin yeniden işlenerek nakle­dildiği bu fasla, aynı sınıftan başka yeni şahısların hal tercümeleri de ilâve olu­nur. Burada kendilerine yer verilenler ülkenin her tarafındaki kimseler olma­yıp ağırlık merkezi Irak ve havalisi ol­mak üzere, imparatorluğun Konya'dan öteye doğru olan bölgelerinin sancak beyleri ve bunların, emrindeki defter­darlardır.

Ahdî bu dört ravzaya çıkarılmış ter­tipte eserine, öncekinde bulunmayan 102 yeni hal tercümesi daha katmaya muvaffak olmuştur.

Bu ilâve edilenler içinde baş sırayı Bağdat ve yöresinden yetişmiş yahut ziyaret veya vazife dola­yısıyla oraya ve Kerbelâ'ya gelmiş şair­lerin tuttuğu görülmektedir.

Hemşeh­risi Bağdatlı Ruhî tezkireye ancak bu yeni tertipte girdiği gibi, öncekine ait nüshalarda Fuzûli’nin habersiz kalınmış ölüm tarihi bile bu sonraki işleyişte tesbit edilmiştir.

Yeni tertipte tezkirenin şair mevcu­du, Ali Emîrî Kütüphanesi nüshasında 377'ye yükselir. Onda bulunmayıp baş­ka nüshalarda görülen yedi şair daha buna katıldığında bu kadro 384 şair olarak belirir.

Bir defada olmak yerine, değişik za­manlarda devamlı surette yapılan ilâve­ler yüzünden, tezkirenin birbirinden da­ima farklılık gösteren nüshaları orta­ya çıkmıştır.

Şair mevcudu hemen her nüshada değişip artma veya çoğalma göstermektedir.

Meselâ bir nüshada öteki nüshalarda bulunmayan bir şair yer alırken, bu defa diğerlerinde mev­cut bir veya birkaç hal tercümesi aynı nüshada noksan veya atlanmış duruma girer.

Nüshalar arasındaki fark yalnız muhteviyatta kalmayıp ifadede de ken­dini gösterir.

Ayrıca eserin sonraki şek­linde II. Selim yeni ilâve edilen hal ter­cümelerinde devrin hükümdarı olarak, III. Murad zamanı şairlerine ait ilâveler­de ise "Merhum Sultan" diye anılırken, mukaddimesinden itibaren eserin çoğu yerinde onu hâlâ şehzade olarak zikre­den ifadelerin dokunulmadan kalmış olması yadırgatıcı bir insicamsızlık mey­dana getirmektedir.

Ahdî, eserinin asıl ağırlığını kendisi­nin Osmanlı ülkesine geliş tarihinde ha­yatta bulunan şairlere vermekle bera­ber, bu tarihten önce ölmüş bazı şairle­re de büsbütün alâkasız kalmayarak, kendilerini tanımış olmasa da şöhretle­rini duyduğu on beş kadarını tezkiresi­ne almak ihtiyacını hissetmiştir.

Arala­rında üçünün ölüm tarihi l. Seîim devri­ne çıkan, diğerleri de 960'tan (1553) önce ölmüş bu şairlerden bazıları hak­kında kaynağını açıklamadan Sehî ve bilhassa Latîfideki bilgilerden istifade etmekle beraber, birkaçı bir tarafa bı­rakılırsa, bu iki eserdeki bilgilen olduğu gibi nakil ve hülâsa etmekle kalmayıp daha başka kayıt ve örnekler de ilâve etmesini bilmiştir.

Osmanlı şairler tezkireciliğinin üçün­cü eserini veren Gülşen-i Şuarâ, 953'te (1546) meydana konulan Latîfi tezkiresindeki (1314 baskısına göre şair mev­cuduna, yirmi yılı bulmayan bir zaman mesafesi ile onda yer almamış 272 ka­dar şair kazandırdıktan başka, Latîfî'nin, hayatlarının ancak kendi zamanına ka­dar olan kısmını bilebildiği şairleri da­ha sonraki hayat ve faaliyetleri ile takip ederek haklarındaki bilgileri yeni un­surlarla daha da geliştirmiştir. Latîfiyi, onun tanıyamadığı, yahut eserinin yazı­lışından sonra yetişmiş şairlerin hal ter­cümeleri ve mevcuda ilâve ettiği farklı bilgi ve örneklerle, çeşitli noktalardan tamamlayan Ahdînin kadrosu da ele al­dığı şairlerin daha sonraki durumları ve haklarındaki eksik bilgiler, yahut tanı­mak fırsatını bulamadıklarının atlan­mış hal tercümeleri yönünden, kendisi­ni takip eden Âşık Çelebi, Hasan Çele­bi ve hattâ Riyâzî tezkirelerinde olduk­ça tamamlanma imkânına kavuşmuştur.

Gülşen-i Şuarâ bu itibarla XVI. asrın kendinden evvel ve sonraki büyük ve­ya şöhretli diğer tezkireleri arasında, devraldığı ve devrettiği şairler kadro­su bakımından bir aracı ve zemin hazır­layıcı olmak rol ve vazifesini yerine ge­tirmiştir.

Gülşen-i Şuarâ 'ya asıl değer ve ehemmiyet kazandıran taraf, onun isim ve hal tercümeleri başka hiçbir tezkire ve herhangi bir eski kaynağa geçme­miş, büyük çoğunluğu imparatorluğun doğu bölgesinden olan şairleri tesbit etmiş olmasıdır.

İran ve Azerbaycan'ın bir kısmını içine alacak surette esas mihver Irak olmak üzere imparatorlu­ğun doğu cihetinden Suriye ve Mısır'a kadar uzanan bir sahada yetişip çağı­nın başka tezkire müelliflerine meçhul kalmış mühim miktarda şairin varlığın­dan ancak Ahdîmin tezkiresi ile haber­dar olunabilmektedir.

Gülşen-i Şuara'nın kendileri hakkında tek ve ilk el­den kaynak durumunda bulunduğu bu şairlerden bazılarına sonraki tezkire müellifleri temas etmek isteseler bile yeni herhangi bir bilgi ilâve edememiş­lerdir. Ayrıca haklarında söyleyebilecek­leri fazla bir şeyleri olmadığı veya bazı­larını ise ehemmiyetli bulmadıkları için onları eserlerinin kadrosu dışında bı­rakmışlardır.

Başka eski kaynaklarda ele alınmış olmayıp da yalnız Gülşen-i Şuarâ'da yer bulan şairlerin sayısı 150'-yi aşmaktadır. Künhü'l-ahbâr'ın, Ah­dîyi küçümseyen o bilgili ve tahkiki kuv­vetli mağrur müellifi Âlî gibi bir şahsi­yet bile. Bazı hal tercümelerinde onda­ki bilgilere yeni hiçbir şey katamayarak aynı muhteva ile onu nakil ve tekrarla­mak mecburiyetinde kalmıştır.

Bahis konusu ettiği şairlerin seçimin­de titiz bir ölçü kullanmak yerine, şiir vadisinde kalem yürüten bir şahıs ol­mak şart ve sıfatı ile tanıdığı, haberdar olabildiği kimseleri bir müşkülpesentlik uğruna feda etmeksizin, eserinde müm­kün olduğu kadar çok sayıda şairi topla­yacak geniş bir kadro tesis ve tesbitine ehemmiyet veren Ahdî. çok müsamaha­lı bir davranışla her meslek ve mevki­den şiir heveskârlarına, bilhassa yetiş­mekte olan genç şairlere tezkiresini açık tutmuştur. Bu arada ona Bağdat ve çev­resinden mümkün olduğu kadar çok sa­yıda şair katmak gayreti eserinin yeni tertibinde daha da ağır basmaktadır. Bütün bu taraflarına mukabil Ahdînin tenkit zihniyetinden büsbütün uzak kal­dığı söylenemez. Yeri geldikçe onun da bazı şairlerin sanat yönleri, hatta yaşa­yış ve davranış şekilleri üzerinde ten-kidî görüşlerini ifade etmekten kaçın­madığı görülür.

Hal tercümelerinde, şairin doğduğu yer ile mesleğinin ve bulunduğu son durumun ne olduğunu belirten bir çer­çeve ile yetinen Ahdî. bunun dışında bi­yografik tafsilât yerine, o şairin sanatı­nı ve şiirlerini tavsif ve değerlendirme­ye yönelik ifadelere çok daha ağırlık ve­rir. Bu tavsiflerinde şairlerin çoğu hak­kında birbirinin benzeri ifadeler kullan­ması, hükümlerinde hemen hemen hep aşırı mübalağalara kaçan bir medih yo­luna gitmesi yanında, bahis konusu şa­irlerin eserlerini belirtmeye çalışmayı ih­mal etmesi gibi bazı zayıf taraflarına karşı Bakî, Fuzûlî, Rgânîye dair söyle­diklerinde görüldüğü üzere zaman za man en iyi ve isabetli değerlendirmeler tezkireciler içinde önce onun kalemin­den gelir. Bazı şairlerin eserlerinin var­lığını da sadece onun tesbitleri sayesin­de öğrenmek mümkün olur. Meselâ, İs­tanbullu Tabinin İstanbul Şehrengizi'ni, yahut Azerî şairi Zamîrinin Fuzûlî -den önce meydana koyduğu Leylâ ve Mecnun mesnevisini bildiren tek kay­nak yine o olmaktadır.

Ahdî, kendinden önce Sehî ve Latîfiye örneklik yapan Câmînin Bahâristân'ı ve Ali Şîr Nevârnin Mecâlisü'n-nefâis'inde olduğu gibi biyografik bilgilerde sınırlı noktalarla yetinmekle beraber, fazla ol­masa da bazı hal tercümelerinde tefer­ruata açılmış, zaman zaman şahsî mü­şahede ve hâtıralarından gelme anek­dotlara dahi yer verdiği olmuştur.

Âşık Çelebi'nin de takdir ettiği üzere yürüt­tüğü iyi tahkik neticesinde, kendine ge­linceye kadar hal tercümeleri hiç kay-dolunmamış yüzlerce şairin doğum yer­lerini çok az yanlış veya atlama ile tesbit etmeyi başarmıştır.

Âşık Çelebi'den bu yana Türk şuarâ tezkireciliğinin te­kâmül gösterdiği devreye ait eserlere kıyasla onlardaki teferruat ve tafsilâtı bulamamaktan dolayı mühimsenmek is­tenmeyen tezkiresinin ikinci tertibinde Ahdînin yıl ve tarih kaydı düşmeye da­ha çok dikkat ettiği görülmektedir. Edirne ve İstanbul'da iken içinde bulun­duğu edebî muhitlerden kazanılmış bir zevkle Ahdînin çok iyi bir seçici meziye­ti gösterdiğini ve ele aldığı şairlerin şiir­lerinden en güzel örnekleri seçip ver­mesini bildiği de ilâve edilirse, lâyıkıyla görülmemiş yönleri ile tezkiresinin ger­çek hüviyet ve değeri biraz daha aydın­latılmış olur.

Âşık Çelebi, 971'de (1564) müsved­desini tamamladığı sırada tezkiresinde henüz yer bulmamış olan Ahdîyi, ese­rinde iyi bir araştırma yürüterek zengin bir şair kadrosu tesbit edebilmiş olması bakımından takdirle karşılar.

Müverrih Âlî, Ahdînin Irâk-ı Acem'den gelme, Acem kültürü ile yetişmiş çoğu edebi­yatçılar gibi Osmanlı şairlerine yüksek­ten bakmayıp hükümlerinde müsbet ve tarafsız davrandığına dair Âşık Çelebi'­nin görüşünü benimsemekle beraber, kendisinden ve eserinden küçümseyen bir dille bahseder.

Yeni şekli üzerinden bir on beş on altı yıl geçtiği sıralarda Riyâzî, Gülşen-i Şuara'nın artık bir kö­şede unutulmuş bir eser durumuna düş­müş olduğundan dem vurur. Öte yan­dan dostu ve hemşerisi Bağdatlı Ruhî’den ise Ahdînin tezkiresi ile Bağdat'ta ne dereceye kadar yaygın bir nam sal­mış olduğunu öğreniriz.

Yetiştiği kültür muhitinden olmala­rı dolayısıyla Ahdînin hususi bir alâka göstererek yaptığı zengin tesbitler, XVI. asırda Osmanlı ülkesine gelmiş İranlı ve Azerî şairleri, diğer tezkirelerden çok daha etraflı bir kadro içinde tanıyıp ta­kip etme imkânını verir. Bu yönü ile Ahdî tezkiresi, XVI. asrın ikinci yarısın­da Osmanlı dili ve edebiyatının İran ve Irak kesimindeki tesir ve nüfuzunu ak­settiren başlı başına bir vesika değerini taşımaktadır.

Ahdî, şahsî temas ve yakınlığı dola­yısıyla diğer bazı çevrelerin şair kad­rosunu da başka tezkirelerden çok da­ha tam olarak tesbite muvaffak olmuş­tur. Öbür tezkirelere girmeyen bir kısım Konya Mevlânâ Dergâhı şairleri onun eserinde yer aldığı gibi, II. Selim'in etra­fındaki, sayısının yirmi olduğu Peçevî tarafından bildirilen şairleri, daha fazla­sı ve içlerinde hiçbir tezkireye geçme­miş olanları ile birlikte yine Ahdîde bul­mak mümkün olmaktadır.

Kendisi de bir hattat olması itibariyle hat sanatından çok iyi anlayan ve bahis konusu ettiği şairlerin bu cephesini be­lirtmeye hususi bir dikkat gösteren Ah­dînin vukuflu tesbitleri ile Gülşen-i Şuarâ XVI. asırda Osmanlı ülkesindeki hat sanatkârlarının tanınmasına yardım edecek zengin kayıtlar taşıyan başlı ba­şına bir kaynak teşkil etmektedir.

Riyâzînin unutulmuşluğa düşmüş gi­bi göstermek istediği Gülşen-i Şuarâ, geçmiş asırlarda Abdurrahman Hibrî’nin Edirne tarihi Enîsü'l-müsâmirîn'i ve Esrar Dedenin Mevlevi"şairleri tezki­resi gibi eserlere kaynak oluşundan başka, XIX. asrın ilk yarısında, Ham-mer'den bu yana Atâ Bey'in Enderun Tarihi, Ahmed Bâdînin Riyâz-ı Belde-i Edirne'si ve Sicill-i Osmânî'yi takiben günümüzde de Abbas el-Azzâvînin Târîhu'l-zIrâk gibi eserlerin başta gelen müracaat kaynaklarından biri olarak görülmektedir.

Veliyyüddin Efendi Kü­tüphanesinde mevcut, fakat matbu ka­taloga geçmemiş bir nüshası istisna edilirse, Cumhuriyetten önceki yıllarda sadece hususi ellerde bulunduğu için eserden yeterince istifade edilememiş­tir. Halet Efendi Kütüphanesi'ndeki nüs­hası ise katalogda Safâî Tezkiresi ola­rak gösterildiğinden bilinememiştir. Bu sebeple edebiyat tarihi sahasındaki eser ve yazılarda üstünde durulmayan, arada bahis konusu olsa bile hemen hemen Fuzûlî münasebetiyle ele alın­mış olan Ahdî tezkiresi, günümüzde umumi istifadeye açık kütüphanelere birçok nüshasının girmesine paralel ola­rak, artık kendisine sık sık müracaat edilip faydalanılan ve değeri farkedilmiş bir kaynak olma durumuna yüksel­miştir.

Meydana çıkmamış olmaları yahut da bulundukları yerlerin bilinmemesi dola­yısıyla nüshalarının pek az olduğu sanı­larak rağbet bulmadığı, hatta unutul­duğu bile ileri sürülmüş olan Gülşen-i Şuard'nın hususi ellerdekiler hesaba ka­tılmazsa, Türkiye'de umumi kütüpha­nelere geçmiş en az dokuz, yabancı ül­kelerde de altı nüshası vardır. Türkiye nüshalarından yedisi İstanbul kütüphanelerindedir.

Eldeki nüshaların çoğu eserin üç rav­zalı ilk tertibine aittir:

1. İstanbul Üni­versitesi Kütüphanesi (İbnülemin Kitap­lar;, nr. 3111);

2. Süleymaniye Kütüpha­nesi (Halet Efendi Eki, nr. 107);

3. Beya­zıt Devlet Kütüphanesi (nr. 10622);

4. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi (Ha­zine, nr. 1303);

5. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi (TY, nr. 2604, yeni tertibin 3. ravzası sonradan derkenar suretinde ilâ­ve);

6. İstanbul Üniversitesi Kütüphane­si (TY, nr. 9598, 1335/ 1917de yapılmış en yeni istinsah);

7. Ankara Genel Kitap­lık (yeni adı ile Adnan Ötüken Ktp., nr. 47);

8. İzmir Millî Kütüphanesi (nr. 801/ 2);

9. Viyana (Flügel, II, 379);

10. Marburg (Staatsbibliothek, M. or.oct. 3449/2);

11. Leningrad Üniversitesi (Şark Elyazmala-rı Şubesi, nr. 16);

12. Kahire Dârü'l-kütü-bi'1-kavmiyye (Dağıstânî, Fihristü'l-kütü-bi't-Türkiyye, s 216: Ahdî hayatta iken Bağdat'ta istinsah edilmiş bir nüshadır). Sayıca daha az olup doğrudan doğru­ya dört ravzalı yeni tertibe ait nüshalar da şunlardır:

13. Millet Kütüphanesi (Ali Emîrî, Tarih, nr. 774-24 Şevval 1014);

14. British Museum (Ad 7876, Rieu, s. 76); is. Bibliotheque Nationale (Suppl. Turcs, 518).

Bu tablo, Gülşen-i Şuard'nın bir kö­şede unutulmuş, rağbet bulamamış bir eser olmak şöyle dursun, ne derece ih­tiyaca cevap veren, okunup aranan bir kitap olduğunu apaçık ortaya koymak­tadır.

Bağdatlı İsmail Paşa ve onun da da­yandığı Köprülüzâde Mehmed Paşa Kütüphanesi Defteri, Ahdîye Marıza-rü'l-ebrâr adlı bir eser atfeder. Bu du­rum, kütüphanenin Köprülüzâde Ahmed Paşa kısmında 294 numarada kayıtlı kitabın ferağ kaydında müstensih sıfa­tıyla yer alan Ahdî adının, eserin müelli­fine ait gibi sanılmasından ileri gelmiş bir hatadır.

Öte yandan aynı kütüpha­nenin yeniden tanzim edilen ilmî kata­logunda da isim benzerliği dolayısıyla eser Şemsî Kâdî Sincan'a (ö. 841/1437-38) ait gösterilmektedir. Gerçekte ise Ahdinin hattı ile Cemâziyelevvel 975'-te (Kasım 1567) istinsah edilmiş ve adı da doğru şekli ile Manzar-ı Ebrâr olan eser, babası Şems'in olup 954'te (1547) Kanunî Sultan Süleyman adına kaleme alınmıştır.

Türk ve İran edebiyatlarındaki yaygın geleneğe uyulup Nizâminin Mahzen-i Esrâr'ına nazire olarak ya­zılan bu 2256 beyitlik Farsça mesnevi, tıpkı onun gibi din, tasavvuf, ahlâk ve fazilet bahisleri üzerinde "makale" adı verilmiş yirmi küçük fasıl ile bunların her birinin sonuna konulan ufak hikâ­yelerden meydana gelmiştir.

Manzar-ı Ebrâr da Kanunî hakkında uzunca bir methiyenin yanı sıra Osmanlı sultanla­rının adaletinin ve Osmanlı vezirlerinin methedildiği parçalar bulunduğu gibi, Timur tarafından Bağdat'ın tahribini ve Kanunî devrinin harap şehre getirdiği mamurluğu anlatan müstakil bir fasıl dikkat çekicidir. Bu eserle Ahdî'nin, ba­basının Kanunî adına yazmış olduğunu haber verdiği üç mesneviden birini ta­nımış oluyoruz. İnce talik hat ile istin­sah edilmiş olan bu kitap aynı zamanda Ahdî'nin hattatlığının da bir vesikasını ortaya koymaktadır. Sâm Mirza, Şemsinin Molla Câminin Suhbetü'l-Ebrâr' yolunda Sıdk u Safa adlı diğer bir mes­nevisi ile bir de divanı bulunduğunu ha­ber veriyor.

XVI. ve XVII. asır şiir ve nazire mec­mualarında aynı mahlaslı öteki şairler­den ayrı olarak şiirlerine sık sık rastla­nan Ahdî, divan şiirinin estetiğine iyice hâkim ve küçümsenemeyecek bir şair hüviyetini gösterir.

Onun şairliği ve bil­hassa Osmanlı Türkçesi'ni çok iyi kul­lanması tezkirecilerce takdirle belirtil­miştir.

Tezkiresine aldığı şairlere nazi­reler söylemekten hoşlanan Ahdî'nin kasideleri de bulunmakla beraber asıl tercihi gazel tarzındadır. Nitekim gazel­leri ile kazandığı şöhret, onun bu tarafı üzerinde dostu Bağdatlı Rûhî'nin takdir ve ısrarla durduğu mısralarda en selâhiyetli ifadesini bulmaktadır.

Uzun yıl­lar Ahdî ile arkadaşlık yapan tezkire müellifi Sâdıkî-i Kitâbdâr ise onun di­vanından dahi söz etmektedir.

Yazma mecmualardaki şiirleri derlendiğinde bir divançeyi rahatlıkla aşacak miktar­da bulunan gazellerinden otuz üç tane­sini, kardeşi şair Murâdî'nin el yazısı ile bir araya getiren bir mecmua parçası bugün eldedir (DTCF Ktp., İsmail Sâib Sencer Kitapları, nr. 1/5579).

Müverrih Âlî'nin belirttiğine göre Ahdînin mahla­sı önceleri Mehdî idi. Riyazinin onun adını Mehdî olarak göstermesi bundan ileri gelse gerektir.

Ahdinin aile fertlerinde şiire karşı soyca benimsenmiş bir alâka görülmek­tedir.

Çeşitli eserler meydana getirmiş, tezkirelere geçmiş babasından başka, bir müddet Erdebil'de Şah İsmail'in oğ­lu Sâm Mirzâ'nın arkadaşı olan büyük kardeşi Rızâî (ö. 963/1556) ile küçük kardeşi Murâdî, amcası Hüseynî (ö. 985/1577), onun oğlu ve kendisinden Sâm Mirza tezkiresinde de bahsedilen divan sahibi Rindî (ö. 993/1585), onun da oğlu Zühdî ve ayrıca akrabalarından Hürremî, Farsça'ları yanında Türkçe şi­irleri ile de Ahdinin tezkiresinde yerle­rini alırlar.

...